DOBRUCA’DAKİ MİLLÎ FAALİYETİN ÖNDERLERİ İÇİN AÇILAN DAVALAR – 5. Bölüm

Yazar:

Emelcileri Unutmuyoruz:

DOBRUCA’DAKİ MİLLÎ FAALİYETİN ÖNDERLERİ İÇİN AÇILAN DAVALAR*

5.Bölüm

 

Saim Osman KARAHAN

 

Mehmet Vani Yurtsever Efendi

Dobruca Tatar-Türklerinin tanınmış öğretmen, din adamı ve yazarı olan Mehmet Halim Vani Yurtsever efendi millî faaliyetlerin içinde rehber olarak yer almış, hayatını Kırım’a ve milletine adamış, fedakârlıklara katlanmış bir di­ğer büyük şahsiyettir.

Kişkene Tatlıcak köyünde, bir nesil evvel Kırım’ın kuzeyinden Osmanlı Dobruca’sına gelip yerleşmiş bir çiftçi ailesinde 28 Ekim 1907 tarihinde dün­yaya gelmişti. Yedi çocuğun altıncısı idi.

Mehmet Vani Yurtsever -1938

Köyündeki Türk mektebinde ve Me­cidiye medresesinde öğrenim gördü. Bunun yanısıra, Romence’sini ilerletmek ve genel kültürünün sınırlarını sürekli genişletmek için Romen mekteplerine de devam etti. Bu okullarda bulamadığı Kırım ve Türk Dünyasının hayatına dair bilgilere ulaşmak için özel araştırmalara girişti, kendi kendini yetiştirmeye ağır­lık verdi. Mecidiye Medresesine girdi. Kendi gayretleriyle Mehmet Emin Yur­dakul ve Ziya Gökalp’in eserlerini keşfetti. Türk Dünyasının büyük öğretmeni

İsmail Gaspıralı ve Medresedeki Türk Dili ve Edebiyatı hocası, şair Mehmet Niyazi efendi kendine rehber edindiği şahsiyetler oldu. Bir diğer hocası da, keskin zekâsı, dili ve temiz ahlâkıyla, öz halkı oldu, halkla ilişkilerini sürekli ola­rak canlı tuttu.

1929 yılında Güney Dobruca’nın Pa­zarcık kasabasında öğretmen olarak ça­lışma hayatına atıldığında, kendisiyle aynı fikir ve duyguları paylaşan insanla­rı bulmakta gecikmedi. Medreseden ar­kadaşları Kâzım Seydahmet, Necip Ha­cı Fazıl, ve Tahsin İbrahim’den başka, Pazarcık’ta avukatlık eden Müstecib Hacı Fazıl, Öğretmen Rıfat Mithat, tüc­car Emin ve Mehmet Zekerya (Bektöre) kardeşler gibi, birçok millet canlısı gençlerle tanışıp dost oldu. Hep birlikte Türk Dünyasındaki siyasî ve kültürel faaliyetleri yakından izleyerek, kendilerine düşen millî ödevlerini tartıştı ve araştırdılar.

Müstecib Hacı Fazıl’ın önderliğin­de, el ele tutuşan bu gençler, 1930 yılı­nın başında, Dobruca Türklerinin kültü­rel ve sosyal hayatında son derece önemli bir rol oynayacak olan “Emel Mecmuası”nı çıkarmaya başladılar. Ça­lışmalarını genişleterek, köylerde millî kültürün yükselmesi için çalışacak teş­kilâtlar kurdular ve bunları “Dobruca Türk Hars Birliği”nin bünyesinde topla­dılar. O güne kadar ilk kalem denemele­ri olan “Millî Davuş”, “Tatar Oğlıman” gibi şiirlerini Berlin’de Ayaz İshaki Be­yin “Yana Millî Yol” dergisinde yayın­layan Mehmet Halim Vani, bundan son­ra hem maddî, hem manevî olarak, öğ­retmenlikte bulunduğu köylerden “Emel Mecmuası”nın ve kadrosunun bütün çalışmalarına katılıp en ön sıra­larda yer aldı.

Hars teşkilâtlarının müsamere ve tepreşlerinde oynanması için tiyatro oyunları yazdı: “Kart man Caş Arasın­da (1931), “Toy”, “Ödelek”, “Kurtuluş Bayramı”, “Monolog” (1934), “Kurban Bayram Gecesi veya Kökköz Bayar”, “Büyülü Yumurta” (1938). “Emel Mecmuası”nın sayfalarında folklor üzerine yazıları ve derlemeleri basıldı.

Kırım Kurtuluş Davasının büyük yolbaşçısı Cafer Seydahmet’in Dobruca ziyaretleri sırasında ve özellikle de Zi-zin kaplıcalarında, aileleriyle birlikte geçirdikleri bir tedavi tatilinde, yazıla­rından sitayişle söz etmesi, halkımızı kültür çalışmalarına özendirmesini tak­dir etmesi, Mehmet Halim Vani için ha­yatının sonraki yıllarında daima bir kuvvet kaynağı oldu.

Öğretmen ve din adamı olarak Pa­zarcık (günümüzde Bulgaristan’daki Dobriç), Kişkene Tatlıcak (Dulceşti), Kadıköy (Coroana), Boğazköy (Cernavodă), Aşçılar (Vânători), Edilköy (Miriştea), Omurça (Valea Seaca idi, günü­müzde Hasança – Valul Traian’la birleş­miştir), Köstence’de binlerce öğrenci yetiştirdi, onları hayata hazırladı, halkı­nın dinine ve millî adetlerine, binyıllar boyunca ulaştığı insanî değerlere bağlı kalarak yaşaması için çaba sarf etti.

Mehmet H. Vani 1936 yılında evlen­diği Fatma hanımla Ülker, Tekin ve Özen adında üç çocuk sahibi olmuşlar­dır. Ülker’i birkaç aylık bebekken kay­bederler.

İkinci Dünya Savaşının patlak ver­mesi Alman ordusunun Romanya’ya yerleşmesine, ardından da Romanya’nın Sovyetlere karşı savaşa sürülmesine yol açar. Müstecib Hacı Fazıl bey Pazar­cık’taki evini yarı fiyatına satarak “Emel Mecmuası”nı bir süre daha ayak­ta tutar, fakat Eylül 1940’ta Alman Ku­mandanlığı mecmuanın yayınına ve Hars Teşkilâtlarının faaliyetlerine yasak getirir. Karşısında ya Alman makamla­rının, ya da muhtemel bir Sovyet işgali durumunda, Komünizmin baskısı ve zulmü altında kalacaklarını öngören Müstecib Bey arkadaşlarıyla görüşerek bir durum değerlendirmesi yaparlar. Kendisi ve birçok soydaş (bunlar ara­sında Mehmet Vani efendinin üç karde­şi), aileleriyle birlikte Türkiye’ye sığı­nırlar. Yerlerinde kalmayı göze alanlar pasif bir bekleyiş içinde bulunacaklar­dır. Necip Hacı Fazıl, avukat Hamdi Nusret, öğretmen Mehmet Vani ve müf­tü Mustafa Ahmet’in yer aldığı bir ko­mite makamların nezdinde cemaati tem­sil edeceklerdir.

1943 yılında savaş ters yönde dö­nüp, Kırımlı mülteciler aileler ve kafile­ler halinde Dobruca’ya gelmeye başla­yınca, bu komite yeniden teşkilâtlanma ve gelenlere yardım faaliyetlerine geç­me gereğini görür. Köstence’de Necip Hacı Fazıl, Selim Ablâkim, Hamdi Nusret, Tevfik İslâm, İbadula Abdula, Nazif Abdurahim, Fevzi İbrahim, Kasap Kâ­zım, Kasap Şükri merkez komite olup, köylerdeki ve diğer kasabalardaki öğ­retmen ve hocalar, eski Hars teşkilâtları­nın üyeleri bu komitenin doğal destek­çileri olurlar. Bütün bu insanlar Kırımlı mültecilerin barınma, iş bulma, evrak edinme işleriyle meşgul oldular. 23 Ağustos 1944’te Sovyet Ordusu Ro­manya’ya hâkim olur. Bir gün içinde Romanya’nın idaresi de, ordusunun si­lâhlarının da yönü değişir. Sovyetler ar­tık müttefik, Almanlar da düşman ordu­dur. Bu tarihten sonra, Romanya’ya sı­ğınmış Kırımlıların akıbetinin, seyri belli olmakla beraber, acıklı bir hale gelmesinin henüz başlangıcı idi.

Mehmet Vani ailesinin yanında, Omurça’da, bir yere yerleştirilinceye kadar, birkaç günlüğüne misafir edilen birçok Kırımlıdan başka, 1944 yılının sonlarına doğru, Kırım’ın eski Sağlık bakanlarından Dr. Ahmet Özenbaşlı ve ailesi de, uzun bir süre, komşulara bile görünmeden, sakına sakına, gizli yaşa­mak zorunda kalmışlardır. Mehmet Vani efendinin Romen arkadaşı Nurbat noteri Niku’dan temin ettiği belgelerle Özenbaşlı ailesi Bükreş’e gider, fakat orada Emniyet’in eline düşerler. Dr. Ah­met Özenbaşlı Sovyetlere teslim edilir, eşi Anife hanımla çocukları Dilâver ve Meryem de birkaç yıl daha Roman­ya’da, İbrail şehrinde yaşadıktan sonra Özbekistan’a gönderilir.[1] Mehmet Vani’lerin bir baş­ka misafiri 1945’te Dr. Ahmet İsmail ai­lesi olur.

1948 yılında Kırımlılara Yardım Komitesinin başkanı Necip H. Fazıl tu­tuklanır, beş gün boyunca işkence gör­dükten sonra, Hakkın rahmetine kavu­şur.

Kırımlı mültecilere yardım işleri merhum şehidin yakın arkadaşları tara­fından omuzlanır. 1949 yılında İrsmambet Yusuf, Mehmet Halim Vani, Müstecib Hüseyin, Ali Osman Bekmambet, Eyüp Menali Salih, Ferhat Faik efendi­ler yeni bir komitede bir araya gelip, ye­ni ortamda son derece tehlikeli olan bir işi yiğitçe üstlenirler. Onların bu çalış­maları bütün üyelerin deşifre olunup bi­rer birer tutuklandıkları 1952 yılına ka­dar devam eder.

1949 yılında Omurça’nın yeni idare­cilerinin küstahlıklarından ve tehditlerinden uzak bulunmak için Mehmet Vani efendi Köstence’de bir okula naklini ister, fakat Mangalya kasabasına gönde­rilir.

1950 yılında Eğitim Bakanlığının kararıyla Tatar Türklerini Türk toplumundan uzaklaştırmayı amaçlayan bir adım atılır. Tatarların devam ede geldik­leri Türk okullarından ayrılıp kendileri için yeni açılacak okullarda okuması kararlaştırılmıştı. Fakat bu kararı ha­yata geçirebilmek için Tatarca okul ki­tapları yoktur, bu dalda yetişmiş öğret­men yoktur. Romen okullarının ders ki­taplarının Kırımtatarcasına tercüme edilmesi düşünülür. Fakat bu olacak bir iş değildi. Zirâ, çok gerilerde değil, daha 18 Mayıs 1944’te, Stalin’in emriy­le Kırım yurdu, Tatar nüfusundan te­mizlenmişti. Yüzbinlerce masum insan Orta Asya ve Sibirya’ya sürülmüştü. Kırımtatarcasına işlerlik kazandırmak Romanya komünistlerinin haddi değildi elbet. Dobruca Tatar ağzı ise, tercüme­ler yoluyla da olsa, eğitim ve kültür dili işlevlerini yerine getirmeye hazırlıklı değildi.

Bu çıkmazı aşmak için, ilk hamlede Mecidiye Medresesi ve Romen Üniver­siteleri mezunlarından yedi kişilik bir heyet teşkil edilir : Koordinatör, diğer Tatar aydınlarından farklı olarak, mazi­sinde “millî faaliyetlerde sabıkası” ol­mayan, 25 yaşındaki genç medreseli ve geleceğin büyük folklorcusu Naci Cafer Ali, üyeler de Ömer Lütfü, Habib Hil­mi, Mustafa Ahmet, Tahsin İbrahim, Mehmet Halim Vani öğretmenler ve ec­zacı ve öğretmen Necip Resul efendiler idi. Ellerine Tataristan’dan getirilmiş Kazantatarca ders kitapları verilir. Bu heyetin üyeleri önce kendileri Kazantatar lehçesiyle aşina olmaya uğraşır, son­ra da 1950 yılının yazında Tatar okulla­rında ders verecek öğretmenlere bu ki­tapları tanıtıp, iki ay boyunca onları ye­ni öğretim yılına hazırlarlar. 1 Eylül’de ilk ve orta okullarla birlikte bir Öğret­men okulu ile bir Mürebbiye okulu dev­reye girer. Naci Cafer Ali efendi okullar müfettişi olurken, heyetin diğer üyeleri yeni açılan her derecedeki okullarda gö­revlere tayin edilirler.

Tarih sürecinde Kırımtatarcasından ve Dobruca Tatar ağzından epey farklı­laşmış bir lehçe olan Kazantatarca ile öğretim istenilen sonuçları sağlamaz. Öğretim, kitap yokluğunda, Romence okul kitaplarından Dobruca Tatar ağzına yapılan haftalık tercümelerin takrirleriyle devam ettirilir.

1952 yılından başlayarak Dobruca’nın seçkin öğretmen, din adamları ve çeşitli mesleklerden aydınları milliyet­çilik ve Kırımlı mültecilere yardım ve yataklık etmiş olmakla ve hatta vatan hainliğiyle suçlanarak hapislere atılınca, Dobruca Tatar cemaatinin eğitimi ve kültürü büyük sektelere ve kayıplara uğrar. Mehmet Halim Vani, Tahsin İbra­him, Necip Resul, Mustafa Ahmet ve daha niceleri artık taş ve maden ocakla­rında, inşaat işleri ve devlet çiftliklerin­de ağır işlerde süründürülürler.

x: Mehmet Vani Yurtsever – Öğretmenler Toplantısında, 1950.

Hapisten çıktıklarında okul kitapla­rının yazımında yerleri doldurulamayan Tahsin İbrahim ve Mehmet Vani efendi­lerin liyakatine yeniden müracaat edil­mesi yolundaki teklifine, Tatar Okulları ve Ders kitapları sorumlusu Naci Cafer Ali efendi Eğitim Bakanlığının şiddetli reddiyle karşılaşır.


Daha sonraları bu meselede Bakanlık bir orta yola başvu­rur, “sabıkalıların” eserlerinin kitaplar­da, imzaları olmaksızın yer almasına izin verir.[2]

1959 yılında Bakanlık Tatar okulla­rını da, Türk okullarını da temelli kapa­tır, Komünist rejim Dobruca’daki Türk – Tatar toplumunun eğitim meselelerini böylece “çözümlemiş” olur.

*

Birçok milliyetçi aydının yanı sıra, 1952 yılının ilkbaharında, 21 Nisan gü­nü Mehmet Vani efendi de tutuklanır. Birinci Büyük Tatar Grubu Davasının sanıklarından biridir.

Bu davanın 11 Mart 1953 tarihli 179 no.lu karar metninde Mehmet Vani Efendi için şunlar yazılıdır :[3]

“Memet Ali (Halim) Vani para yar­dımı toplayıp, evinde Özenbaşlı Amet ve Ametov İsmail ailelerini barındırarak Kırımlı kaçaklara yardım işlerinde faal bir şekilde yer almıştır.

Nusret Amdi’nin yurt dışına kaçma­sından sonra İrsmambet Yusuf’tan ka­çaklara para ve gıda yardımı toplama işine devam etmesi talimatını almış, bu işi 1950 yılında da devam ettirmiştir.”

“C.K. madde 191 paragraf 1, madde 193, 25. madde bahis 6, 224 ile 226 ve

184 maddeler birlikte, Askeri K. 304 ve 463 maddelerine istinaden mahkûm eder :

  1. İrsmambet Yusuf’u …
  2. Müstecib Hüseyin’i …

  1. Memet Alim Vani’yi bir yabancı devletin güvenliğine yönelik suçların­dan dolayı 15 (on beş) alelâde tutukluluk cezasına.”

*

Mehmet Vani Efendi, 15 yıla mah­kûm edilmesine esas olan bazı kanunla­rın 5 Mart 1953’te Stalin’in ölümünden sonra yürürlükten kalkması üzerine, 21 Nisan 1952 tarihinden 1 Nisan 1957 yı­lına kadar 5 yıl hapiste kaldıktan sonra tahliye edilmiştir. Bu beş yılın çilesini, şimdiye kadar yayınlanmış olsaydı, okuyucular onun hatıralarından da öğrenebileceklerdi. Biz burada, onun görüp geçirdiklerinden ancak birkaç tanesini nakletmekle yetineceğiz.[4]

Birinci cezaevi : Köstence Sekuritate’si, Gizli Emniyeti. Hücresi uzun­luğu 2 m., genişliği 1,60, yüksekliği 1.80, rutubetli, küf kokan bir yerdir. Bu­rada iki, bazen üç tutuklu, üst üste açıl­mış tahta sedirlerde yatar. Yemekleri mısır unu lapası ya da patates haşlama­sı, arpakaş (kabuksuz buğday veya ar­pa) pilâvı, kuru fasulye vs.dir. Burada hiç banyo yüzü görmeden kaldığı 52 gün boyunca millî faaliyetleri hakkında tekrar tekrar sorguya çekilir, dövülür. Sonra Romen ve “Makidon” tabir edi­len rejim muhalifleri Makedonya göçmeni Romenlerin kaldığı bir koğuşa atılır.

İkinci cezaevi : Bükreş Gizli Em­niyetinin Uranius şubesi. Kaldığı oda­sı, dört yataklı, temiz, kaloriferlidir. Üç ay boyunca yeni sorgulamalar.

Üçüncü cezaevi : 1 Şubat 1953. Yi­ne Köstence Gizli Emniyetinde. Bura­da iken Mahkeme önüne çıkarılıyor. Bu olayı Mehmet Vani efendi hatıralarında şöyle anlatıyor :

“11 Mart 1953’te bulunduğum yer­den aldılar, gözlerime kara gözlük taka­rak bir kamyona bindirdiler. Yanımda başkalarının da bulunduğu belli idi. Ka­myon hareket etti . On dakika kadar son­ra durdu. Birer birer indirdiler. Birtakım merdivenleri çıktık. Yedekçi, gözümde­ki gözlüğü alarak bir odaya soktu. Odadakilerin hepsi bizimkilerdendi: Mer­hum şehit Necip Hacı Fazıl’ın ablası Saliha, eşi Sultan hanımlar ve daha başka­ları … Hepsinin benizleri soluk, bakış­ları sönük, boyunları büküktü. Şüphe­siz, ben de onlar gibiydim. Sevgi ile ba­kıyorduk birbirimize. Konuşmak yasak­tı.

Bir müstantik subayı arkadaşları bi­rer birer dışarıya çağırıyor, biraz sonra geri getiriyordu. Sıra bana da geldi. Okunacak suçlamanameyi olduğu gibi kabul ettiğimi söylememi, itiraz eder­sem çok büyük ceza alacağımı söyledi.

Biraz sonra hepimizi dava salonuna götürdüler. Kırmızı bezle örtülü uzun masada üç subay ve iki sivil oturuyor­lardı. Birisi önündeki dosyaya bakarak ad ve soyadlarımızı okudu ve sonra, iyi dinlememizi tavsiye ederek suçlamanameyi okumaya başladı.

Yapılan sorguya çekilmeler sonunda tespit edilen suçlar şunlardı :

  1. Kırım Millî teşkilâtına mensup olmak ve Emel Mecmuası etrafında çalış­mak.
  2. 1943 yılı sonbaharında Kırım’dan Romanya’ya gelen mülteci Kırım Türk­lerine yardım etmek.
  3. Türkiye lehine casusluk yapmak.
  4. 1945 yılında Romanya’daki sos­yalist rejim aleyhine kurulan “Rezistenţa” (Mukavemet) örgütüne üye ol­mak veya bunu desteklemek.
    x: Mehmet Vani Yurtsever, Tepreçte – 1954.
  1. Demir Muhafızlar partisine üye olmak.

Birçoklarımız “Kırımcılık” yapmış ve Kırımlı mülteci kardeşlerimize yar­dım etmiştik. Aramızda Demir Muha­fızlar partisine mensup olanlar ve Mu­kavemet örgütünde çalışanlar da bulu­nuyordu. Üç arkadaş vatana hıyanet su­çu ile suçlanıyorlardı.

Suçlama-namede her birimizin ayrı ayrı suçları, bire on katılarak gösteriliyor, hiç aslı olmayan bazı iftiralar da ya­pılıyordu. Suçlayanlara göre, hepimiz halk düşmanları hainler idik, sosyalist rejim ve demokrasi için tehlikeli kişiler­dik. Suçlama-name okunduktan sonra, yargıçlar kurulu başkanı yüksek rütbeli bir subay, bize hitaben :

‒ Dinlediniz, suçlarınızın ne olduğu­nu işittiniz. Verdiğiniz ifadelerden anla­şılan ve kararlaştırılan suçlar bunlar. Bunlara ek olarak daha söylenecek şey­ler varsa, söyleyiniz. Biz samimi kişile­ri takdir ederiz. Belki bizim bilmediğimiz şeyler daha vardır. Kim bunları açıklarsa, biz ona mükâfat olarak ceza­sını hafifleteceğiz, yahut suçunu bağış­layacağız.

Aramızdan bir arkadaş şöyle konuş­tu :

‒ Ben, gerek kendimin, gerek bazı arkadaşlarımın ifadesinin doğru olduğu­nu yüksek huzurunuzda söylemeyi ge­rekli buluyorum.

Bu sözleri kendisine müstantik tara­fından verilen talimat üzerine söylediği anlaşıldı.

Salonda, biz yargılananlar, üç yargıç subay ve iki sivil bulunuyorduk. Siville­rin avukat olduklarını ve güya bizi sa­vunmak için geldiklerini sonradan öğ­rendik. Kapıda da iki silâhlı asker görev yapıyorlardı.

İşte, dava böyle görüldü. Onlar suç­ladılar, biz sustuk, daha doğrusu susturulduk.”

Dördüncü cezaevi : “Köstence si­vil cezaevi. Hepimizi kamyona bindir­diler, Köstence sivil cezaevine getirdiler. Artık hepimiz bir yerde idik. Doya doya konuşabiliyorduk. Akşam birisi gelerek mahkûmiyet sürelerimizi oku­du. Ben 15 seneye mahkûmdum. Vatana hıyanet suçu ile yargılananlara daha büyük ceza vermişlerdi. (İrsmambet Yu­suf, Müstecib Hüseyin, Mehmet Mendu – ömür boyu hapis).

Beşinci cezaevi : Jilava. Bükreş ya­kınında, çukurluk, rutubetli bir yerde, bir ayırıp dağıtma, gel-geç zindanı. Ba­zı ağır cezalı tutuklular, işe yaramayan ihtiyar, hasta olanlar da burada tutulur­du. … “Bir hafta sonra sevk gruplandır­maları oldu. Biz dört soydaş, 500 kişilik bir kafilede o tarihlerde çalışma kamplarının en büyüklerinden biri olan Tuna-Karadeniz kanalının inşaat şan­tiyelerine getirildik.”

Altıncı cezaevi : Kanal-Midia

“Midia’ya 15 kilometre uzaklık­ta bulunan Taş-avul (Rom. Piatra) köy­ünün yakınındaki bayırdan taş çıkarıyor, vagonlara yüklüyorduk. .

Bizim çalıştığımız Taş-avul şantiye­sinde makinelerde çalışan birkaç sivil, tutuklulardan olmayan kişiler, vardı. Bunlardan birisini biraz tanır gibi idim. O da bana dikkatle bakıyordu.

‒  Siz Mehmet efendisiniz galiba.

‒  Sen Şaman köyünden (Rom. Luminita) Şefik misin ?

‒  Onun kardeşiyim. Adım Tevfik. Böyle dedi ve yanımdan ayrıldı.

Bu Tevfik adındaki genç, Kösten­ce’de Koşu mahallesinde oturan amca kızı Lütfiye ablamın ana tarafından ak­rabası idi. Dördüncü günü sabah Tevfik’in lokomotif kabininden indiğini gördüm, sevindim. Tevfik benim ça­lıştığım yere yakın bir taş üstüne oturdu. Elinde bir paket vardı. Bana bakarak başını salladı ve elindeki paketi taşın yanına koyarak oradan uzaklaştı. Koştum, aldım paketi. Bir tenha yere gi­derek açtım. Eşim on beş tane çibörek arasına bir mektup sıkıştırmıştı .

“Özen 1952-1953 yılında okula baş­ladı. Tekin orta bire devam etti. İkisi de pek iyi derece ile sınıflarını geçtiler. Cenab-ı Hak rızkımızı veriyor. Ben bazı tanıdıklara bir şeyler dikiyorum. Beş-on para çıkarıyorum. Sen hiç merak etme. Sağlığını korumaya gayret et. İnşallah kavuşuruz.”.

14 Temmuz 1953’te Kanal yapımı­nın birdenbire durdurulduğunu işiderek sevindik.[5]

Yedinci cezaevi : Aiud cezaevi. …

Sekizinci cezaevi : 31 Ağustos, Baia Sprie, kurşun madeni ocakları.

Transilvanya’nın kuzeyinde. Yemek daha çok ve daha kalorili, besleyici.

“Ocağa girdiğimin dördüncü günü, iş yerinde şefimiz olan bir tutuklu, iş ar­kadaşım papaz ile ikimize, yan galerile­rinden birisinde bir iş verdi. Taş ve top­rak gibi gereksiz artıkları galerinin iç kısmından girişe yakın bir çukura el ara­basıyla taşımak işi. Galerinin iç tarafın­da sıcaklık 35-40 derece civarında idi. Havasızlık da ona göre idi. Üçüncü kez el arabasını doldururken, birden başım dönmeye ve nefes alışım ağırlaşmaya başladı. Oturdum, üzerime bir baygınlık geldi. Kendimden geçerek yere uzanmı­şım. Bir ara gözlerim açtım, iş arkada­şım papazla bir genç tutuklu beni yer­den kaldırmak istiyorlardı. Onların yar­dımı ile ayağa kalktım, beni ana gale­riye getirdiler, yüzümü başımı yıkadılar. Biraz serinledim, kendime geldim. .”.

“Burada Romanya’nın bazı ünlü ki­şilerini tanıdım.

Romulus Dianu Curentul (Akım) gazetesinde yayınlanan çok değerli ya­zıları ile isim yapmış olan kuvvetli bir gazeteci idi. Pek çok memleketleri gezmiş, çok şeyler görmüştü. Balkan Devletleri İtilâfı işlerini ve meselelerini yakından takip etmek için sözü geçen gazetenin temsilcisi olarak Ankara’da bir hayli zaman kalmıştı. Şöyle anlattı­ğını şimdi de işidir gibi oluyorum: “1933 ve 1934 yıllarında birkaç kez Çankaya’da Atatürk’ün sofrasında bu­lundum. O büyük adamın ölmez anısına karşı sonsuz saygım var. Misafirleri se­verdi. Zaten Türkler misafirperver in­sanlardır .”

“Bir gün birçok tutuklular bir arada konuşup oturuyorduk. Yemeklerden söz açıldı. Senelerce Fransa’da kalmış olan bir profesör Fransız yemeklerinden bah­setti. Bir Macar papaz Macar mutfağına dair konuştu, Macar yemekleri hakkında malûmat verdi. Bir Romen albay söze katılarak dedi : Bizim borşumuz ve mil­lî aşımız olan “sarmale” kadar lezzetli, saydığınız yemeklerden hiçbiri olamaz.

Aramızda bulunan Romulus Dianu dedi :

‒ Şimdi sıra peder Vani’de. Türk ye­meklerinden bahsetsin.

‒ Türk yemeklerinden bahsetmeden önce “sarmale” kelimesinin etimolojisi­ni yapmak istiyorum. Bu aslında Türkçe bir kelimeden geliyor, sarmak masdarından. Sözüme devam ederek sarmak masdarının Romencesini söyledim.[6] Üzüm veya lahana yaprağının ortasına etle karışık pirinç koyarak yapılan yemeğe sarma deriz. Romenlerin bu yemeği sarmale (“sarma”nın çoğulu) ismini vererek Türklerden aldıklarını söyledim.

Romulus Dianu bana hak verdi ve :

‒  Evet, “sarmale” kelimesi Romen kökenli değil, dilimize Türkçeden gel­miş olacak.

Milli aşlarımız olan çibörek, köbete, tabakbörek, mantı çorbası ve kalca’dan bahsettim, açıklamalar yaptım.”.

Dokuzuncu cezaevi : Caransebeş.

“Romanya’nı batısında, büyük ve zen­gin Banat bölgesinin Timişoara vilâye­tinde bir ilçe merkezi. … Bu cezaevinin mobilya atölyesi vardı. .

13 Mart 1955, sevinç günü. Gardi­yan ailelerimize mektup yazmak, eşlerimizi ve başka yakınlarımızı görüşmeye çağırmak ve beş kiloluk yiyecek paketi kabul etmek hakkı verildiğini söyledi. … Ben eşime Köstence’den ta Karansebeş’e, memleketin bir kenarından o bir kenarına gelmek pek zor olacağını, epeyce yol parası gerekeceğini düşünerek, görüşmeye gelmesini yazmadım.

Bir akşam altımızdaki katın odasın­dan bir ses geldi. Pencereden dışarı ba­karak oturan bir oda arkadaşım bana hitaben :

‒  Peder, gel buraya, birisi seninle konuşmak istiyor, dedi. Hemen pencereye gittim.

‒  Benim, Mehmet. Kim istiyor beni?

‒  Benim, Tahsin.[7] Geldi mi kimse evden ?

‒  Hayır, yazmadım çünkü.

‒  Benim eşim geldi. Hepsi sağmışlar. Sarkıt bir ip.

Oda arkadaşlarımdan birinde ip var­mış. Sarkıttık. Tahsin’in sesi işitildi:

‒  Çek ipi. Afiyetle ye.

Bir torbacığa birkaç dilimcik yağda kızartılmış ekmek, biraz kaşar peyniri, 15-20 kesme şeker koymuştu. Bana dünyayı bağışlamıştı sanki, öyle sevindim.

Beni yine bir düşünce yormaya baş­ladı: Eşim arkadaşlarımın eşlerinin ko­nuşmaya çağırıldıklarını duymuş ve üzülmüştür. Bana konuşma hakkı veril­memiş olduğunu zannederek kim bilir ne kadar kahırlanmıştır, diye üzüldüm. Hem de öyle olmuş. Kurtulup eve geldi­ğim vakit bunu kendisinden duydum.

Onuncu cezaevi : Bükreş, tekrar Uranius. …

On birinci cezaevi : Tekrar Jilava.

“Buraya geldiğim günlerde en çok ko­nuşulan mesele birkaç vakit önce çık­mış olan bir af kararnamesi idi. Bu ka­rarname gereğince beş seneye mahkû­miyeti olanlar ve memleketten kaçmak isteyen ve bu maksatla sınırı geçerken yakalanarak yargılanan ve mahkûm edilen tutuklular serbest bırakılacaklardı. Hatta bazı cezaevlerinde bu kararname uygulanmaya başlamıştı. Kararnameye girmeyen mahkûmlardan birçokları ce­zaevi yönetiminden dosyalarının getiril­mesini ve hangi maddeye binaen mah­kûm edildiklerini öğrenmek için iddia – namelerin okunmasını istiyorlardı. Ben de istedim dosyamın getirilmesini. Sı­ram gelince bir memur dosyamı getirdi ve suçumun ne olduğunu, hangi madde­ye binaen mahkûm edildiğimi okudu. Suçum: Romanya’nın müttefiği bir devlet (Sovyetler Birliği) aleyhine çalış­mışım ve 1-nci madde uyarınca, kıyasen 15 yıla mahkûm edilmişim.

Odada Colbasca (Kolbaskı) isminde bir avukat vardı. Bir yıl önce tutuklan­mıştı. Dışarıda, serbest hayatta olup ge­çenleri biliyordu. Kendisiyle iyi görüşü­yordum. İyi bir insandı. Dosyamı geti­ren ve okuyan emniyet memurundan bir daha okumasını rica etti, dikkatle dinle­di ve bana şöyle dedi:

Peder, sizi mahkûm edebilmek için bir kanun metni bulamayınca, 1-nci madde uyarınca kıyasen mahkûm et­mişler. İki yıl önce bu madde kaldırıldı. Şöyle ki sizi tutuklu olarak tutmaya hakları yok. Hemen serbest bırakmaları gerek. Vakit kaybetmeden dilekçe veri­niz, benim söylediklerimi yazınız ve serbest bırakılmanızı isteyiniz.

Avukatın söyledikleri beni ümitlen­dirdi. İkinci günü sabah rapora çıktım, dilekçe vermek istediğimi söyledim. İki hafta sonra bir odaya götürdüler, kâğıt kalem verdiler . Gardiyanın gözetimi al­tında Genel Savcılığa dilekçemi yaz­dım.” …

On ikinci cezaevi : Tekrar Aiud.

On üçüncü cezaevi : 8 Ekim 1956, Gherla. …

“1 Nisan 1957. … Odanın kapısı açıldı ve gardiyanın bağırdığı işidildi :

‒  Mehmet Vani, bagajını yap ve ha­zır dur ! …

Gardiyan geldi, çıktık. … Avlunun köşesindeki küçük bir odaya geldik, içe­ri girdik. … Orta yerdeki masada oturan memur kendisine yakın gelmemi rica et­ti :

‒  Siz 15 seneye mahkûmmuşsunuz. Genel savcılık, yapılan araştırmalar so­nunda suçunuzu daha küçük bulmuş ve cezanızı beş yıla indirmiş. Bu suretle son zamanda çıkan af kararnamesine girmiş oluyorsunuz. Şöyle ki bugünden itibaren serbestsiniz.

Köstence’ye geldim. Tren istasyonunun yanındaki durakta otobüse atladım, evimin yanındaki durakta indim. Bir­kaç defa avlu kapısına vurdum, Fatma ! diye seslendim. Erkendi, henüz güneş doğmamıştı .”

*

Mehmet Vani efendinin yukarıda sunduğumuz hatıra bölümleri rahmetli yazarımızın üç ciltlik “Dobruca’nın Davuşı” eserlerinin üçüncü cil­di için hazırlanmış me­tinden alınmıştır. Bi­rinci ve ikinci ciltler 2003 ve 2004 yılların­da Köstence Tatar Türkleri Demokrat Birliğinin yayını ola­rak çıkmıştı. Hatıralar cildi, içinde bulundu­ğumuz 2009 yılının başına gelindiği halde, henüz basılmadı.[8]

Kırım’a gönüllü gitmeye hazırlandığı günlerde. İrsmambet Yusuf ve Mehmet Vani – 194

Serbest kaldıktan sonra Mehmet Vani Efendi öğretmenliğe kabul edilmedi. Türlü işlerde, vasıfsız beden işçisi gibi çalıştı. Epey zaman geçtikten sonra Kumluk mahallesinde imamlık etmesine müsaade edildi. Çocukları yüksek tah­sillerine babalarının sosyal durumunu gizleyerek başlayabildiler.

Oğlu Tekin inşaat mühendisi çıkıp bir süre mesleğinde çalıştıktan sonra, 1971 yılında ailece Türkiye’ye göç etti­ler. Sıfırdan başlayıp kendilerine yeni bir hayat kurdular. Vani soyadlarına Yurtsever adını da eklediler.

Mehmet Vani Yurtsever Efendi İs­tanbul Mezarlıklar Müdürlüğünde din hocası vazifesinde bulundu, 1983 yılın­da yaşlılık ve sağlık nedeniyle buradan emekli oldu.

“Emel Mecmuası” İkinci Dünya Sa­vaşına kadar Romanya’da yayınlanmış, 1940 yılında kapanmıştı. 1971’de Meh­met Vani ailesi Türkiye’ye geldiğinde, Mecmua 1960 yılından başlayarak, yine Müstecib H. Fazıl – Ülküsal’ın öncülü­ğünde, “Emel Dergisi” adıyla yeniden yayınlanıp Kırım İstiklâl Davasının or­ganı olmaya devam ediyordu. Mehmet Vani Yurtsever Efendi eski Emelci dost­larından hayatta olanlara bir daha ka­vuştu : Müstecib H. Fazıl Ülküsal, Sey­fettin H. Fazıl Ülküsal, İbrahim ve İs­mail Otar, Abdullah Zihni Soysal, Meh­met ve Emin Zekerya-Bektöre’yi arayıp buldu.

Emel Dergisine yazılar vermeye baş­ladı. Emel’in 1972-1973 sayılarında Dobruca’daki Kırım Türklerinin adet ve geleneklerine dair manzume ve makale­leri, Türkiye Türkçesine uyarlanmış “Kurban Bayram Gecesi veya Gökgöz Bayar”, “Büyülü Yumurta” piyesleri tefrika edildi.

1974 yılında “Kurban Bayram Ge­cesi” piyesi Kırım Türkleri Kültür ve Yardımlaşma Derneğinin tiyatro kolu ta­rafından İstanbul Şehir Tiyatrolarının Beyoğlu sahnesinde temsil edildikten sonra Eskişehir ve Polatlı’da da oynan­dı.

1976 yılında yazdığı dört perdelik “Sönmeyen Ateş” piyesi 1976-1977 yılı sayılarında tefrika edildikten sonra, 2000 yılında Türkolog Dr. Nedret Mah­mut hanımın “Romanya Türk-Tatar Edebiyatı” güldestesinde de yer aldı.

Konusunu Kazan Tatarlarının tari­hinden alan “Süyümbike” dramını 1987 yılından sonra yazmış olsa gerek. 1987 yılına kadar getirmiş olduğu hatıraların­da bu piyesinin hiç adı geçmiyor.

Mehmet Vani -Yurtsever Efendi öm­rü boyunca Kırım için çalışıp, Kırım sevdasıyla yaşadıktan sonra, ilâhi bir rastlantı ile, 18 Mayıs 1994’te, Kırımlı sürgün şehitlerinin anıldığı bir günde vefat etmiştir. Allah rahmet eylesin.

Yazı dizisinin sonu.

* Saim Osman Karahan’ın bu önemli yazısı Bahçesaray Dergisi’nin 49, 52, 53, 54 ve 57/58.  sayılarında 5 bölüm halinde neşredilmişti. Bu vesileyle kendisi de samimi ve faal bir Emelci olan, bir dönem Emel’in yazıişleri müdürlüğünü yapan Saim Osman Karahan’ı ve bütün Emelcileri rahmetle anıyoruz (EMEL).

[1] 1992 yılında Kırım’dan Osmanlı Arşivciliği üzerine araştırma stajı için İstanbul’a gelen iki genç tarihçi, İbraim Abdullayev ve Eldar Seyitbekirov, Semerkand’da yaşa­yan, ailenin hayatta kalan tek ferdi, Dr. Meryem Özenbaşlı’nın ricası üzerine, İstanbul Derneğimizin yönlendirmesiy­le beni arayıp bulmuş, birlikte Mehmet Vani efendinin evine gitmiştik. Böylece bu iki genç, kırk yıl kadar önce koparıl­mış bir manevi bağın uçlarının yeniden bir araya getirilmesine vesile olmuşlar­dı. – S. Osman Karahan.

[2] Mehmet Vani efendinin yazı­larını “Dobruca’nın Davuşı”- Köstence 2003, Tahsin İbrahim efendininkileri de “Türknin Öz Qardaşı”- İstanbul 2008, kitaplarında topladığım sırada, sayın Naci Cafer Ali efendi, vaktiyle ders ki­taplarında yer almış imzasız eserlerin sahiplerinin adlarını, hatırlayabildiği kadar, bildirerek, o zamanki haksızlığın tamir edilmesine, Hızır gibi yetişmişti. – S. Osman Karahan.

[3] Kaynak : Romanya Müslüman Ta­tar Türkleri Demokrat Birliği ve Kös­tence “Ovidius” Üniversitesi Tarih Fa­kültesinin ortak yayını eser : Tătarii în İstoria Românilor Ed. Muntenia, Constanţa 2004.

[4] Bu yazı ilk defa Bahçesaray dergisinin Mayıs-Ağustos 2009, 57-58 birleştirilmiş sayısında yayımlanmıştı. Bahsi geçen hatıraları ihtiva eden kitabın Romanya’da yayını ancak 2013 yılında mümkün olabildi. (EMEL)

[5] Komünist partisi Merkez Komitesi içindeki tartışmalarda Kanal inşaatına girişilmesinin zamansız, yan­lış bir atılım olduğuna ve memleket ekonomisine büyük zarar verdiğine hük­medildi. Stalin birkaç ay evvel, 5 Mart­ta ölmüştü. Bir ekonomik faciaya sebep olduklarına karar verilen Teohari Georgescu, Vasile Luca, Ana Pauker gibi ba­kanların ayrıca stalinci oldukları da “an­laşıldı”. İdam edildiler. – S.Osman Karahan.

[6] Rom. a înfaşura = sarmak ; görüldüğü gibi “sarmale” ile hiçbir benzerliği ol­mayan bir kelime – S. Osman Karahan.

[7] Tahsin İbrahim – S.Osman Karahan.

[8] Bu yazı ilk defa Bahçesaray dergisinin Mayıs-Ağustos 2009, 57-58 birleştirilmiş sayısında yayımlanmıştı. Bahsi geçen hatıraları ihtiva eden kitabın Romanya’da yayını ancak 2013 yılında mümkün olabildi. (EMEL)

 

Emel 274. Ocak-Şubat-Mart 2021

 

TAVSİYELER

Tepreç 2021