EMEL MECMUASINA

Cafer Seydahmet KIRIMER.

On senedir Kırım öksüzlüğüyle yanan bağrıma “Emel” serin ve tatlı bir sevinç serpti. On senedir Kırım’dan gelen acı ve kara haberler karşı­sında müthiş azap ve intikamla çırpınan ruhumu “Emel” sadık bir dost eliyle okşadı. On senedir Kırım gençliğinin millî davamız yolunda, ölüm önünde titremeden, Sibirya’da, Solofka’da, Çeka’larda canla başla yaz­dıkları tarihimizin en yüksek ve en mukaddes destanı beni ne kadar iman ve aynı zamanda ne kadar elemle sarsıyordu… “Emel” bu büyük Emel kurbanlarının ilâhî ruhlarından bana ne candan teselli ve ne kadar kuv­vetli ümit getirdi. “Emel”e Emel kadar sonsuz ömür dilerken, Emelimizin “Emel”i ol­ması içün bazı düşündüklerimi de yazmaktan kendimi alamadım. Türk-Tatar tarihinin en büyük noksanı fikir hayatına, harsa lâyık ol­duğu ehemmiyeti vermemesidir. Tarihimizin askerî kuvvet ve kudreti yanında harsımız ve medeniyetimiz nispet kabul etmeyecek derecede sönüktür. Tarihin en büyük büyük imparatorluklarını kurmuş, bütün Asya’yı, Afrika’nın şimalini, Avrupa’nın büyük kısmını birçok defalar kendi mey­danı yaparak oralarda at oynatmış ve birçok büyük tahtlara asırlarca iste­diklerini oturtmuş olduğumuz halde, âlemdeki rolümüzün ne vasatı ve ne kudreti cihan hayat-i fikriyesiyle boy ölçüşmek değil, kendimizi bile beslemeğe kâfi gelmemişti. Cengiz Çin âlimlerine ve mühendislerine sarılmış, Timur ve halefleri Garb medeniyetinden kuvvet almışlardı. Bir zamanlar Acem edebiyatının, Garb felsefesinin tesir ve kuvveti yalnız Osmanlı Türkleriyle Kırım Hanlığını değil, bütün Türk-Tatar Dünyasını sarmış ve ona istikamet verecek kadar hâkim olmuştu. Tarihimizde yalnız şan ve şeref değil, noksanlarımızı da aramaklığımız borcumuzdur. Müstaid olduğumuz kudretleri işlememiz ne kadar lâzımsa, noksanlarımızı arayarak asıl o cihetleri kuvvetlendirmeğe çalışmaklığımız daha ziyade elzemdir. Milletlerin siyasî ve medenî yük­selmesinde coğrafî ve tabiî şerait kadar, belki onlardan da ziyade, ruhî ve içtimaî sebeplerin tesirleri vardır. Birbirinden iklim ve zenginlik itibariyle farklı olmayan iki komşu memlekette yan yana yaşayan ve hatta aynı memlekette, aynı şehirde kapı komşu yaşayan farklı ruhî ve içtimaî şera­ite tabi milletlerden birisinin terakki ve medeniyet yolunda asırlarca diğe-rini geçmesi bunun neticesidir. Tarihimizde ilme pek büyük hizmetleri dokunmuş müstesna şahsiyetlerimizin birleştiğini, hatta Arap ve Acem lisanlarında şaheserler yarattıklarını hepimiz biliriz. Biz bunları bizim bu sahalarda da kuvvet ve kudret sahibi olabileceğimizin burhanları olarak görebiliriz. Bunlar halkımızın ruhuna ve içtimaî hayatına temel olacak ve harsımızı her gün tekâmüle götürecek birer ilmî ve felsefî mektep yarata­caktır. Türk-Tatarların askerlikteki cevvaliyeti ve manevra kudreti ve takib-i fikri ilminde ve harsında yaşayamamıştır. Buna binaen kanlarında en ziyade hayatiyet taşıdıkları halde Türk-Tatarlar asırlarca esir ve hareket­siz kaldılar. Atlarının bile başları kalkık olarak yürüyen Türk-Tatarlar kuvvetin ve siyasetin ilme dayandığı asırlarda kadere boyun büküp baş eğdiler. Milliyet kaygusiyle yanan merhım İsmail Beg Gaspirinski “Tercü­man”ını Kırım istiklâlini kaybettiğinden tam bir asır sonra, yani 1783 senesi çıkardı Böyle bir asırlık, hatta birkaç asırlık tehirler başka Türk kabilelerinin “Rönessans”larında, millî uyanmalarında da görülür. Alelûmum tarihimiz ve millî uyanmalarımızdaki bu tehirler ciddî tekik edilirse, hulâsaten do­kunmak ve nazar-ı dikkati celp etmek istediğimiz fikrî ve harsî nokta-i nazar bütün çıplaklığıyla görülür. Tarihî çalışmalarıyle yalnız Kırım değil, bütün Türk-Tatar Dünyasına ve hatta İslâm âlemine hayırlı tesirler etmiş olan İsmail Beg milletimizi bulunduğu elîm vaziyetten kurtarmak içün Avrupa usûlünde “yeni mek­tep” bayrağını açmıştı. Bu cereyan tarihî vazifesini gördü. Artık Türk-Tatar Dünyası (Âlemi) benimsemek ve onu cemiyetimizin temeli yapmak yolundaki faaliyete girmektedir. Türk harsı bütün kabilelerimizde ilim gözüyle işleniyor. Halk edebi­yatımızın atalar sözleri, efsaneler, masallar, bilmeceler, çınlar, maneler, türküler, millî oyunlar (danslar) her tarafta toplanıyor. Lisan ve edebiya­tımız her gün bir parça daha halka yaklaşıyor. Fikir hayatımız bütün kuv­vetini toplayarak kendi maddî ve manevî benliğimizi bulmağa, onu yük­seltmeğe çırpınıyor. Bu büyük yolda tarihimize bakışımız da değişti. Onu da kabilecilik kabilecilik nokta-i nazarından değil, büyük milletimizin büyüklüğüne lâyık bir gözle tetkike ve ilimle tahlile koyulduk. İşte bu devirde “Emel” de bu büyük vazifeye yardımcı olarak Türk-Tatar fikir dünyasında doğdu. Mübarek ecdadımızın da kanıyla yoğurulmuş Dobruca’nın millet topraklarında yalnız Türk-Tatar kolunun değil, onların dimağının da arayacağı, işleyeceği hazineler çoktur. Orada da tarihimizin, harsımızın ilim gözüyle işlenmesi elzemdir. Dobruca coğ­rafî vaziyetiyle Kırım’ı karşıdan selâmlayan yakın bir nokta ise, tarihiyle bilhassa, Kırım’la bağlıdır. Oradaki halkımızın içtimaî hayatı da Kırım’ın aynıdır. Hatta emelleri de birdir. Onun ‘çün Dobruca’daki gençlerimizin ilmî faaliyetleri Kırım’ın bu kara günlerinde ümitli bir yardım diye görüyoruz ve “Emel”in büyük emelimizdeki muvaffakıyetini candan dilediğimiz içün onun tarihimizin ve harsımızın şerefi kadar nakıslarına da ehemmi­yet vererek bundan böyle doğmakta olan yeni Türk-Tatar Dünyasının kuvvetli istidatları kadar, zayıf cihetlerini de tenkit ve tahlil etmesini tav­siye ettik. Böyle fikir hayatına malik olmuş olan birçok milletlerin sayıları pek çok azaltılmış, servetleri ellerinden alınmış, hatta kendi lisanlarıyle ko­nuşmaları bile men edilmiş olduğu halde, yine bu milletler yok edileme­mişler. İlim ve harslarından aldıkları ilham ve kuvvetle tarihlerinin kara talihlerini çevirmişlerdir. Tarihin tanımadığı Kızılların vahşetine uğrayan bahtsız Kırım’ın emeli uğrunda can veren Kırım gençliği dedelerimizin kırlarını taptatmaktan kurtaracak en büyük kuvvet bilgi olduğuna kana­atle işe sarılmış ve ondan aldıkları ilhamla büyük davalarını kazanmağa canla başla atılmışlardı. Kırım gençliğinin tarihî alemdarı ve milletimizin bu asırda yetiştirdiği en büyük kurbanı olan merhum Çelebi Cihan, meş­hur “Ant Etkenmen” şiirini bu büyük imanının tercümanı olan şu beyitle bitirmişti:   Ant etkenmen, söz bergenmen bilmek içün ölmege, Bilip, körüp milletimin közyaşını silmege. Bilmey, körmey biñ yaşasam, Kurultayğa han bolsam, Yine bir kün mezarcılar kelir meni kömmege.

TAVSİYELER

CENGİZ DAĞCI, İSTANBUL KÜLTÜR ÜNİVERSİTESİNDE ANILDI

Cengiz Dağcı, doğumunun 100. yılı vesilesiyle İstanbul Kültür Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü tarafından …