KIRIM DIŞINDA TATAR MİLLÎ KİMLİĞİNİ KORUMA

Melek MAKSUDOĞLU.

Birinci Dünya Savaşı sırasında “Kendi diline sahip olmayan bir millet, sadece yarım millettir” denmiştir. Yine, bilindiği gibi, “Kendi toprağına sahip olmayan bir halk, ancak yarım millettir.” Bu iki söylemi birleştirdiğimizde evlerinden, yurtlarından edilmiş Kırım Tatarlarının bir millet olarak ayakta kalabilme şansı nedir, buna bakalım.
Bu görüşü 1966 yılında, Sovyetler Birliği Komünist Partisine yapılan birçok başvurular arasında, Kırım Tatarları, şu maddeler halinde dile getirdiler:[1]
1.  Kırım Tatarlarının devlet varlığını tahrip etmek,
2.  Kırım Tatarlarının kültür, san’at ve edebiyatını silmek,
3.  Bu halkın tarihini yok etmek,
4.  Dillerini yok etmek,
5.  Geleneklerini unutturmak,
6.  Her Tatarın, kendisinin Tatar olarak adlandırılmasından dolayı utanç duyması için propaganda yapılmış,
7.  Bu milletin temsilcilerine, ne kendilerinin, ne çocuklarının, ne de soylarından gelecek henüz doğmamış olanların hiçbir geleceği olmadığını ispat etmek konusunda her şey yapılmıştır.
Rusya Çarlık devletinin Kırım Tatarlarına yönelik olan bu politikasını,  Sovyetler Birliği çok sadık olarak devam etmiştir. Kırım Tatarları ilk defa 1944 yılında Stalin tarafından sürgün edilmemiştir. İlk sürgünü yaşayan grup emigre (muhacir) topluluğudur ve Emigre (Muhacir) Kırım kitleleri, Rus işgali neticesinde 18. yüzyıl sonlarında başlayan zoraki göçlerin 19. yüzyıl boyunca devam etmesiyle oluşmuştur. Bulgaristan, Romanya ve Türkiye’de yaşayan emigre (muhacir) topluluklar, Kırım Hanlığı’nın 1783 de Ruslar tarafından ilhakından az önce ve daha sonra vatanlarından büyük dalgalar halinde ayrılan Kırım Tatarlarının torunlarıdırlar.
18 Mayıs 1944 yılında sürgüne uğrayıp Orta Asya’nın çeşitli yerlerine zorla yerleştirilmiş olan İkinci Grub; Diyaspora Grubudur.
 Farklı yaklaşımlarına rağmen, tarihçilerin görüş birliğine vardığı nokta: millî kimliğin ilk gereği, olmazsa olmazı, iyi tanımlanmış ve kendine yeter bir millî toprağa sahip olmaktır[2].
Kırım Tatar Tarihine bakıldığında; 1441-1783 arasında varlığını sürdüren, iyi tanımlanmış bir devletleri, Kırım Hanlığı vardı. Ünlü Arap gezgin İbn Battuta Kırım Tatar Hanlığının ayrıntılı bir gerçeğini, onun geleneklerini Seyahatnamesinde verir. İbn Battuta, Kerç ve Sudak’ı ziyaret etmiştir.[3]
Kırım Hanlığı Çariçe 2. Katerina tarafından 1783 yılında ilhak edilince, Kırım millî hâkimiyeti sona erdi. Bu olay üzerine, 1 milyon Kırım Tatarının 300.000’i 1784 ile 1790 arasında Kırım Yarımadasından hicret etti. Bu, kitle halinde sürgün değildi, fakat bölgenin ağır baskı altında Slavlaştırılması politikası, Kırım Tatarlarının el konulan arazilerin Rusların yerleştirilmesi, mirzaları, ulemayı ve ticaret erbabını, Aktoprak dedikleri Osmanlı Ülkesi’ne hicret ettirdi. Pek çoğu, Rumeli denilen günümüzün Bulgaristan ve Romanya’sına ve daha sonra, Osmanlı Devleti’nin Balkanlarda sözü geçerliğini kaybetmeğe başlayınca, birçok Tatar Anadolu’ya göçtü. Türkiye’de, özellikle Eskişehir’de büyük bir Kırım Tatar topluluğu vardır. Kartbabamlar, ecdadım, Kırım’dan Romanya yoluyla Eskişehir’e gelmişler. Benim büyük dedelerim ve büyük ninelerim birinci bölümdendir, Kırım’dan hicret etmek zorunda kalıp Osmanlı Ülkesi’nde yerleşmişlerdir. Biz, Tatar soylular büyürken, ebeveynlerimiz bizimle Tatar lehçesinde konuştular ve biz, Tatarca kelimeleri Türkçe kelimelerle birlikte, onların yerine koyarak da kullandık ki, Türkçede bir anlamı olmadığını sonradan öğrendim. Deyimlerden biri “Katerina’nın zamanından kalma” idi; çok eski bir şeyden, olaydan bahsetmek için kullanılırdı. Niçin Katerina idi de başkası değildi, hatta Katerina kimdi, bilmediğimiz halde, bu deyimi günlük hayatta kullanıyorduk. Bu deyimi, Anadolu kökenli arkadaşlarımın yanında kullandığımda, yüzlerindeki ifade görülmeğe değerdi; açıkçası, bu deyim onlara hiçbir şey ifade etmiyordu, fakat benim Tatar halkıma bu deyim sadece çok eski bir şey olmaktan öte bir şey ifade ediyordu: onun arkasında zengin ve trajik bir tarih vardı. Bu deyim, biz muhacirlere/emigre halk, sürekli bir hatırlatıcı idi ki bizim bir zamanlar bir anavatanımız vardı ve Katerina adındaki bir çariçe bizim vatanımızı ilhak etmiştir, halkımızın büyük ızdırabına sebep olmuştur ve bizi vatanımızdan uzaklaştırmıştır.
Kırım’ın İkinci Katerina tarafından Rusya’ya ilhak edilmiş olmasına ve ağır, korkunç bir Ruslaştırma programı gündemin başında olmasına rağmen, Kırım Tatarları, 18 Mayıs 1944 tarihine kadar, sınırları iyi belirlenmiş bir anavatana sahip idiler. Fakat, Kırım’ın Alman işgalinden kurtarılmasının hemen ardından, birkaç hafta içinde, sayıları 195 000 kadar olan Tatarların hepsi, hâlâ Kızılordu’da askerlik yapanları dahil, Özbekistan, Kazakistan ve Doğu Sibirya’ya, hiyanet iddiasıyla sürüldüler.
Bu sürgün olayı bitince, halkın toptan imhası başlıyordu. Kırım Tatarları, vatanlarını kaybetmişler, Orta Asya ve Urallar’a dağıtılmışlardı. Onlara, serbestçe dolaşım yasaktı; sadece Sovyetler Birliğinde değil, bulundukları cumhuriyet içinde de yasaktı. Sürgüne uğradıkları 1944 yılından Stalin’in 1953 te ölümüne kadar mahallî NKVD bürosuna her iki haftada bir gitmek mecburiyetinde idiler. Kremlin, Tatar halkını toprak temelinden ayırarak, soykırıma değil, fakat daha az fark edilen ethnocide’e girişti. Yani, kavmi-millî grubun, Tatarların cemaat, topluluk kimliğini, ruhunu, ortak hafızasını (belleğini), dilini, âdetlerini ve tarihini kökünden kazımağa girişti. Plan şöyleydi: Kimliğinden ve resmî vatanından mahrum edilmiş olan bu darmadağınık millet, sonunda, bir nesil sonra, Orta Asya’nın çoğunluk halkı arasında asimile olacaktı. Teoride, asimilasyon kolay olacaktı: Orta Asya’nın Türk-Müslüman halkının âdetleri, İslâmî kültürel kimliği ve Tacikler dışında ortak Türk dili, Kırım Tatarlarınkiyle yakından ilişkiliydi.
Kırım Tatar milleti için kendini tanıma ve kendine saygıyı aynı derecede tahrib eden bir olay da şuydu: Resmî makamlar, Kırım Tatarlarının, artık kendilerine Kırımlı demelerini yasaklamıştı. Pasaportlarda ve diğer resmî belgelerde, halk şimdi kendisine ‘eskiden Kırım’da yaşamış Tatarlar’ diyecekti. SSCB yöneticilerinin Kırım Tatar milletini tamamen darmadağınık ve organizeden mahrum tutmak için yaptığı muazzam baskı, onların sürülmüş oldukları bölgede asimilasyonuyla neticelenmesi içindi. Bu durum, Kırım Tatarlarının bütün bu diyaspora müddeti boyunca kendi kimliklerini inatla, sebatla nasıl koruyabildikleri sorusunu akla getirir.
Millî kimliklerini korumanın en önemli vasıtalarından biri, Kırım Tatar ailesinin kalbinde, özünde yatmaktadır. Aile, bir kuvvet ve iman kaynağıdır, gelecek için ümit aşılayıp bu ümidi canlı tutarak yönelim ve gayeler duygusu veren, bir kimlik duygusu veren ocaktır. Aile, Kırım Tatar milliyetinin dayanıklılığı, sürekliliğinin belkemiğini, omurgasını oluşturmuştur. Aile, gençleri sosyalleşmesine ve onların millî kimliğinin oluşmasında aktif katkıda bulunmuştur.
D İ N
Millet olmanın şartlarından biri, ortak bir dindir. Kırım Tatarları Sünnî, Hanefî mezhebinden olup, dinî inanç ve ibadetler Sovyetler tarafından, özellikle Sovyer idaresinin ilk döneminde kesinlikle, titizlikle yasaklanmıştı ve İslâm, yeraltına çekilmişti. Din karşıtı propaganda, şüphesiz sadece Kırım Tatarlarını hedef almıyordu, çünkü bütün ülkede din karşıtı propaganda hâkimdi. Kilise çanları kaldırılarak sadece 9 ayda, 25.000 ton hurda metal elde edildi, kullanılmakta olan kiliselerin yarısı ya kapatıldı veya ibadetten başka işlerde kullanıldı.[4] Din karşıtı propaganda örgütü, Militan Tanrısız Birlik, Sovyetler Birliği ve Orta Asya’nın her yerinde şubeler açmağa başladı. 1928 yılında bu örgütün üyeleri Kudasızlar dergisini, ateist fikirleri yayımlamağa başladı ve ateist propaganda metodlarının tartışıldığı bir zemin oluşturdu.
Din karşıtı propagandanın şiddetini azalttığı 1932’de, binlerce ulema tutuklanması ve çalışma kamplarına tıkılması tamamlanmıştı, pek çoğu öldü veya öldürüldü, diğerleri de “sessizliğe gömüldü.”
Camiler 1930’lar süresince kapalı tutulmağa ve ulema sürgüne gönderilmeğe devam edildi. Genel kargaşalık 1937 ve 1938’de, Büyük Terör doruğuna ulaştığında, kat kat arttı. Toplumdaki bilinen, belli başlı kişilerin kitle halinde tutuklanma ve idamları iki nesil boyunca devam etti.[5]
İslâm eğitim kurumları ortadan kaldırılmış, islâmî bilgi taşıyıcıların sayıları iyice azalmış ve geçmişle bağlantı, harf değişikliği yüzünden zorlaşmış iken, aile, İslâmı aktarmak için fiilen tek vasıta haline gelmişti.
İslâma baskının 1943 yılında Stalin tarafından kısmen hafifletilmesi, İslâm karşıtı canlı, amansız propaganda kampanyalarının, Sovyetler Birliğinde İslâmın kökünün kazınmasında başarısız olduğunun itirafıydı. Bölgede 4 dinî heyet kuruldu, Müslümanların Orta Asya dinî müdürlüğü Taşkentte idi. Esas gaye Sosyalizmle İslâmı uzlaştırmak ve Müslüman halkı, İslâmî uygulamayı kontrol altında tutmaktı.
Diyaspora, sürgündeki bütün zamanında evde İslâmı yaşadı; evin yaşlıları günlük ibâdetleri yerine getirdi, çocuklar bunu gördüler ve bu âile etkinliğine katıldılar. Sovyet sistemi altında eğitim görmüş olan gençler bile kendi toplulukları içindeki ananevî, dînî ve halk uygulamaları ile ilgili işleri reddetmediler, aksine, kimliklerini korumak, sürdürmek için benimsediler.
Tacikistan’daki bir köyde, Sovyet yönetiminin alacakaranlığı yıllarında alan çalışması yapmış olan İngiliz antropolog Gillian Tett, bir köy ileri gelenine hem Müslüman hem de komünist olmakta bir çelişki hissedip hissetmediğini sormuştu. “Hiç hissetmedim” dedi gülerek, “Ben bir komünistim. İşte oruç tutamam, ibadet edemem. Fakat karım ve gelin, evde oturuyorlar, böylece onlar oruç tutmalı ve ibadet etmeliler! Biz Müslüman bir aileyiz!”[6]
İslâmla millî kimlik arasındaki bağ, Sovyet yönetiminin 70 yılı boyunca kopmaksızın, kesintisiz devam etti. Durum, kadınlara sıra dışı yükler yükledi, fakat, bu, Müslümanların hayatta kalabilmeleri için esas anahtardı. Hanım hocalar (otines) vardı, bunlar Arapçayı ve Kur’ânı okuyabiliyorlardı, Orta Asya’da hayatî bir görev yaptılar. Bu hanımlar, bir doğum veya cenaze olduğunda oraya Kur’ân okumağa davet edildiler. Cenaze durumunda, vefat edenin akrabasını, arkadaşlarını ve komşularını cenaze evine davet etmek ve orada 40 gün Kur’ân okumak gelenekti. Bu hoca hanımların görevi dua etmek ve inanç esaslarını cemaate anlatmaktı. Görev, irsî idi, aileden geliyordu; hoca hanımlar geçmişteki dinî hanedanlardan geliyordu. Sovyet yöntemi sırasında bu hoca hanımlar, konu komşudan ve cemaatten çıraklar/yardımcılar seçtiler, genç hanımların altyapıları, geçmişleri incelenerek dine uygun yaşayan ailelerden gelmeleri sağlama bağlanıyordu. Bunların esas işlevi, hanımlara, doğumdan ergenliğe kadar dinî eğitim vermekti. Böylece ev, gayrı resmî medrese ve yasadışı cami oluyordu. [7]
İslâm, Sovyetler Birliği yönetimi boyunca birçok yolla hayatiyetini sürdürdü; bunlardan biri Tasavvuftur, dinin gizemli yoludur. Tasavvuf, Allah’a ibadet etmek ve Allah adını ferdî olarak sessizce veya bir cemaat içinde zikretmekten ibarettir. Tasavvufun en ayırt edici görünümü, tarikat ehli hünerli hanımlardır. Günlük hayattaki dinî olaylar, Kur’ân okumalarıydı ve bu okumalar genellikle hanımlara yapılırdı. Hanımlar, çocuklara ibadet etmeyi ve İslâmî değerleri de gizlice öğretmeğe devam ettiler.
Zaman zaman halk islâmı denilen tasavvuf, İslâmın bölgede 12. yüzyıldan beri yayılmasında ve İslâmdan uzaklaştırma kampanyalarına karşı mücadelede etkisi en fazla olandı.[8]
Böylece İslâm ve Millî Kimlik 70 yıllık Sovyet yönetimi boyunca kesintisiz devam etti, kadınlar İslâmî kültür ve geleneklerin korunup saklanmasında mihver/eksen görevi yaptılar.
D İ L
Dil önemlidir, çünkü milletlerin siyasî hale gelip bir devlet ortaya çıkarmakla doruğa ulaşmasında rol oynar.
Aşağı yukarı 50 yıl boyunca, Sovyet hükûmeti, herhangi bir yerde Kırım Tatar dilinin öğretilmesi için eğitim programı açılmasına izin vermedi. Bu yüzden, diyasporadaki çocuklar, eğitimlerini Rusça alarak büyüdüler. Rusça, daha geniş milletlerarası iletişim imkânı veriyordu ve birçok Tatar bu patron dilde iyi yetişti.
Kendi dillerinde eğitim yasaklanmış olsa da, Kırım Tatarları, aile ve cemaat çevresinde dillerini muhafaza ettiler. Aile, diyaspora olsun, emigre toplulukları olsun, dağılmış Kırım Tatar halkında merkezî sinir sistemidir. Dil, aile içinde muhafaza edildiği için, bu kabiliyetli halk, duygu ve düşüncelerini edebiyat ve san’atta birbirine nakleder. Böylece, bu muhacir/emigre toplulukların torunları, yaklaşık yüzyıl sonra, bu diyaspora toplulukları ile Tatarca olarak anlaşabilmektedir.
Şiddetli sansüre rağmen, Orta Asya’daki Kırım Tatarları, tatminsizliklerini, sıkıntılarını edebiyat alanında ortaya koydular. Genç şairlerin şiir koleksiyonu Menevşe 1870’de ve Kart Emen 1976’da çıktı; gerçi çeşitli yazarların sadece 12 eseri Kırım Tatar Dilinde yayımlanmıştı.[9]
Eğitim alanında ve diğer entelektüel alanda kendi dillerinden mahrumiyet başka bir yan etki meydana getirdi. Kırım Tatarları dillerini, sadece bir iletişim aracı değil, korunmağa değer bir hazine olarak görürler. Şair Remzi Burnaş bunu şu güzel mısralarla belirtmiştir:
Er bir qalqın öz tili bar
Yaresinen sırdaşqan, baldan tatlı til oğa
O bir vaqıt unutulmay
Menim tuvğan halqımın da
Öz tili bar yırlaşqan
Bin bir yıldız arasında
Bu til meni beşigimde
Ayneninen östürgen
Yaşlığımdan yetekley o
Tutıp menim qolumdan
Ama, sıkı sürgün sırasında, sınırlamalar altında ortaya konulan edebiyat ve şiir, Sovyetler Birliğindeki glasnost zamanında gevşemeğe yüz tuttu.
Qırım Qırım, Qırım Ana
Unutmadıq adımıznı
Denişmediq Qırım Ana,
Başqasına adımıznı
Bir kültür lideri, Şevki Bektöre (1881-1961), öğretmen oldu ve 1924 de özellikle Kırım Tatarları için ilk Arap harfli alfabeyi hazırladı. Onun Tatarlığım şarkısı çok rağbet gördü ve Kırım Tatar vatan musikisi repertuarında iyice yerleşti.
Numan Çelebi Cihan’ın Ant Etkenmen’i millî marş olarak benimsendi. San’at, kültür ve sosyal düzenleme, görülüyor ki, millet olmanın, kimlik duygusunun en önemli belgesi, göstergesi oluyor.
Muhaceret/Emigre topluluğu Emel dergisini yayımlamağa başladı ki Diyasporadaki Kırım Tatarları, Millî Hareket, Kırım Tatar gelenekleri ve san’atı hakkında önemli bilgiler verdi.
Diğer bir önemli yazar, romancı Cengiz Dağcıdır, Almanlar tarafından esir olarak alınıp götürülmüştür. Romanlarında sürgün olayını, damardan girerek ve vatan Kırım’ın efsanevî güzelliğini anlatır.
T A R İ H
Tarihe gelince; Kırım Tatarları kesinlikle muhteşem geçmişe sahiptirler. Ama, temel olay sürgün, halkın zihnine öyle kazınmıştır ki, olaydan sonraki bir nesil için bile, bu olay, Tatarlar için en büyük olaydır, vatanları için duyulan hasretle ve vatana dönmek için nelerin feda edilmesi gerekiyorsa buna hazırlık, isteklilik dile getirilmiştir.
Vatan Kırım’a dönenlerin büyük çoğunluğu, Orta Asya’da doğup büyümüştür, hayatları güvende ve rahat idi. Fakat hiç görmedikleri Vatana dönmeyi seçtiler. Beyond Memory nin yazarı Greta Uehling’in ifadesiyle “problem, öyleyse, çeyrek milyondan fazla Kırım Tatarının tarihî vatanlarına dönmek için her şeyden, hayatlarından bile vazgeçmeyi nasıl başarabildikleridir”. Şöyle devam ediyor: “topluca uğranılan, ıstırabı çekilen travma, baskı altında tutulan topluluklarda vatan konusunda özel bir duyarlılık uyandırdı ve ‘vatan’ fikri çevresinde özel hale meydana getirdi”.[10] Kırım Tatarları arasında vatan duygusu tarihî bir gerçektir. Geçmişi toplulukça yorumlamalarının önemli bir rolü olduğu konusundaki argümanda, bu esas yapıdır; Kırım Tatarlarının sürgününün temsili geliştirildi, muhafaza edildi ve belgelerle desteklenme eksikliğine ve Sovyet otoritelerinin bunu bastırma, önleme çabalarına rağmen dolaşımı sağlandı. Bu, onların çok iyi muhafaza ettiği ham ve ikinci, üçüncü nesle aktardığı işlenmemiş malzeme idi. Sürgün olayının sözlü nakli Kırım Tatar Tarihinin geçmişi ve hali/şimdiki zamanı arasında bağlantı meydana getirdi, aynı zamanda Emigre Tatar topluluğu ile Orta Asya’daki Diyaspora topluluğu arasında kuvvetli bir bağ oluşturdu.
Beyond Memory  kitabı için araştırma konusu olarak Kırım Tatarlarıyla röportajlar yapmış olan Greta Uehling’in bulguları oldukça ilgi çekicidir: “her bir şahsın hikâyesi, bir bakıma yegâne, kendine özgü olmakla birlikte, kendileriyle görüşülenlerin sürülmüş oldukları yerler (Ukrayna, Özbekistan ve Tacikistan) ve yaşlar farklı (en yaşlı kişi 100 yaşında, en genç olanı ise 11 yaşında idi) olmakla birlikte, çok geçmeden, birbirini tamamlayan, ortak noktalar ortaya çıkıyordu. Her bir şahsın hikâyesindeki karmaşıklığa başlangıçta gömülmemden sonra, örnekler açıklığa kavuşuyordu. Sürgün hakkındaki tanıklık, bu sürgünden sonra hayatta kalanlar ve onların çocukları tarafından düzenli bir şekle sokulmuştu:
–          Sabaha karşı kapı vurularak uykudan kaldırılmışlık
–          Hazırlanmak için 15 dakika verilmiş olmak
–          Giymekte olduğu elbiselerle, silâh zoruyla yönlendirilmiş olmak
–          Yaşlılar, kadınlar ve çocuklar içinde oluş
–          Nereye, niçin, ne müddetle gittiklerini bilmemek,
–          Geride koyunlar, sığırlar ve keçilerin bırakılmış olması
–          Hayvan vagonlarına bindirilerek bitler içinde kalmış olmak
–          Açlık ve susuzluk; yol için hazırlık yapmak fiilen imkânsızdı, yetersiz gıda yüzünden hastalık
–          Doğum ve ölüm; yolda kalabalık vagonlarda insanlar öldü ve kadınlar doğum yaptı
–          Gömülmelerine izin verilmediğinden, kurtların ve akbabaların yemesi için atılan ölüler
–          Kendilerine cadalozlar, yamyamlar, boynuzlu insanların gelmekte olduğu söylenmiş olan mahallî halk tarafından şüpheyle karşılanmak
–          Sürüldükleri yerlerde her şeye muhtaç olarak kalakalmak, bütün ihtiyaçlarını kendileri karşılamak zorunda olmak, çoğunun sıtma, tifo dizanteri ve açlıktan ölümü
–          Mahallî halkla ortak yanları olduğunu keşfetmek; Özbekistan’da: ‘dinimiz bir’
–          Mahallî halkın elindekini paylaşması
–          Gözetim altındaymış gibi yaşayış, 5 km yarıçapında alanın dışına çıkış yasaklanması, buna uyulmadığında 25 yıl ağır çalışma kampı cezası”. [11]
Bu, yazılmamış, canlı tarîh, her Kırım Tatarını geçmişi ve geleceği hakkında bilinçli yaptı. Büyük Terör’ün en şiddetli olduğu sırada, Kırım Tatarları bu tarihi, aralarında, zamanı gelince dile getirilecek bir sır olarak muhafaza ettiler. Orlando Figes, kitabı Whisperers’de çocukların okulda, ailelerinin ne yaptıkları, neye inandıkları vb. hakkında nasıl çapraz sorguya çekildiklerini anlatır.[12] Masum çocuklar, Devletin hoş görmediği suçlayıcı bilgiler verebiliyorlardı. Bu durumlarda, aileler çalışma kamplarına gönderiliyorlar ve çocukları Devlet alıyordu. Kırım Tatarları, yine de, sırları nasıl saklayacaklarını bildiler. Millî Hareket ve Kırım Tatar Meclisi Lideri Mustafa Cemiloğlu kendisiyle yapılan bir röportajda ifade etti ki, Stalin’in ölümünü okulda öğrenmişlerdi. Kendisini ve arkadaşlarını şaşkınlığa düşüren bir şekilde, hepsi ağlıyordu; samimî olarak üzüldüklerinden mi ağlıyorlardı, yoksa üzülmüş taklidi mi yapıyorlardı, bilmiyor. Çünkü, bu ağlayanlar arasında Kırım Tatarları ve başöğretmenleri vardı. O ve arkadaşları anlamışlardı ki eğer ağlamasalardı, başları belâda olacaktı, onun için soğanla gözlerini oğup gözyaşı dökmüşlerdi.
Sonuç olarak; ailenin, toplum içinde dini, din geleneğini, dili ve tarihi muhafaza etmekte omurga olduğunu belirtmek isterim. Yazılı malzeme ve arşivler tarihçilere ve Kırım Tatarları alanında araştırma yapanlara bazı bilgiler verirse de, yazılmamış, sözlü kaynaklar, daha somut olan, tamamen farklı bir hikâye sunmaktadır. Yayımlanmış malzemenin daha çok dağılımını sağlamak, eğitimli Kırım Tatarlarının sorumluluğudur; TV ve Radyo programları, gençlerin millî kimliklerini korumalarını, geliştirmelerini hedeflemelidir. Kapılar dış dünyaya kapatılınca, aile, halkımızın ayakta kalması için en önemli etkendir.
Necib Fazıl’ın Emel dergisinde yayımlanmış olan (Yıl 4, sayı 23, Temmuz-Ağustos 1964), Kırım Tatar kimliğini canlı tutmak sorumluluğunun; ailenin, özellikle hanımların omuzlarında olduğunu belirten Kırım Kızı şiiriyle bitirmek istiyorum:
Bugün bala bolsan da yarın ana sensiñ;
Her tuvğanğa Tatarlıq üfürecek sensiñ,
Onu ‘halq içün’ östürecek gene sensiñ!
Bunu bil Qırım qızı! Bunuñçün galiba
Degenler : “İzsiz araba köçmez, kızsız Dünya”.
 
 
[1] Allworth, Edward (Ed) The Tatars of Crimea Return to the Homeland, Duke University Press; London, 1998.
[2] Kohn, Hans 1891-1971 The Idea of Nationalism:  a study in its origins and background New York: Macmillan, 1944., Eric Hobsbwan, Smith, D. Anthony Myths and Memories of The Nation, Oxford; New York 1999. s.204.
[3] Ibn Battuta Travels in Asia and Africa Published by Routledge and Kegan Paul, London 1983.s. 153, Emel, sayı 113, sayfa 38).
[4] Lovell, Stephen The Soviet Union A Very Short Introduction, Oxford, New York, 2009, s.21
[5] Khalid, Adeeb Islam after Communism Religion and Politics in Central Asia, University of California Press; Berkley, Los Angeles, London 2007. s.77
[6] Khalid, Adeeb Islam after Communism Religion and Politics in Central Asia, University of California Press; Berkley, Los Angeles, London 2007. s.103
[7] Corcoran-Nantes, Yvonne  Lost Voices; Central Asian Women confronting transition, Zed Books; London 2005. S.109
[8] Corcoran-Nantes, Yvonne  Lost Voices; Central Asian Women confronting transition, Zed Books; London 2005 s.134
[9] Allworth, Edward (Ed) The Tatars of Crimea Return to the Homeland, Duke University Press; London, 1998. s.2
[10] Uehling, Greta Lynn  Beyond Memory; The Crimean Tatars’ Deportation and Return, Palgrave Macmillan; New York 2004. s.10
[11] Uehling, Greta Lynn  Beyond Memory; The Crimean Tatars’ Deportation and Return, Palgrave Macmillan; New York 2004. s.83
[12] Figes, Orlando The Whisperers; Private Life in Stalin’s Russia, Allen Lane Penguin Books; London 2007.

TAVSİYELER

Elazığ Türk Ocağında “Kırımoğlu: Bir Halkın Mücadelesi” kitabı tanıtıldı

Elazığ Türk Ocağında “116. Okuduğumuz Kitapları Anlatıyoruz” etkinliği düzenlendi. Kitap Şuuru hareketinin bir parçası olarak …