İRSMAMBET YUSUF’UN KIZI NİLÜFER YUSUF – ABDÜRRAŞİT ANLATIYOR …

İRSMAMBET YUSUF’UN KIZI NİLÜFER YUSUF – ABDÜRRAŞİT ANLATIYOR …*

 

Güner AKMOLLA

Romenceden Çeviren: Saim Osman KARAHAN

En ağır “ihanet, casusluk vs.” suçlamalarıyla davaları görülen Büyük Tatar Grubunun en başta gelen kişisi ömür boyu hapse mahkûm edilen İrsmambet Yusuf efendidir.

Nilüfer Yusuf – Abdürraşid

Onun büyük kızı olan Nilüfer Abdürraşid’in dramatik açıklamalarını izleyelim. İrsmambet Yusuf 10 Şubat 1903’te, Mecidiye kasabası yakınındaki Peştera köyünde dünyaya geldi. Müslüman Seminarından mezun olup bir süre Mahmut Kuyusu (İzvorul Mare) köyünde, sonra da, 1928-1940 yılları arasında Aydınbey köyünde (Prisăceni, halen Bulgaristan sınırları içerisinde) hocalık ve öğretmenlik yaptı. 1931 yılında zengin bir hacının kızı olan Sabriye ile evlendi. Sonraları, bulunduğu Kiracı (Cotu Văii), Vârtop (Deli Oruç) ve Köstence’nin Anadolköy semtinde, diğer milliyetçi tatar aydınları ile beraber sosyal, politik ve kültürel faaliyetlerde ve İkinci Dünya Savaşının sonlarına doğru, Kırım’dan gelen Tatar mültecileri karşılayıp onlara yardım etme işlerinde çalıştı. Necip Hacı Fazıl’ın güvendiği adam, onun sağ kolu ve yer yüzündeki bütün Tatarların haklarının ateşli bir savunucusu idi. Bundan dolayı, yeğenleri Gani ve Memet evine misafir geldikleri bir gündü, 14 Nisan 1952’de tutuklandı. O zamanlar lise öğrencisi olan Nilüfer Hanım, misafirlere yatacak yer olması için Şaziye halasının evine yatıya gitmişti. Geceleyin ev polis baskınına uğrayıp, her taraf alt üst edilince çok şaşırmış ve korkmuşlardı. İrsmambet efendinin tutuklanması sırasında en büyük eziyeti büyük oğul Timuçin çekmişti. Sırtına tabanca dayayıp onu önlerinde caminin minaresine çıkartıp (aile Anadolköy Camiin bahçesindeki imam evinde ikamet ediyordu), yıl 1952 yılı iken, Kırımlı mülteci aramışlardı! Babaları daha sonraları hep anlatacaktı, sorgulaması sırasında suç unsurları sürekli iki büyük evlâdı ve eşi üzerine de kaydırılmak istenmişti, fakat o, her defasında, “onların hiçbir şeyden haberleri yoktu” diyerek onları korumuştu.

Kırım’dan gelen ailesinin Dobruca’da doğan üçüncü kuşağı idi İrsmambet Efendi. Babasının ailesi Kerĭş (Kerç) taraflarının hatıralarıyla yaşamış, varlıklı ve okumuş kimselermiş. Kendisinin millî duyguları o derece güçlü idi ki, 1940 yılında Türk hükümeti Romanya’dan göç etmek isteyen Tatar Türklerine “Meccani (bedava) vapur” adıyla tanınan bir gemi tahsis ettiğinde, İrsmambet efendi de yazılanlar arasında idi, fakat Necip’in gitmeye yanaşmadığını haber alınca, o da kaldı, yerini köyü Mahmut Kuyusu’ndan, yedi çocuklu bir aileye bıraktı.

‒ Babanızın faaliyetlerinden aklınızda kalanlarından söz eder misiniz ?

‒ “Bütün ailelerde olduğu gibi, bizim evimizde de Kırımlı mülteciler misafir edildi. En tanınmışları doktor İsmail ile eşi Oriye (Huriye) ve kızları Enise idi. Uzun bir süre bizde kaldılar. 1946 yılında babam onları Palaz köyündeki Şakir dayıma, sonra Nazif Canakay’a götürüp yerleştirdi. Burada Ruslar tarafından tutuklandılar.

Bildiğim bir başka olay, 1950-1952 yıllarında aranmakta olan Ali Osman Bekmambet’in Dobruca sokağında oturan, ciğerlerinden hasta yatan Fazıl amcamın evinde saklanmasıdır. Ali efendi onun evinde tutuklandı, ona yatakçılık eden amcam da o yılların ağır tutukluluk şartlarına dayanamayıp hapiste öldü. Naaşı ailesine haber edilmeden morga teslim edilmiş, oradan toprağa verilmiş, bu sebepten bugün onun yattığı yer bilinmiyor.

Babamın tutuklanmasından birkaç gün sonra, bir gece gelip annemi de alıp götürdüler. Babamın yazıp verdiği bir pusula vardı ellerinde : “Sabriye, tavan arasındaki “Emel” mecmuaları da ver onlara” demişti. Babamı tutuklamalarından sonra, bulundukları vaziyet gereğince, annem mecmuaları, Kırım veya Türkiye ile ilgili her türlü yayınları toplayıp yakmış, ortalıktan kaldırmıştı. Tavan arasından dinî kitaplar çıktı. O gece annemi bir odaya kapatmışlar. Yan odadan babamın, kendisine işkence edilirken bağırmalarını duymuş. Sonraları öğrendiğimize göre, elektrikle işkence ediyorlarmış. Bir ara babamın sesleri kesildiğinde, annem onun öldüğüne hükmetmiş.

Kırım’ın kurtuluşu için faaliyetleri, Kırımlı mültecilere insanî yardım toplamaları hususunda sorgulanmış. Bükreş Askerî Mahkemesinde gruptaki diğer sanıklar tarafından da baş girişimci ve Necip’in en yakın adamı olarak gösterilmesi üzerine, suçlu görülmüş ve ömür boyu hapse mahkûm edilmiş.”

1955 yılında Nilüfer Hanım temyiz davası açmak niyetiyle Bükreş’e gider. Bir papazın oğlu olan genç avukat bay Munteanu, mahkûm İrsmambet Yusuf’un 10-15 cilt hacmindeki dava dosyasını tetkik ettikten sonra Nilüfer hanıma şöyle der:

‒ Yoksul insanlarsınız, babanızın suçu çok ağır olduğu için, masraflarınız boşa gider. Tek yapılabilecek şey, babanız Askeri Mahkeme’ye bir yazı yazarak suçunu kabul etsin, merhamet dilesin.

“Böylece babamın suçu “ömür boyundan” 25 sene mahkûmiyete çevrildi.

Aiud cezaevinde iki defa “dım kara’da”, ağır ceza hücresinde kaldı. Köstence Emniyetinde tutukluları kadana gibi, dev yapılı, işlerinin ehli Moldovalı karılara dövdürürlermiş. Babamın Anadolköyü’ndeki stadın inşaasında da çalıştığını biliyorum. (Şimdiki “Gheorghe Hagi” stadı – S.O.). Aiud’da marangozhanede, sonraları bağlarda üzüm toplama işlerinde çalışmış. Hapisane müdürü vazifesine çok sadık bir yahudi imiş. Babamı cezası çevrildiği gün hemen çalışmaya göndermiş. Hep o tarihlerde babam ilk mektubunu yazdı. “Bir kavanoz bal” göndermemizi de istemişti. 1952-1964 yılları arasında 12 yıl hapis yatıp çıktı.”

Ne Nilüfer Hanım, ne kardeşleri, ne de babaları hapislerde yatmış biz diğerlerimiz, Bora Hacı Fazıl’ın vurguladığı gibi, çocukluğumuzu ve gençliğimizi yaşayamadık.

Babası tutuklandığı tarihte Nilüfer Hanım öğretmen lisesinin son sınıfında talebedir. Herkesçe bilinen “sosyal menşei” sebebiyle derhal okuldan uzaklaştırılır. Mezuniyet imtihanına bir gün kala panoya okuldan atılan öğrencilerin listesi asılır! Genç kız lise tahsilini “Mircea” lisesinde fark imtihanlar vererek ve bir yılı tekrarlayarak tamamlar. Ailesinin yükü onun omuzlarında olduğundan, 35 yıl boyunca ufak bir memuriyette çalışacaktır. Elemanları ayıklamakla yükümlü “Kadrolar” servisinin gözü

Timuçin Yusuf

pekliğinden namuslu Romen şeflerinin sayesinde yerini koruyabilecektir. O günlerde (babasının dostu, eski Emelcilerden … – S.O.) avukat Fahrettin Ömer beyin büyük yardımı dokunmuştur ona.

Devir “damgalanmışlarla” olan alâkaları unutma ve inkâr devriydi ve Nilüfer, babaları hüküm giymiş diğer bütün kızlar gibi, geç, sular durulduğu zaman evlenmiştir.       

1953 yılında annesiyle babasını Nilüfer “boşatmıştır” ve 1965’te, “evlenmek bizim neyimize” diyerek dalga geçen onları gene o “evlendirmiştir”.

‒ 12 yılın ardından birbirinize kavuşmanız nasıl oldu ?

‒ Babam, İrsmambet hoca, limeleri yamanmış giysiler içinde çıktı karşıma. Güçlükle tanıyabildim.

Özgürlük mü, mutluluk mu treni desek, onları getirip gelen trenden inen eski mahpusların teşkil ettiği tuhaf kafile artık geldikleri yeri tanıyamamış! (Şehrin merkezindeki eski gar başka bir semte alınmış, orada modern bir mimariyle yeniden kurulmuştu – S.O.). Bir kadın onlara otobüs bileti alıp vermiş ve biri Tatar, diğerleri Makidon, (Makedonyalı Romen asıllı göçmenlerden kimse – S.O.) bunca yıldır göremedikleri evlerinin yolunu tutmuşlar.

Hava kararıyordu ki biri tak! tak! evimizin kapısına vurdu. Ecirye seslendi :

‒ Kim o ? Kimsin ?

‒ Benim, ben ! Baban !

Alçak sesle cevap vermişti. Kapıda kabak kafalı, giysileri yamalı bir kişi gördük ! “Selammalikĭm !” dedi de ağlamaya başladı. Annem de hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Hayretinin yerini sevinç almıştı.

Aslında bu gibi ailelerde kimsede sevinecek hal kalmamıştı. Yaşlılar da, onların çocukları da gülmeyi unutmuşlardı, sevinmesini beceremiyorlardı…

Sonra sırayla kim, hangimiz olduğumuzu sordu. Annemin gözyaşlarına rağmen, o an için Timuçin’in ölümü babamdan saklandı”.

Sözünü daha aşağıda edeceğimiz Timuçin’in ölümünü öğrendiğinde İrsmambet Efendi yıkılmış, “Ben ölseydim onun yerinde !” demiş. Ana da, baba da, sabır denen şu hassa sayesinde yaşamaya devam ettiler. …

İrsmambet efendi kurtuluşunu imanının gücüne, dualarının kerametine bağlamıştır. Hapisanede, arkadaşları kendi aralarında “peygamber” diye söz edermiş kendisinden.

Ailesine kavuştuğunda, en küçük yavrusu Cengiz, “Babamın yüzünü hiç hatırlayamıyordum” dese de, İrsmambet efendi çok mutlu olmuştu.

‒  Nilüfer hanım, kardeşinizin ölümünün şüpheli bir yönü mü olmuştu?

‒  Timuçin ailemizin en iyisi, en zekisi idi. “Mircea” lisesini büyük bir başarıyla bitirdi, Braşov’daki Makine ve Traktör fakültesinden en iyi dereceliler arasında mezun olup Mecidiye İ.M.U. fabrikasında mühendis olarak çalıştı. Ruhu büyük acılarla dopdolu idi, çok kısa bir ömrü oldu. (8 Ekim 1934 -18 Eylûl 1960). Akciğer iltihabından Köstence hastanesine yatmıştı. Bir koğuşta önce tek başına, sonra bir diğer hasta ile birlikte kaldı. Saat 15 kararlarında bir ruhî çöküntü geçirmiş olsa gerek. Birkaç gün evvelki ziyaretimde onu çok huzursuz bulmuş, moral telkin etmeye çalışmıştım. Hastaneye ziyaretine gitmeye hazırlanırken, telefonda, öldüğünü haber ettiler. Birinci kattan kendini aşağıya atmış. Hemen orada ölmüş! Oda arkadaşı uyuyormuş, onun bir şeyden haberi olmamış! Onu yerde yatar vaziyette bulanlar, gayriresmî olarak, hareketsiz yattığını anlattılar. Otopsi yapılmadı, kaza mı, depresyon ve intihar mı, ölümü hakkında doktorlar bir açıklamada bulunamadılar!    

* Cartea Iertârii, Ghiuner Acmola – Köstence, 2002.

TAVSİYELER

Edaye Yartubaşeva’yı kaybettik

Emel Kırım Vakfı Yönetim Kurulu üyemiz, Emel Dergimizin editörü Bülent Tanatar arkadaşımızın sevgili eşi Lila …