Gurzuf ve Kızıltaş

Cengiz DAĞCI.

Sürgünün elli üçüncü yılında Kırım’ın uzağında ölenlerin aziz hatıralarına.

Gurzuf.

Güzel Gurzuf.

Geçen yılın başlarında Kırım Tatar Millî Meclisi Başkanı Mustafa Kırımoğlu Almanya’daydı; eksik olmasın, oradan aradı beni telefonda. Bugüne kadar Kırım’a dönebilmiş iki yüz altmış bin kadar Kırımlının maddî ve manevî durumları üzerinde durdu, benim için önemli şeyler söyledi. Aramızda yer alan sohbetin sonunda Gurzuf’ta ve Kızıltaş’ta bizim insanlarımızın da oturup oturmadıklarını sordum. “Gayet az, Cengiz abi,” dedi Mustafa, “gayet az. Yalıboyu’na (Kırım’ın Karadeniz kıyısı) oturmalarına izin verilmiyor. Ama elimizden geleni yapıyoruz ve umutsuz değiliz. Şimdiye kadar Kızıltaş’a yirmi yedi aile yerleşebildi. Gurzuftaysa… yalnızca sekiz aile.”

Yüreğim sıkıldı. Boğazımın içine acı bir yumru sokuldu. Gözyaşlarımın arasından mezarlıklarımızı görür gibi oldum. Bir zamanlarda Gurzuf’un evlerini dolduran ana-babalarımızın kemikleri nerde? Gurzuf’un ana caddesinde gezinen göz nuru kızlarımız ve delikanlılarımız nerde?

Uzun bir süre bir şey söyleyemedim Mustafa’ya. Sonunda, “Buna da şükür,” dedim. Dedim, ama bizsiz öksüz Gurzuf’un ağladığını duyuyorum içimde.

Okura kendimi tanıtmak amacıyla başladım Hatıralarda C. D. ‘ya. Eksiksiz, sade ve süssüz bir şekilde, anlatacaktım hayat öykümü. Görüyorum ki, hayaller ve hisler üst geldi yine. Gurzuf’un sözünü ederken hayale kapılmamak elde değil. Coşmamak ve üzülmemek de mümkün değil doğrusu. Çünkü, az yukarda işaret ettiğim gibi, yurtlarından top-yekün sürüldüklerinden elli yıl sonra da, Gurzuf’un evlerinde Gurzufluların ruhları saklı hala. Bunu ben bildiğim kadar, Gurzuf’ta oturan sekiz ailenin çocukları da biliyorlar. Biliyorlar, çünkü, sürgün yerlerindeyken, anaları başlarını ellerinin arasına alıp, “Bizler vatansız kaldık, büyük bir haksızlığa uğradık, milletimiz Martyre oldu,” diye ağlaşmadılar. Kırım’ın binlerce mil uzağında aç ve sefil, yavrularına

Kırım’ın yanıklı türkülerini söylerlerken, günün birinde vatan topraklarına döneceklerine inandılar parlak geçmişlerine, dedelerinin kahramanlıklarına özenerek değil; yaşama haklarına ve varlıklarının gerekliliğine inanarak.

Onlara Gurzuf’u unutturmak isteyenler de bunun pekala farkındalar.

Gurzuf.

Güzel Gurzuf.

Aile Akmescit’e yerleştikten sonra da her yılın yazı giderdim Gurzuf’a. Teyzelerim, halalarım, aile dostlarımız ve yakınlarımız oturuyorlardı Gurzuf’ta. Herkes tanıyordu Gurzuflu Cengiz’i. Kuzeyindeki Memiş’in Bayırı’ndan Gurzuf’a inerken Gurzuf sevinirdi, bütün Gurzuf gülerdi Cengiz’e.

Yansılar‘ın hemen hemen her cildinde Gurzuf üzerine yazdım. Burada yalnızca şunu eklemek istiyorum: İkinci Dünya Savaşı’ndan önce nüfusu yedi bindi Gurzuf’un. Yedi bin nüfusun ancak (tahminen) yedi ailesi Rus asıllı Gurzufluydu. Ceneviz kalesinin Doğu tarafındaki Soğuksu kıyısında bir, Gurzuf iskelesinin Batı tarafındaysa başka büyük bir sanatoryum bulunduğundan, yaz ayları içinde Sovyetler Birliği’nin çeşitli yerlerinden başka dilde konuşan binlerce kimseler akın ederlerdi Gurzuf’a. Ama Gurzuf bizim Gurzuf’umuzdu. Evlerimizin mimarisi, yollarımız ve sokaklarımız, geleneklerimiz ve türkülerimiz bizim varlığımızı yansıtırdı. Dost ve konuksever karakterimizle Gurzuf’a gelen herkese hoşgeldin diyor ve günün birinde bizleri Gurzuf’suz bırakacaklarını akıllarımızdan geçirmiyorduk.

Gurzuflular ve Kızıltaşlılar, bir de (Gurzufun ve Kızıltaş’ın az uzağındaki Ayuv Dağı’nın kuzey yamaçları dibinde) Değirmenköylüler, yüzyıllar boyu kapalı bir hayat yaşadılar. Nadir karılırlardı: hatta bu üç yerin genç kızları ve delikanlıları nadir evlenirlerdi biribirlerine. Gurzuf’ta bir Değirmenköylüye rastladığımı hatırlamıyorum. Yaz sonlarına doğru bağlarından devşirdikleri üzümleri Aluşta pazarına taşırlardı arabalarıyla Değirmenköylüler; Kızıltaşlılarsa Yaka’ya ve Soğuksu şarap deposuna.

Kızıltaşlıların Gurzuf’la ilişkileri daha bir istisnaî idi. Gerekçesi Kızıltaşlıların Gurzuf’a ihtiyaçları vardı. Gurzuf’un kendi pazarı vardı. Anacaddesi vardı. Anacaddesinde kasabı, giysi mağazası, terzisi, berberi, sepetçisi, varilcisi, kunduracısı, otogarı vardı; orta okulu vardı; denizi ve denizin de balığı vardı, ve özellikle beni sevindiren iskelesi, iskele üstünden balık tutan çocukları, ve her öğleüstü iskeleye yanaşan Yaka vapuru vardı.

Çok küçük yaşımda içerisinde doğduğum evden çıkıp Kızıltaş’a taşınmamıza rağmen, çocukluğum Gurzuf’ta geçti; hatta ben Gurzufluyum, diyebilirim.

Oysa babam Kızıltaşlıydı.

 * * *

Tuhaf ama.

Gurzuf, bugünlerde de Gurzuf; ismi değiştirilmedi. Kızıltaş’ın ismi değiştirildi. Şimdilerde Kızıltaş’ta oturanlar Kızıltaş’a Krasnokamensk (Krasno=kızıl; kamen=taş) diyorlar. Benim gençliğimde Akmescit-Yalta otoyolu geçerdi Kızıltaş’tan. Zamanımızda bu yol başka bir yerden geçiyormuş.

Eski otoyolun kenarında direğe çakılı plakaya Krasnokamensk yazdılar diye ne bana, ne de Kızıltaş’ta ikamet eden yirmi yedi ailenin çocuklarına hiç kimse unutturamaz Kızıltaş ismini. Gurzufluların günlük hayatlarını etkileyen denizi, pazarı, iskelesi, plajı ve yaz aylarında içinde Rusya’nın çeşitli yerlerinden akın eden turistler olduysa, Kızıltaşlıların ve Değirmenköylülerin hayatları yalnızca toprağa bağlı oldu. İtalya’nın ve Güney Fransa’nın bağlarını gördüm. Hiç birisi Kızıltaşlıların bağlarıyla kıyas edilemezdi. Toz kondurmazlardı Kızıltaşlılar o bağlara. Çalışkanlıklarıyla cennet bağlarına dönüştürmüşlerdi bağlarını. Ben de (daha çok küçük yaşımdayken) Kızıltaşlıların kendi içlerinde taşıdıkları toprak sevgisiyle bağlandım Kızıltaş’a.

Kızıltaş’ın toprakları hemen hemen eşit olarak ikiye bölünürdü o dönemde: Doğu’da (Değirmenköy ve Aluşta tarafı) tütün tarlaları; batıdaysa (Nikita ve Yaka tarafı) bağlar.

Kızıltaş’tan kopmanın korku ve karamsarlık kompleksi içindeydim daha, Onlar da İnsandı romanım üzerine çalışmaya başladım Londra’da Fulham Road’taki evimde. Büyüleyici bir güçle geliyordu bana Kızıltaş. Geçimimiz için çok zor işler yaparken de yerden kopuk ayaklarımla Kızıltaş’ın bağları içinde dolandığımı hisseder gibi oluyordum.

Öylesi ruhî bir durumda yazıldı Onlar da İnsandı.

Hayır, eskileri anlatmaktan hoşlanan bir adamın öyküsü olmadı Onlar Da insandı. Romanda yaşamış, yaşanan, her zaman yaşanacak gerçek bir hayat parçası vardı. Bu hayat parçasını kendime özgü sade bir üslupla ve herkesçe anlaşılır bir dilde Türk okuruna sunabilmem benim yaratıcılığımda en büyük başarım oldu diyebilirim.

Dönelim geçmiş zamana:

(Baba tarafından) dedem varlıklı ve çok çocuklu bir aile sahibiymiş. Yedi oğluna bağ ve tütün tarlaları bıraktı kendisinden. Ortanca oğlu olan Emirseyin’e (Emir-Hüseyin’e) bir de zenaat öğrenmesini ısrar etmiş hayattayken. Bağcılık ve bahçecilik, bir de tütüncülük dışında, zenaatın öğrenileceği bir yer değildi Kızıltaş. Berber zenaatını Gurzuf ta öğrendi babam, ve, yine berber zenaatında Gurzuf’ta çalışırken, Gurzuflu Emirsali (Emir-Salih) beyin kızı Fatma hanıma aşık oldu. Çok geçmeden nikahları kıyıldı Gurzuf’ta ve 1923 yılına dek Demirliçelme üstündeki evde oturdular.

Evliliklerinin ilk yılındaydı, Gurzuf’ta bir berber dükkanının sahibi oldu babam. Kızıltaş’a taşındığımızdan sonra da dükkanın sahibi babamdı sanırım; çünkü Çocukluğumda Berber Emirseyin ismiyle biliniyordu dükkan Gurzuf’ta. Üstelik en büyüğümüz Mitad 1931 yılına dek berberliğini o dükkanda yaptı.

İnsanların normal bir hayat yaşadıkları bir dünyada ben de bir berber olur ve hayatımı Gurzuf’ta yaşardım. Mutlu da olurdum kuşkusuz, ama nasip olmadı. Çok geçmeden her şey ters düştü bizim hayatımızda. İskeleye inen sokağın ucundaki berber dükkanını yalnızca hafızamda taşıyorum şimdilerde.

Kıyıdan hayli yüksekteydi sokak. Üç berber çalışırdı dükkanın içerisinde. Çocukluğumda Gurzuf’un iskelesine inerken, dükkanın geniş penceresinden gözüne iliştiğim berber sokağa çıkıp beni içeriye alır, aşağıdaki Gurzuf’un limanına açılan dükkanın demir parmaklıklı penceresi dibine atılı iskemlelerin birine oturtur, ve karşı yakadaki şekerciden getirdiği şekeri bana ikram eder, ve ben her şeyi (berberin ikram ettiği şekeri bile) unutup Gurzuf’un limanında uykulu bir salıntıyla sallanan kayıkları seyrederdim.

* * *

Kızıltaş’ta yedi amcadan evsiz olan tek aile bizim ailemizdi o yıllarda. Mezarlıkla Mustafa amcamın bağı arasındaki dede mirası arazi üzerine kuruldu evimiz 1922 yılında. Evin odaları ve badanası hazır değildi daha, aile Gurzuf’tan Kızıltaş’a taşındı.

Nüfusu iki binin üstündeydi Kızıltaş’ın o yıllarda, ve iki mahalleye bölünüyordu: Yukarı mahalle ve Karşı mahalle. İki mahalleyi Soğuk Dere ayırırdı. Her iki mahallenin birer camisi vardı. Evlerin hemen hemen hepsi bahçeliydi, ve çok eskide inşa edilmiş olmalarına rağmen, çoğu iki katlı, ahırlı, kuyulu veya çeşmeli evlerdi. Karşı mahallenin bir yerinde iki, belki üç, toprak damlı evlere de raslanırdı.

On dokuzuncu yüzyılın ortalarında genişlemeye başladı Kızıltaş. Akmescit-Yalta araba yolu (sonraları otoyol) üstünde, biribirlerinden uzak, çoğunlukla bağlar içinde yeni evler kurulmaya başlandı. Bizim ev de eski mezarlıkla Mustafa amcamın evi ve bağı arasındaki (meşeleri kesilip düzenlenmiş) arazi üzerine inşa ediliyordu. Hatırlıyorum, evin Yalta tarafındaki düzlükte yalnızca dört tane meşe ağacı kalmıştı. Mezarlık tarafındaki yüce meşe ağaçları kesilmiş, kütükleri topraktan çıkarılmış, odunları otoyolun kenarına yığılmışlardı; sonraları bu odunlar yeni evin yerkatındaki ahırın içersine taşınıp, ahırın dört duvarı dibine istif edilmişlerdi.

Evin önünde bir de yeraltı ambarı vardı.

Derince kazılmış merdivenli açıktan inilirdi ambarın küçük kapısına. Yeni evin her köşesi: kış ayları içinde üzümlerin muhafaza edildiği tavan, serçelerin kışın soğuğundan kaçıp hayvanların yanına sığındıkları ahır; turpu, pancarı, havucu, patatesi kırağının ve ayazın çalmayacağı ambar tılsımlarla doluydu benim için; ama aklımın en uzak noktasında bugün de cirit atan evin ahşap balkonuydu.

Balkondan Tübya kırlarına dek sarkan yeşil bağları görüyordum; Ayuv Dağı’nı, Adalar’ı görüyordum; ve herşeyden çok beni büyüleyen denizi görüyordum. Ben ve deniz bir bütündük. Deniz ne denli büyükse, benim denize sevgim ve bağlılığım da o denli büyüktü. Karı, yağmuru da severdim, kuşu ve çiçeği de severdim; ama denize sevgim başkaydı. Yaz boyu denize gitmediğim bir günüm olmazdı. Gurzuf ve Kızıltaş topraklarının selamlarım götürürdüm denize; Gurzuf’un ve Kızıltaş’ın seviyesiyle girerdim denize. Üstüm başım deniz kokardı. Vücudum un her yeri denizin ve güneşin deseniyle evimize döndüğümde, “Sen menim değil, denizin balasısın”, derdi bana annem.

Evin inşası tamamlana kadar Yukarı mahallenin Kuzey ucundaki Osman amcamın evinde oturduk. Bu ev de, Gurzuf’taki dedemin evi gibi, iki katlı ve geniş verandalı bir evdi. Evin Batı’ya bakan duvarı dibince (yaz aylarında suları billur ve sakin kış ayları içinde gürültülü) bir ırmak akardı. Irmağın Batı kıyısında yüce bir ceviz ağacın dibinden başlıyarak, ta Gelinkaya’ya dek yükselen fındıklık.

Onlar da İnsandı romanımda önemli bir yeri var Gelinkaya’nın. Kaabil değil, olmasındı. Bugün de kayanın Güney betinde taş kesilmiş gelin gibi, çocukluğumun taşlaşmış anıları saklı Kızıltaş’ın Gelinkaya’sında. Akmescit-Yalta otoyolunun kenarında inşa edilmiş eve tasvip yerleştikten sonra da ziyaret ederdim Gelinkaya’yı.

Kayanın Güneye bakan beti kızılımsı uçurumdu, Kuzey arkasıysa dağın yamaçlarına bitişikti, ve Doğu tarafındaki bodurca kızılcık çalıları arasından geçen patika Gelinkaya’nın tepesine dek yükselirdi.

Gelinkaya’nın gelininden kalan hasreti ve heyecanı götürürdü beni oraya. Kayanın ta ucuna gidip otururdum. Kafam döner uçurumun dibine baktığımda. Ama başımı kaldırıp ilerime bakarken, korkumu silip süpürürdü içimden Gurzufu ve Soğuksu kıyılarını, Ayı Dağı’nı ve Adalar’ı kapsayan denizimizin panoraması, ve ben bin kere ölüp bin kere yeniden dirilirdim.

Sonraki hayatımda o panoramanın güzel ve korkunç ağırlığım taşıdım içimde yıllarca. Hâlâ taşıyorum. Gelinkaya bizim Gelinkayamızdı. Hiç kimsenin onu elimizden almaya hakkı yoktu. Ama alındı. Bugün de, kayanın taşlaşmış gelini gibi, Gelinkaya’nın sessiz çığlığını duyuyorum içimde.

 * * *

Yanılmıyorsam, Akmescit-Yalta otoyolunun kenarında inşa edilmiş eve 1925 yılında taşınıp yerleştik. Az yukarda işaret ettiğim gibi, komşularımız Yaka tarafında amcam Mustafa (Dr. Zemine Dağcı’nın babası.), eski mezarlık tarafında tenekeci Kazanskiy (Okurlar Badem Dalına Asılı Bebekler romanımdan tanırlar Kazanskiy’i ve kızı Sevgil’i) bizim evimizden az yukardaki iki bağın içinde şimdi isimlerini hatırlayamadığım başka iki aile, ve Yalta tarafında iki katlı, geniş avlulu, dörtbir yanı yüksek duvarlarla çevrili Kızıltaş hastanesi oldu.

Kızıltaş’ın o yıllardaki günlük hayatının Onlar da İnsandı romanımda yazdıklarımdan çok farklı olmadığı kanaetindeyim. Kızıltaş’ta kolhoz rejimi kurulduğundan bir yıl önce kapatıldı hastane; çifte kanatlı ve demir parmaklı kapışma kurşun mühürlü müsadere kilidi takıldı, ve bir müddet sonra içerisinden bütün eşyaları çıkarılıp açık kamyonlarla bilinmedik bir yere taşındı. Bunu iyi hatırlıyorum. Konu üzerine babamla konuşurken amca kızı Dr. Zemine Dağcı’nın yaşlı gözlerini de unutamıyorum. Niçin ve neden? Bir hastahaneydi bu. Bize gerekliydi. Bizden başka, Onlar da İnsandı‘nın Kala Malası ve İvan’ı gibi, pejmürde kılıklarında Kızıltaş’tan geçip Yaka’ya giden kimselerin de ihtiyaçları vardı hastahaneye.

Bu yılın başlarında Kırım Tatar Millî Meclisi Türkiye Temsilcisi Zafer Karatay bir video gönderdi adresime: Kırım’a gidip Kırım’ın tarihî ve bugünkü durumu üzerine belgesel bir film hazırlamış TRT için Zafer Karatay. Büyük bir merakla seyrediyordum filmi. Belgeselin sonlarına doğru Kızıltaş’ın Gelinkaya’sı alınmış filme. Dalmıştım, iyice işitemedim;

“Cengiz Dağcı’nın Onlar Da İnsandı romanında adı geçen bir tablo”, diyordu galiba belgeselin spikeri.

Görünüme dalmıştım ya, Gelinkaya’yı tanıyamadım doğrusu. Benim çocukluğumun (sonralarda gençliğimin) Gelinkaya’sı küçülmüştü adeta. Yok, adeta değil, gerçekten küçülmüş göründü gözlerime. Küçülmez mi herşeyimizi silip süpürdüler: camilerimizi, hastahanelerimizi, hanlarımızı ve çeşmelerimizi… Hiç bir şeyimizi bırakmadılar. Kızıltaş’ı Krasnokamensk’e dönüştürenler Gelinkaya’yı da pekala küçültebilirlerdi.

 

Emel 218 Ocak-Şubat 1997, sayfa 6-11.

TAVSİYELER

Edaye Yartubaşeva’yı kaybettik

Emel Kırım Vakfı Yönetim Kurulu üyemiz, Emel Dergimizin editörü Bülent Tanatar arkadaşımızın sevgili eşi Lila …