İkinci Dünya Savaşı Sırasında Kırım Hatıraları

Ben Kırım’ın Bahçesaray şehrinin Pıçkı köyünden Halime Yahyayeva, şimdiki soyadımla Halime Çokgezen…

[ihc-hide-content ihc_mb_type=”show” ihc_mb_who=”1,2,3″ ihc_mb_template=”1″ ]

İlkokulu köyümde bitirdikten sonra, Bahçesaray’a gittim. “Çerkezler” lâkabı ile bilinen rahmetli annem Bahçesaraylıydı. Orta ve lise öğrenimimi Peseşe okulunda görürken, halamın oğlu üç çocuklu Bilâl ağabeyimin evinde kaldım. Almanların 1942 senesinde Kırım’a girmeleri yüzünden, diğer okullar gibi benim de okulum kapandığı için köyüme dönmüştüm.

Kırım’da zor günler yaşanıyordu. Almanlar hızla ilerlemekteydiler. Rus hükümeti, köydeki diğer gençler gibi nişanlım Bekir Bey’i de askere aldı. Köyde birkaç ihtiyardan başka erkek kalmadığından bütün işler paylaştırıldı. Bana da yöneticilik görevi verildi, rahmetli babam bu işte bana çok yardımcı oldu.

Kırım’a giren Almanlar köyümüze de geldi. Askerler evlere yerleştiler, bizim evimizde de komutan Fritz Schakmann ve üç asker kaldı. Evimiz büyüktü, Yakup ağabeylerimle oturuyorduk. Askerler gelince bizi bir daireye sıkıştırdılar. Hayat bizim için çekilmez olmuştu, bu arada Almanlar Akyar’ı (Sevastopol’ü) almaya çalışıyorlar, attıkları bombaların sesleri, bizim köye kadar geliyordu.

Kırım’da açlık başlamış, elde avuçta bir şey kalmamıştı. Buna rağmen annem babama “Efendi, biz bu askerleri elimizden geldiğince doyuralım, Allah da bizim evlatlarımızı bize bağışlar.” diyordu. Çünkü savaştaki ağabeyimden, nişanlımdan hiç bir haber yoktu.

Bir gün evimizdeki askerlere haber geldi, köyümüzden ayrıldılar, Akyar’a gittiler. Bu askerlerin içinde, komutana hizmet eden Bruno isimli bir Avusturyalı vardı. Çok iyi bir insan, tam bir beyefendi olan Herr Bruno’nun iki çocuğu varmış. Annemin dediğine göre, çocuklarını özlediğinden bahseder ağlarmış. Bir gün işten dönünce okulda öğrendiğim kadar Almanca ile “Nasılsınız?” diye sordum. “Çocuklarımı çok özledim, hanımıma mektup yazdım, sizlerden bahsettim” dedi. “Mama bize yemekler yediriyor.” diye mektubunda yazmış. Herr Bruno bana “çalışkan” adını takmıştı.

Akyar’a giden, eşyalarını evimizden almak için dönmeyen Herr Bruno’nun öldüğünü sonradan öğrendik. Nişanlım Bekir Bey de savaştan dönmedi. Beni Bahçesaray’dan o zamanki soyadı ile Mehmet İsmailov yani Mehmet Çokgezen ile nişanladılar. Üç ay sonra evlendik. Bahçesaray’da kayınvalidemlerle birlikte oturuyorduk, eşim muhasebeci olarak çalışıyordu. Bir kaç ay geçmeden Bahçesaray’a gelen Alman taburunun komutanı bizim eve yerleşti. Hayat bizim için iyice zorlaşmıştı.

Kırım’da durum giderek daha kötüleşiyordu, köyleri yakmaya başlamışlardı. Bizim köyü de yaktıklarından annemler de Bahçesaray’a gelmişler, Ahmet dayımın evine yerleşmişlerdi. Hemen koşup gittim. Oraya Çerkez Emin Hasan dayım da geldi. Dayım “Almanya’da çalışmaları için genç erkekleri topluyorlar, ardından genç kızları, hanımları da toplayacaklarmış, kocası Halime’yi götürmek isterse mani olmayın.” dedi. Ben neye uğradığımı bilemedim. Annemle, babamla bu son görüşmemiz oldu.

Ertesi gün, evimizdeki Alman komutanın yardımıyla yola çıktık. Bahçesaray tren istasyonu ana-baba gününe dönmüştü. Almanlar ne kadar genç bulduysalar hayvan vagonlarına doldurdular. Rahmetli babacığım “Bir defa daha görebilirsem” diye istasyona koşmuş, uzaktan gördüm, gözyaşları sakalından yağmur gibi boşalıyordu. Tren hareket etti, bizi Gözleve şehrine getirip boşalttılar. Gözleve’den Akmescit’e getirdiler. Oradan da Romanya’ya götürecekler. Lâkin gemiler bombalanıyor diye bizi bir hafta kışlada beklettiler. İçimizde çocuklu aileler de vardı. Bahçesaraylı İbrahim Bey Yeşilov, ailesi Hamide ve beş çocuğu ile yola çıkmıştı. Bu aile ile kışladan çıkıp, belki temizlenebiliriz diye bir evin kapısını çaldık. Kapıyı açan Rus hanıma durumumuzu anlatıp banyo yapmak istediğimizi söyledik. Hanım “Nasıl olsa denizde boğulacaksınız, yıkanmasanız da olur.” diyerek kapıyı yüzümüze kapadı. Kışlaya dönerken kıyıda Bahçesaraylı Yangan camiinin imamı İbrahim Amca’yı gördük. Gemi batmış, tereyağı yüklü imiş, kumlar üstündeki paket yağlan toplayan İbrahim amca “Eritirsem kumlar alta iner, hiç olmazsa yağdır” diyordu. Moralimiz iyice bozulmuştu.

Bir iki gün sonra, Romanya Köstence’ye götürmek için bizleri gece geç vakit geminin eşya yüklendikleri ambarlara doldurdular. Ertesi gün Köstence’ye sağ salim çıktık.

Bizler bu kış kıyamette, göçebeler gibi, her gün bir istasyonda, yine yollara revan olduk. Bu kez Bulgaristan, Almanya derken bir baştan bir başa yaya olarak Avusturya’yı geçerek İsviçre hududuna gitmemiz gerekti.

Yiyecek, içecek hiç bir şeyimiz olmadan yolculuğumuza devam ederken, bir evi gözüme kestirdim. Kapıyı açtırasıya kadar ne diller döktüm. Kapıyı açan hanım, eşimi içeri almadı.

Korka korka içeri girdim, halde koskoca soba yanıyordu. Hanıma “Biraz çorba pişirebilsem, başka bir şey istemiyorum.” dedim. Hanım, bana un, patates, yağ verdi, ben de çorba pişirdim. Bu sırada hanım “Bir havlu getireyim”diye bir odanın kapısını açtı. Aman Allahım, bir de ne göreyim karşı duvarda bizim evde kalan asker Bruno’nun resmi, bir çığlık attım. Şaşıran hanıma, eşini tanıdığımı anlattım. Frau Bruno boynuma sarıldı, ağlamaya başladı. Herr Bruno bana “Çalışkan” dediği için Frau Bruno da bana “Çalışkan” diye hitap etti.

Frau Bruno bizlere yardım elini uzattı, yol için bol bol yiyecek, giyecek verdi. Evinde misafir etme isteğini, İsviçre hududunda arkadaşlarımız beklediği için kabul edemedik. Sonunda İsviçre hududunda bizi bekleyen arkadaşlarımıza yetiştik.

İşte ben bu hatıramla, iyiliğin hiç zararı olmayacağını ve unutulmayacağını anlatmaya çalıştım.

[/ihc-hide-content]

Emel Dergisi, Sayı : 213. Mart-Nisan 1996

Bakınız

18  MAYIS 1944 KIRIM SÜRGÜNÜ -2014 RUSYA İŞGALİ VE ZULÜMLERİ

                      BİLDİRİ          …