KIRIM’DA AÇLIK YILLARI
Tarihi Kaynaklar
Yayına Hazırlayan: İnci ALTUĞ BOWMAN ve Şule TEZCAN
Yirminci yüzyılın ilk yarısında, Kırım’da iki ayrı açlık devresi yaşandı ve her iki kıtlık da Sovyet devletinin siyasi politikalarının sonucuydu. Kırım Tatar tarihinin en acı ve unutulmayacak facialarından biri olan 1921-1922 Açlığı, İdil-Ural, Ukrayna ve Kırım’ı etkiledi. O zamanki Bolşevik idarecileri, bu felaketin nedenlerini şiddetli kuraklık ve Rus İç Savaşı’ndan doğan ekonomik zorluklar olarak açıkladılar. Her ne kadar bu faktörlerin rolü olduysa da, asıl neden, tahıl ve ilgili erzak maddelerine el koyma siyasetiydi. Bolşevik rejimini yaşatmak ve sağlam bir temele oturtmak için askeri kuvvetleri ve işçileri doyurmak gerekiyordu. Bu yüzden, gereken gıda maddeleri, tarım sektöründen ve üreticinin elinden zorla alındı. Kırım’da 100.000 kişi açlıktan öldü ve mağdurların %60’ı Kırım’ın yerli halkı Tatarlardı.
[ihc-hide-content ihc_mb_type=”show” ihc_mb_who=”1,2,3″ ihc_mb_template=”1″ ]On yıl sonra, Kırım halkı ikinci bir kıtlık devresine maruz kaldı. Avrupa tarihinde 1932-1933 Açlığı olarak bilinen bu facia (Holodomor) özellikle Ukrayna’yı etkiledi ve takriben 4 milyon kişinin ölümüne sebep oldu. Sovyetler Birliği’nin yeni ekonomik politikasını (NEP) takip eden Birinci Beş Yıllık Plan gereğince, ülkede ağır sanayi gelişecek ve tarımsal sektör kamulaştırılacaktı. Tarımsal alanda daha verimli üretim elde edilerek, ülkenin sanayileşmesi kolaylaşacaktı. Sonuç olarak, Kırım’dan binlerce toprak sahibi ve çiftçi sürüldü ve geri kalan köylüler ortak çiftliklerde (Kolhoz) çalışmağa zorlandı. Elde edilen tahıl ürünü devlet tarafından dünya piyasalarında satılırken, Kırım halkı 1931 yılında kıtlığın etkilerini hissetmeğe başlamıştı bile.
Kırım’daki açlık yılları hakkında epey bilgimiz olmasına rağmen,[i] elimizde birinci elden, Kırımlı aydınların görüşlerini aksettiren çok az kaynak vardır. 1930 yılında yayına başlayan Emel Mecmuası, Kırım halkının o zaman maruz kaldığı sıkıntıları ve acıları sayfalarında aksettirmiştir. Özellikle, Eylül 1933 sayısı bütünüyle Kırım’da açlık konusuna ayrılmış, konuyla ilgili makale, şiirler ve haberler yayınlanmıştır. Ne var ki, 1930-1940 yılları arasında Romanya’da yayınlanan Emel, Arap harfleriyle basılıyordu ve ilgili makale ve haberlere bugün kolayca erişmek zordur. Kırım tarihi için önemli sayılan birinci elden kaynaklar Emel dergisinin sayfalarında gömülü kalmaktadır. Bu yetersizliği gidermek amacıyla, Bekir Akcar (1893-1962) tarafından Totmanlı adı altında kaleme alınan “Kırım’da Açlık Felaketinin Hakiki Amilleri” isimli makaleyi Şule Tezcan Latin harflerine çevirmiş ve gereken açıklamalarla Emelimiz Kırım dergisinde yayınlamıştık. (2004, yıl 13, sayı 49, s. 4-12.) Emel Mecmuası’nın 1933 yılı, 3., 4. ve 7. sayılarında yayınlanan makalesinde, Akcar, Kırım’ın ekonomik durumunu incelemekte, açlığın başladığı yılda bile Kırım’da kendilerine yetecek derecede ürün yetiştirildiğini yazmakta; Bolşevik hükümeti tarafından el konulan ve ortadan kaybolan tahıl stoklarından resmi görevlileri sorumlu tutmaktadır.
Bu sayfalarda, Kırım lideri Cafer Seydahmed [Kırımer] (1889-1960)’in açlık hakkındaki iki yazısını ve Abdullahoğlu Hasan [Hasan Ortekin] (1896-1938) tarafından yazılmış bir makaleyi okurlara sunuyoruz. Her iki yazar da, tarih boyunca Kırım’ın bir bolluk bölgesi olduğuna işaret etmekte, kıtlığa yol açan şartların suni olarak yaratıldığını açıklamaktadır. Kırım sadece kendi halkını beslemekle kalmıyor, dış ülkelere çeşitli ürünler bile ihraç ediyordu. Böyle bir bolluk diyarı, 20. yüzyılda nasıl olur da açlıkla karşı karşıya gelirdi? Cafer Seydahmed, Rusya’nın komünist idaresinin çılgınca bir siyaset güttüğünü savunmakta ve Avrupa devletlerinin duruma göz yumduğunu ileri sürmekte; hatta, onların iki yüzlülüğünü kınamaktadır. Kırım konusunda araştırmalar yapmış olan Abdullahoğlu Hasan da tarihi kaynaklara dayanarak Kırım’ın tarımsal gücünü göstermekte ve Bolşevik devletinin Rus olmayan vatandaşlarına karşı soykırım siyaseti güttüğünü ileri sürmektedir.
Aşağıda sunulan üç tarihi kaynak, Şule Tezcan tarafından Latin harflerine çevrilmiş ve Osmanlıca sözcük ve terimlerin karşılıkları da onun tarafından eklenmiştir. Metin aktarılırken, aslına sadık kalınmıştır. Cafer Seydahmed’in yazısındaki numaralı dipnotlar olduğu gibi sayfa sonunda verilmiştir. Makalelerin sonunda küçük Romen rakamlarıyla verilen dipnotlar İnci Bowman tarafından hazırlanmıştır.
*
AÇLIK
Kırımlı Cafer Seydahmed [Kırımer] [ii]
(Emel Mecmuası, 1 Eylül 1933, sayı 9, sayfa 1-15)
Birkaç aydan beri alınan haberler, Sovyetler Rusyası’nda korkunç bir açlığın hüküm sürdüğünü ve her gün bir az daha kurbanlarını arttırdığını bildirmektedir. 8 Temmuz’da Berlin’den Daily Telegraph gazetesine yazıldığına nazaran [göre], Amerikalı Profesör Richard Sellet son altı ay zarfında cenûbî [güney] ve şarki [doğu] Rusya’da Volga, Ukrayna ve şimalî [kuzey] Kafkasya’da açlıktan on milyon adamın öldüğünü ve birçok köylerde ahâlinin %80’inin eksildiğini bildirmiştir.[iii] Bu profesör, Amerika kilisesini ve Salîb-i Ahmeri’ni [Kızıl Haç’ını], başka memleketlerle birlikte acele, Rusya’daki açlara yardıma çağırıyor.
Vazıyyetin bu vahâmetine [güçlüğüne] rağmen, Sovyet matbûâtında [basınında] Rusya’daki açlığa dair bir tek haber neşredilmiyor [yayınlanmıyor]. Bunu itirâfla ecnebilerin yardıma gelmelerini kabûl etmek, Sovyetlerin dâhilî ve hâricî siyâsetleri için en korkunç te’sîrleri yapabilir. Bu neticedense bolşevikler milyonlarca insanın ölüsünü sükûtla [sessizce] gömmeği tercîh ediyorlar. Emel’in bu açlık nüshasında, Kırım’dan gelen Türk teb’ası yolcuların anlattıkları ve alınan mektûbların hulâsaları [özetleri] dercedilecektir [toplanacaktır]. Bu nüsha Fransızca da basılarak dünya matbûâtına ve salâhiyetdâr [yetkili] müesseselerine gönderilecektir. Bu yazılar ve bu haberlerde propaganda gayretiyle fazla bir tek kelime yazılmamıştır. Hak ve hakikati olduğu gibi söylemek de bolşeviklerin iç yüzlerini anlatmağa kâfîdir. Bu neşriyâtı biz bolşeviklere rahmet kasdıyla yazmadığımız gibi, bunlarla siyâsî ve iktisâdî münâsebetlerini kuvvetlendirerek bu menhûs [uğursuz] idarenin ömrünü uzatmağa sebebci olan cihan diplomatlarının iktisâdcılarına şükrânlarımızı bildirmek gayesini istihdâf etmiyoruz [hedeflemiyoruz]. İki İngiliz mühendisinin bolşevikler tarafından habse atılmasından bütün İngiliz milletinin heyecana gelmesini ve İngiliz hükûmetinin derhal bolşeviklere karşı vazıyyet almasını biz takdîr ve gıbta ile karşıladık. Almanya’da Yahudilere karşı alınan tedbîrler aleyhinde bütün dünya matbûâtında, Cemiyet-i Akvâm’da [sonradan Birleşmiş Milletler] ve hatta bazı devletler parlamentolarında heyecanlı sözler söylenmiş olmasını ve bazı memleketlerde Alman malına karşı boykota geçilmesini de biz insanlığın ve adalet düşüncelerinin bir ifâdesi diye telâkkiye [anlamaya] çalıştık.
Sovyetler diyârında yaşayan bütün bahtsızların fecî akıbetine uğrayan Volga ve Kırım’da yaşayan Almanlara yardım kasdıyla Almanların binden fazla miting yaparak birçok yardımlar toplamalarını ve onlara kardeş ellerini uzatmalarını biz Alman milletinin millî vicdanının kuvvetini göstermesi itibâriyle candan takdîrle alkışladık. Ancak, Rusya’da 10 milyon insanın açlıktan öldüğünü daha doğrusu öldürüldüğünü bütün dünya bildiği halde, bu büyük fâcianın aksülameli [tepkisi] acaba böyle mi olmalıydı? Bu vazıyyet bütün dünyada insanlık ve adalet hislerinin za’fına [zayıflığına] bir delîl değil midir? Medeniyetin gayesi “mukaddes hodbinlik” [kutsal bencillik] midir? Medeniyetlerin kuvvet ve inkişâfları [gelişimleri] onların manevî temellerinin sağlamlığı ile mütenâsip [orantılı] değil midir? Garb [Batı] medeniyetinin de sukutu [çöküşü] iktisâdî, siyâsî müşkilâtlardan [zorluklardan] ve musâdemelerden [çarpışmalardan] ziyâde manevî ve insanî temellerinin za’fından ileri gelmeyecek midir?
İnsanlığın vicdanı her yıl bir parça daha hassâsiyetini kaybediyor. Harb-i umûmîde [Birinci Dünya Savaşı’nda] Lozitanya’nın batması [iv] cihan efkâr-ı umûmiyesini [kamuoyunu] ne kadar heyecanla sarsmıştı… Bugün 160 milyonluk bir insan kütlesi, bütün insanlık tarihinin tanımadığı derecede vahşî ve canavar bir idare ile can çekiştiriliyor; en salahiyetdâr profesörler Sovyetler diyârında 10 milyon insanın açlıktan öldüğünü söylüyorlar; fakat, bütün cihan bunu lâkaydiyle [umursamazlıkla] karşılıyor. Hayır, bütün dünya siyâsîleri ve mâliyecileri bütün bu fecâ’ati canlandıranlarla münâsebetlerini kuvvetlendirmekte müsâbaka ediyorlar. “Yamyamlarla ticâret ediliyor da bolşeviklerle neden ticârî münâsebâta girişilmesin!” diyen Lloyd George [v] hiç şübhesiz siyâsî ve mâlî bir gayeye kapı açtı ve garb sermâyedârlarının epeyce para kazanmak hayâllerini okşadı; fakat, insanlık vicdan ve tarih sonunda, gerek kendisi ve gerekse bütün garb dünyası bu hareketleriyle ne kazandılar? “Devletlerin dâhilî idarelerine karışılamaz!” şi’ârı bu kadar büyük fecâ’at önünde garb dünyasının sükûtunu, kalbsizliğini te’vile [açıklanmasına] kâfî midir? Komşu apartmanında bir delinin bütün bir aileyi parçalaması, zavallı günahsız çoluk çocuğun mahvedilmesi önünde hangimiz o kapıyı kırmakta tereddüd ederiz. Bu vazıyyetin önüne geçmeyen bir devletin polisi vazîfesini yapmış addolunur mu? “Hak kavînindir!” [kuvvetlinindir] diyen garbı anlamak yine kabildir; fakat, “Hak canavarındır!” diyen, ısrâr eden bir medeniyetin cihan ve insanlık tarihinde kudsî [kutsal] ve yüksek roller göreceğine nasıl inanılabilinir?
Cihan, muvâzenesini [dengesini] bulmaktan çok uzaktır. Şarkta da asırlardan beri görülmemiş hâdiseler canlanıyor; bütün şark, garb medeniyetinin kuvvetini benimsemeğe çalışıyor. Garbın hak, adalet ve insanlık mefhûmlarından uzak kalmayı istihdâf eden [hedefleyen] bugünkü “mukaddes hodbinlik” şi’ârı acaba yarın şarkla garb münâsebâtında ve insanlık tarihinde ne gibi izler kaldıracaktır [bırakacaktır]? Cemiyet-i Akvâm’ın, devletlerin amele ve ekalliyetler [azınlıklar] hakkındaki vazıyyetlerini tedkiki, insanlık ve adalet nokta-i nazarından [bakımından] elzem ve sevinçli bir hâldi. Cemiyet-i Akvâm’da bulunan devletler mütekabilen [karşılıklı olarak] bu haklara hürmeti, yekdiğerlerinden taleb ediyorlar da cemiyet haricinde yam-yamlarla yanyana oturmağı ve hatta onların hayatlarını uzatmağı hangi manevî esâsâta istinâden kabûl edebiliyorlar? Londra konferansında, Sovyetler diyârında işsizler meselesi kalmadığını ileriye süren Litvinof’a [vi] İngiliz ricâl-i devletinden [devlet ileri gelenlerinden] birisi “Filhakika [Gerçekten] dünyada iki yerde işsizler bulunamaz; birisi İngiltere habishâneleri, diğeri de Sovyetler diyârı” demişti. Fakat, bu kanâate rağmen, İngiltere bu kanlı habishânede her türlü zulüm ve işkence ile çalıştırılan insanların yetiştirdikleri mahsûlleri almakta tereddüd etmedi. Ural, Sibirya ormanlarında G.P.U.’nun [vii] kanlı kırbacı altında can veren yahud da donub ölen yüz binlerce zavallı günahsız insanın aç, çıplak çalışarak kestikleri ağaçlardan yapılan süslü mobilyalar dile gelse her halde garb medenîlerinin o koltuklarda rahatları biraz kaçar ve ellerindeki şampanya kadehleri de biraz titrerdi.
Fransa… Büyük inkılâbın Fransası. Demokrasinin mukaddes beşiği. Ferdin ve milletlerin hürriyeti uğrunda devir devir milyonlarca evlâdını gömen Fransa… Hele seni anlamak ne kadar müşkil [zor] oldu. Amerika’ya olan te’diyât [ödemeler] meselesinde Heriot,[viii] “Fransa, kendi taahhüdüne [sözleşmesine] hürmet etmelidir” diye [not] düştüğü zaman manâ ne kadar yükselmişti. Fransız demokrasisinin en salâhiyetdâr bir rüknü [direği] olan aynı Heriot, “Sovyetlerde nasıl da olsa bir demokrasi vardır” dediği zaman demokrasiye, hakka, hürriyete, adalete karşı ne kadar büyük bir iftirada bulundu ve kendi kendini manen ne kadar öldürdü. On milyon insanı açlıktan öldüren bir devletin teb’asına hak, hürriyet, adalet değil, yaşamak imkânını bile vermediği meydanda değil midir? Bu fâciaya gelinceye kadar 15 senedir Rusya’da geçirilen bin bir felâketin hangisi demokrasiyle kabil-i te’liftir [bağdaştırılabilinir]? Hürriyet ve adalet uğrunda kurşuna dizilen milyonlarca demokratın feryadının daha semalarda akisleri işitiliyor. Sözde amele ve köylü diktatörlüğü unvânını takınmış olan çetenin daha ilk hamlede hürriyeti öldürmeleri, meclis-i müessesânı [kurucu meclisi] boğmaları, acaba demokrasiyle nasıl kabil-i te’lîftir [bağdaşır]? Söz, fikir, vicdan hürriyetlerinden hangisinin Sovyetler diyârında değil, hatta Komünist Fırkası’nda bile yeri kaldı? Bütün bu fâciayı görmemek, bütün bu ıztırabları duymamak ve bütün bu cinayetleri demokrasi perdesiyle örtmeğe çalışmak her halde Mösyö Heriot’dan beklenmezdi. Rusya’da çarlığın mel’un [lanetli] idâresinde can çekişmiş ve nihayet kızıl emperyalizm vahşetine düşmüş birçok milletler vardır. Her milletin mukadderâtına [geleceğine] sahib olmasını programlarında ilân ettikleri halde, hayatta bu milletleri kana boğmuş olan bolşeviklerin demokrasiyle münâsebetlerini bulmak her halde kolay bir şey değildir. Mösyö Heriot bu büyük meseleyi umûmî mikyâsta [ölçüde] bilmeyebilir. Fakat, Gürcü kardeşlerimizin haklarını, istiklâllerini o ne kadar benimsemiş ve bu yolda o ne kadar tarihî ve kudsî adımlar atmıştı. Demokrasinin alemdârı [bayraktarı] olan Fransa, bugün Gürcistan istiklâli hakkında verdiği sözü geri alıyor. “Fransa taahhüdünü îfâ etmelidir [yerine getirmelidir]” diyen Heriot cenâbları ise Gürcistan istiklâlini de mahvedenleri demokratlıkla tavsîf buyuruyor [vasıflandırıyor].
Cihan siyasîleri bolşeviklerin on milyon insanı açlıktan öldürdüklerini değil; bütün memleketi mahva sürüklediklerini pek alâ takdîr ediyorlar. “Mukaddes hodbinlik” düstûruyla onlar menfa’atlerini Sovyetlerin çökmeyerek bu yıkıcı işlerini sonuna götürmelerinde görüyorlar. Rusya ne kadar erir ve ne kadar temelden çökerse o kadar yarın siyasî bir tehlike olmaktan çıkar ve o nisbette de garb sermayesinin ağır şerâitine [şartlarına] boyun eğer. Ama, bu neticeye milyonlarca insanın ölüsü çiğnenilerek varılacakmış ve birçok milletler mahvolacakmış! Hesâb ve menfaat önünde vicdanın susması. İşte garb medeniyetinin bugünkü şi’ârı ve işte onun da kabir taşına yazılacak son söz. Ukrayna, Kırım, Şimâlî Kafkasya, Volga havzasında 10 milyon insanın açlıktan ölmesi neyin neticesidir?
Tarihte dünyanın zahîre [tahıl] anbarı olarak tanınmış olan bu yerlerde bu felâket neden neş’et etti [ortaya çıktı]? Biz bu sûâle cevâb vermek için bu memleketler kadar zengin ve dünyanın en güzel köşelerinden birisi olan kendi yurdumuzdan, zavallı Kırım’dan bahsedeceğiz. Kırım’da da bugün açlıktan binlerce insan ecelsiz gömülmektedir. Kırım şehirlerinin sokaklarında da birçok insanlar açlıktan şişerek serilip kalmaktadır. Halbuki dünyada yan yana gelmemesi lâzım gelen iki kelime varsa o da: “Kırım ve açlık”tır. En eski devirlerden beri Kırım’ı tedkik etmiş olan âlimler ve seyyâhlar Kırım’ın zenginliğinde müttefiktirler [aynı fikirdedirler]. Eski Yunan ve Arab seyyâhlarını bırakalım, hanlık devrinde Kırım’da bulunmuş Bronovski, Sestrentseviç, Baron de Tout, Evliya Çelebi ve sâirlerinin de eserlerinde durmayalım. Pallas, Reully, Clark, Elize Reclus, Molinari’yi de ancak hatırlatarak geçelim.[ix] Kırım’ın meşhûr bâğları, bâğçeleri, nebâtâtının [bitkilerinin] zenginliği; ineklerinin, koyunlarının çokluğu ve sütlerinin, etlerinin nefâseti [lezzeti], hubûbâtının [tahılının] iyiliği, şarâbının, tütünlerinin güzelliği, tuzunun bolluğu ve iyiliği yalnız bu eserlerle mi biliniyor? Kırım’ın bütün tarihinde açlığa uğramadığı yalnız bu eserlerden mi anlaşılıyor?
Bunlardan ve tarihten ayrılarak Kırım’ın bu son devirlerdeki zenginliği hakkında bir fikir edinmek için; hatta, resmî bolşevik devlet istatistiklerinden birkaç maddeyi zikredelim: Kerç demir madeni 115 milyar pud [pud=16,38 kg] olarak tahmîn edilmektedir. Böylelikle Kerç’teki demir yatağı bütün dünyadaki demir maden ocaklarının dördüncü yerini tutmakta ve Rusya’daki demir madenlerinin ise en büyüğü addedilmektedir [sayılmaktadır.].[1] 1913’te bu madenden 29,5 milyon pud külçe demir çıkarılmıştı. Kırım’da dört yüzü mütecâviz [aşkın] tuz gölünden 1913’te 20 milyon pudu mütecâviz tuz istihsâl edilmişti. Kerç’teki petrol, kükürt, hâmız-ı kibrit [sülfirik], sülfat dö sut ve brom istihsâlâtı hakkındaki tafsîlâta girişmeği fazla bularak Kırım’ın en meşhûr ihrâcât emti’asına [mallarına] geçiyoruz.
Umûmî harbe kadar Kırım’dan bir milyonu mütecâviz verdo (kova) şarâb ve iki yüz bin put’u mütecâviz üzüm ihrâc olunurdu. 1875’den 1924 senesine kadar Kırım’dan ihrâc edilen meyve mikdârının vasatîsi [ortalaması] alınırsa, her sene Kırım’ın 1,5 milyon pudu mütecâviz meyve ihrâc ettiği tezâhür eder [ortaya çıkar]. Gerek üzüm ve gerekse meyveler Kırım’dan ihrâc edilen mikdârı gösteriyor. Hakiki istihsâle gelince, Kırım meyvelerinden Kırım’da mühim mikdârda konserve yapıldığından, Kırım’a gelen yüz binlerce misafirlerle ahâlînin iâşesine [beslenmesine] hasredildiğinden, bu mikdâr da asgarî olarak ihrâc edilen mikdâr nisbetinde tahmîn olunduğundan, Kırım’ın vasatî olarak iki milyon pudu mütecâviz üzüm ve üç milyon pudu mütecâviz meyve istihsâl ettiğini kabûl etmek lâzım gelir.[2] Kırım’da bir milyon 150 bin put’u mütecâviz balık tutulurdu. Bunların fiâtı altın ruble ile dört milyon rubleye karîbti [yakındı].[3] Kırım’ın çok nefîs ve pek bahâlıya satılan tütün istihsâlâtı ise 200 bin put’u geçti.[4] Kırım’ın maden, tuz, balık ihrâcâtından mâada [başka] hubûbât, hayvan, bâğ, bâğçe, sebze vâridâtı [gelirleri] muhârebeden evvel 110 milyon altın ruble idi. Kırım’da 1913’te 267.989 put konserve yapılmıştır. Yüz bin put’u domates, kırk bin put’u başka sebzeler, 47 bin put’u balık, 81 bin put’u tatlılardır.
Kırım’da 1.155.300 hektar hubûbât ekilmeğe elverişli olduğu halde 1925’de bunun ancak %39,1’i ekilmişti. Bu mikdâr ise 1926 senesinde ekilenin %58,1’ini buluyordu. Böyle olduğu halde Kırım’da 35 milyon put zahîre alındı.[5] Bütün Kırım eserinin “Köy İstihsâlâtı” bahsini yazan Kuşçenko bu yazısında 1925’te Kırım’da 372 traktör çalıştığını, her ne kadar Kırım’da seneden seneye iş hayvanı artıyorsa da, bu çabuk olmadığından 1916’da elde edilen mikdârı kolaylıkla gölgede kaldıracağını kaydediyor.
Kırım’daki hayvanâta gelince, 1916’da Kırım’da 193 bin at, yüz bine karîb [yakın] inek, kırk dört bini mütecâviz [aşkın] öküz, 700 bini mütecâviz koyun vardı. Bütün Kırım eserinde (Kırım’da Hayvan Asravcılık [Yetiştirme]) bahsini yazmış olan Pakovski: “Kırım’da köy işlerine yarayan toprakların mikdârı 1,7 milyon desatine [desyatine = 1,09 hektar veya 10.927 m²] dir. Ne kadar çalışılsa da yakın seneler içinde bunun ancak yarısı ekilecektir. Bu suretle boş kalan (800) bin hektar toprakta hayvan beslenebilirdi.” diyor ve tedkiklerini “Kırım’da hayvan beslemek işini terakki ettirmek [geliştirmek] için her türlü yollar açıktır, hayvanlara tabi’î yem vardır, sun’î yem çıkarmak da pek mümkündür” diye bitiriyordu.
Kırım’ın zenginliğini isbât eden bu istatistik ma’lûmâtı, biz mahsûs, bolşevikler tarafından 1926 senesi neşredilmiş olan Bütün Kırım eserinden aldık. Aynı eserin 26’ncı sahifesinde Vologdin’in “Kırım Ahalîsi” bahsinde verdiği ma’lûmâta nazaran, Kırım’da yaşayan kadın, erkek ahalînin umûmu 624.400 nüfûstan ibarettir. Kırım’ın mesâha-i sathiyesi [yüzölçümü] 26.140 kilometre (murabba) [kare] olup İsviçre’nin yarısından biraz fazladır. İsviçre, Kırım’ın madenî ve zirâ’î zenginliklerine mâlik [sahip] olmaktan çok uzak olduğu halde, dört milyon nüfûs beslerse, Kırım’ın asgari iki milyon halkı müreffehen [refah içinde] geçindirmesi îcâb ederdi.
Tabi’î ve iktisâdî bu zenginlikle ve 1921 senesi Kırım’da Akmescit’te toplanan Kırım Meclis-i Müessesânı tarafından kabûl edilen kanûn-ı esâsîde [anayasada] Sovyetlerin, bütün Kırımlıların ve hassaten [özellikle] çarlığın zulmünden en ziyâde ezilegelmiş olan Kırım Tatarlarının sağlıklarını, refahlarını, terakkilerini [ilerlemelerini] te’mîn edileceği hakkında vermiş oldukları temînâtlara rağmen Kırım 1922’de açlığa uğramış ve bolşeviklerin resmî neşriyâtlarına nazaran yüz bini mütecâviz Kırım evlâdı açlıktan ölmüştü.[6] Bu fâciada Bahçesaray ahalîsinden %55’i, Karasupazar’ın %48’i, Gözleve’nin %43’ü, Eski Kırım’ın %41’i, Kefe’nin %36’sı, Kerç’in %28, Akmescit’in %13, Sivastopol’un %11’i eksilmişti. Bu şehirlerden ahalîsi ekseriyetle Türk olanlarının daha fazla açlığa kurban gitmeleri, üzerinde ehemmiyetle durulacak bir meseledir.
1922 açlığının fecâati bilhassa Kırım Türklerini eritmişti. Kırım’dan zenginlerin sürülmesi meselesinde de Kırım Türklerinden 25 bini mütecâviz halkımız Ural dağlarının ve Sibirya’nın korkunç soğuklarında donarak ölmeğe mahkûm edildiler. Bu fâci’alar yetmezmiş gibi, Kırım komünist esâsâtını [esaslarını] ve bilhassa kolhoz teşkîlâtını umûmî mikyâsta birinci olarak kuran ve beş yıllık plânı vaktinde yapan, bütün ekin ekme plânlarını meydana getirmeğe canla, başla çalışan bir memleket olduğu halde, Kırım neden ve nasıl yeniden açlığa uğramış bulunuyor? Kırım’da çıkan Rusça ve Türkçe bütün bolşevik matbûâtı, Kırımlıların ekin işlerinde, madenlerinde, sanâyide fevkalâde çalışanlarının (udarniklerinin) resimleri ve ekin ekme plânlarının ve iş neticelerinin istatistikleriyle doludur. Bütün bu matbûâtta muvaffakiyetler sayılıyor, bütün şubelerde hatta Kırım’da bolşeviklerin ektirmeğe başladıkları (pamuk) ekininin ilerlemesinde görülen farklar yazılıyor. Fakat, hiç birisinde Kırım köylerinde ve Kırım şehirlerinin sokaklarında her gün açlıktan can veren yüzlerce insanın bu fecî âkıbetlerinden bir tek kelime bile bahsedilmiyor.
1922 açlığını, bolşevikler, 1921 senesi yazının kurak gitmesi yüzünden 250 bin desatine ekinin kaybolmasından ileri geldiğini söylüyorlar.[7] Bu fâcia bundan ziyâde Kırım’ın bütün zenginliğini ve hubûbâtını şimâline yollamaktan ve Vrangel’den sonra Kırım’da büyük mikdârda Kızıl Ordu bulundurmaktan ileri geldiği artık herkesce müsellemdir [kabul edilmiştir]. Zaten, 1921 senesi teşrîn-i sânîsinde [kasımında] Akmescit’te toplanmış olan müessesân şûrâlarının bu meseledeki kararı dokuzuncu maddede şöyle ilân edilmişti: Bugüne kadar Kırım’ın idâresi kanâatbahş [inandırıcı] olmadığı gibi gayet zayıf idi ve bu açlığın sebeblerinden biri olmuştur. Konferansiya [x] geçen sene Kırım’dan iki milyon alındığı halde 9 milyon alındığına dâir merkeze yanlış istatistik ma’lûmâtı vermekle kabahatli olanların işlerinin tahkik ettirilmesini [soruşturulmasını] Kırım Merkezî İcrâ Komitesi vâsıtasıyla Moskova’da bulunan Kırım Hükûmeti Vekâleti’ne havâle eder. Fakat başmücrim [başsuçlu] olarak gösterilen Kırım İhtilâl Komitesi başında bulunan Polyakof terfiler kazandı![8] Bugünkü açlığı kuraklıkla tefsîr edebilmek [açıklamak] ihtimâli olmadığından bolşevikler bu fâci’ayı tamâmiyle sükûtla [sessiz kalarak] geçiştiriyorlar.
Kırım açlığını, bazıları, (kolhoz)ların kurulmasında görürler. Kırım tarihinde görülmemiş bir usûl olan ve bütün toprakların bütün köylüler tarafından müştereken ekilmesinden ibâret bulunan bu şekli Kırımlıların benimseyememeleri tabi’îdir. Fakat her Kırımlı kolhoza gitmediği ve çalışmadığı gün çamur gibi bozuk (400) gram ekmekten de mahrûm kalacağını bildiğinden bütün Kırımlılar kolhozlarda çalıştılar. Ve gösterilen işleri yaptılar; mahsûl de bereketli oldu. O hâlde açlığın sebebi nedir? Cihan inkılâbı ile beşeriyeti [insanlığı] saâdete kavuşturacaklarını ve dünyayı cennete döndüreceklerini va’d eden komünistlerin on beş senelik faâliyetleri neticesinde dünyanın en zengin topraklarında yaşayan ve bütün tarihinde açlığı tanımamış olanları bu fecî akıbetlere sürüklemeleri her şeyden evvel iktisâdî sistemlerinin ve devlet makinelerinin bir neticesidir.
Amerika’yı gölgede bırakacak beş yıllık sınâ’î [ekonomi] plânlarıyla bolşevikler, dünyada birçok sâf dilleri avuttular. Kolhoz usûlüyle toprak meselesini ve köylü hayatını müsâvât [eşitlik] esâsında kurduklarını ve her köyün bu usûlle ve traktörlerle bir zahîre fabrikası hâline geleceğini ileri sürerek, bolşevikler, büyük yaygaralar kopardılar. Fakat, bu feci netice, yani açlık, o kadar elîm bir şekil aldı ki; bunu tefsîre [açıklamaya] ve tahlîle [incelemeye] bugün imkân bulamıyorlar. Rusya’da ahali arasında vazıyyet şöyle hulâsa edilmektedir [özetlenmektedir]: Lenin’den portret (resim), Stalin’den dekret (emirnâme), köylüden de iskelet kaldı. Halkın rûhundan doğan bu cümle vazıyyeti tavzîh [açıklama] ve tahlîle yarayan en sağlam bir esâstır. Milletlerin ictimâî [sosyal] ve rûhî hayatlarını değiştirmeği istihdâf eden [hedefleyen] inkılâblarda neticeyi zamandan beklemek zarûrîdir. Fakat iktisâdî sistemler, on beş yılda elle tutulur semereler verebilir. Faşizmin İtalyan milletinin rûhunda yaptığı te’sîrler hakkında bugün bile mütenevvi’ [çeşitli] fikirlerin söylenebileceğini kabûl bile etsek, dünya buhrânına rağmen Mussolini’nin İtalyan sanâyi’inde, bilhassa zirâatinde yaptıklarını inkâra imkân yoktur. Rusya’dan daha dün ayrılmış ve her biri yepyeni birer devlet makinesi kurmuş ve birçok sınâ’î, iktisâdî mühim teşebbüsler canlandırmış Baltık devletleriyle, Lehistan’da toprak meselesi halledildi. Hatta harpten büyük iktisâdî sarsıntılarla çıkmış olan Romanya’da da, Çekoslavakya’da da bu mesele halledildi. Fakat bu devletlerin hiçbirisinde açlıktan yüzlerce, binlerce insanın sokaklarda şişip kaldığı ve milyonlarca insanın öldüğü görülmedi. O halde Sovyetler diyârındaki açlığı komünistlerin iktisâdî esâsâtlarına [esaslarına] atfetmek zarûrî [zorunlu] değil midir?
Rusya her şeyden evvel bir köylü memleketidir. Toprak meselesi Rusya’nın belkemiğidir. Rusya’nın sanâyi’i, mâliyesi ve hatta ictimâî bütün esâsâtı bu meselenin hallindeki muvaffakiyet nisbetinde canlanacaktır. Bu esâsta yapılan hatalarla bütün devlet temelinden sarsılmağa mahkûmdur. Cihan inkılâbı serâbının uçup gittiğini gören bolşeviklerin “Bir tek memlekette sosyalizm yapılabilir.” hayâline saplanmaları ve zorla memleket iktisâdiyâtının kaldıramayacağı şekilde bir sınâ’î programı canlandırmağa kalkışmaları, netîcede kendilerini kolhoz esâsını kabûle sürükledi. Köylünün ancak kendisine kifâyet edecek [yetecek] derecede ekin ekmesi bolşevikleri pek müşkil vazıyyete düşürmüştü. Sovyetler ihrâcâtının en mühim kısmı hubûbâttı. Köylü az eker, ektiği kendi eline geçerse devlet bu ihrâcâtı elbette te’mîn edemezdi. Buna binâen kolhozların kurulması zarûrî bir netîce oldu. Bu sâyede köylü yaşayabilecek kadar erzak alabilmek için çalışmağa mahkûm edildi. Onların meydana getirdiği mahsûl devletin eline geçti; fakat, bununla toprak meselesinin halledilemediği, açlıktan on milyon insanın kurban gitmesi ile ne kadar acı olarak tahakkuk etti [gerçekleşti].
Kolhozların kurulması ile, traktörler ile toprak işlerini makineleştirilmeğe karar verilmesiyle bütün köylü hayatı altüst edildi ve istihsâlin [üretimin] temeli yıkıldı. Topraksız ve az topraklılara verilen imtiyâzlarla köy muvâzenesi [dengesi] tamamiyle ihlâl edildi; köyle şehir sanâyi’i arasında muvâzene kurulamadı. Köylünün ihtiyâcları, değil ekeceği tohumunu ve kullanacağı en basit zirâ’at âletleri bile te’mîn edilemeyecek vazıyyete düştü. Birçok mütehassıslar [uzmanlar] Sovyetlerin kaç traktör kullandıklarını ve bunlardan kaçının ne kadar çalışabildiğini arayarak kafalarını yormaktadırlar. Mesele buralarda değil. Zaten iş gören traktörler Rusya’da denizde damla kabîlindendi. İşin temeli köylü ekserîyetinin kullandığı vesâittedir [araçlardadır]. Rusya o eski vesâitle muntazam çalıştığı zamanlarda dünyanın zahîre anbârı olarak tanınmıştı. Binâenaleyh o kadarı bile te’mîn edilse ve mahsûl vaktinde toplanabilseydi elbette bu vahîm fâci’aya düşülmezdi. Fakat, Sovyetler diyârında köylünün muhtâc bulunduğu en basit sapanın, orağın bile yüzde kaçı te’mîn ediliyor?
Hayata ve tabi’î [doğal] tekâmüle [gelişmeye] karşı olan kolhozlar yıkılmağa mahkûmdur. Açlığın en esâslı âmili [sebebi] budur. Bu temelin değişmesi, bütün Sovyet iktisâdiyâtının ve hatta siyâsî istinâd [dayanak] noktalarının tebeddülünü [değiştirilmesini] îcâp ettirecektir. Rusya’da bir ekalliyet-i kalîle [küçük bir azınlık] olan ameleye, hatta bunların bir kısmına istinâdla [dayanılarak] (150) milyon köylüyü esârete mahkûm etmek mantığa ve hayata münâfîdir [aykırıdır]. Bolşevikler için bu rücû’a [dönüşe] imkân olmadığından memleketin uğradığı bu açlığa muvakkat [geçici] bir hâdise diye bakılamaz. Bu takdîrde bolşeviklere uzun krediler açarak veya onlarla siyâsî mukarenetler [yakınlıklar] yaparak ümîdler vererek, binnetîce [sonuç olarak] onların hesâblarını uzatmağa çalışan devletlerin bu açlık fâci’alarının tahaddüs [meydana çıkmasında] ve temâdîsinde [sürmesinde] hisse ve mesûliyetleri nasıl inkâr olunabilir? Biz bu satırlarla cihan siyâsîlerine ve mâliyecilerine değil, insanlığın şerefi olan âlimlere, ediplere ve nihayet halkın her şeyden evvel vicdânlarını dinleyen kısmına mürâca’at ediyoruz.
Bizim bahtsız milletlerimizin kemiklerine dayanarak tutunanlara yardım eden sizin siyâsîleriniz ve mâliyecileriniz yalnız bizim fâci’amızı uzatmakla kalmıyorlar. Yarın sizin ecelsiz ölen kardeşlerinizin mezarları üstünde de kanlı bayrakların dikilmesini hazırlıyorlar. Bir bahtsız annenin sızlayan kalbi, bir kırılan genç rûhun ıztırâbları, ölüm döşeğinde hayata gözlerini kapayan bir zavallının iniltileri sizlere ne kadar insanî ve ne kadar kudsî ilhâmlar verdi.
160 milyon insanın geçirdiği bu fâci’a ve geçmeğe mahkûm olduğu bu dikenli ve kanlı yol önünde sizler nasıl susabiliyorsunuz?
Bir dilim ekmeğin ihtiyâcıyla kıvranan bir zavallıyı bize gözlerimizden yaşlar akıtarak, yüreklerimizde en acı ıztırâblar duyurarak eserlerinizde seyrettirdiğiniz halde on milyon insanın bir lokma ekmek bulamayarak, çocuklarını yiyecek kadar akıllarını ve insanlıklarını kaybedecek hâle düşmeleri karşısında sizler nasıl lâkayıd [kayıtsız] kalabiliyorsunuz? Cihanın siyâsîleri ve mâliyecileri demokrasinin yalnız şeklini değil, rûhunu da mı öldürdüler? “Mukaddes hodbînlik” düstûru hak, adalet hatta insanlık mefhûmunu da mı unutturdu? Cihanın siyâsî ve mâlî zihniyetini bu fâcianın da değiştirmediğini tesbît etmemize rağmen, biz yine sizlere mürâcaat ediyoruz. Çünkü, milyonlarca insanın bu kadar hissizlikle, lâkaydi ile sükûtla gömülmesinin tarihe geçmesi insanlık için hakikaten pek büyük bir şiyn [leke, ayıp] olacaktır. Sizlerin vicdânlarınızdan yükselecek heyecanlarla bu fâcianın durdurulamayacağı âşikârsa da [belli ise de] hiç olmazsa insanlık şerefi kurtarılacaktır.
Karanlıklar içinde medeniyete, adalete îmân edebilmek için nûrlu bir ümîd noktası arayanlara, bu kuvvet verecektir. 160 milyon insanın bu esaslardaki inkisarlarını [kırılmalarını] kuvvetlendirmekte ısrâr etmekle cihan siyâsetinin ve mâliyesinin değil, medeniyetinin de bir şey kazanmayacağı âşikârsa da zarârının da nerede duracağı herhalde kestirilemez. Bu büyük fâcia ve bilhassa bunun tarihte kaldıracağı vahîm netîcelerle sarsılan vicdânla biz sizleri, insanlık vicdânını bu mesele önünde harekete getirmeğe davet ediyoruz.
Hitâbelerinizle, matbûâtlardaki neşriyâtınızla milletlerinizi, devletlerinizi, Cemiyet-i Akvâm’a, Hukuk-ı Beşer [İnsan Hakları] Cemiyeti’ne ve bu gibi müesseseler nezdinde teşebbüste bulunmağa davet ediniz ki; bu müesseseler de nihâyet kendi gayelerini unutmak dalaletinden [sapkınlığından] kurtulsunlar.
Cihanın medenî ve siyâsî tarihînde en şerefli rol, en kudsî iz medenî cesâretin eseri olduğu hakikatini biz sizlerden öğrendiğimizden, bu esâstan kuvvet alarak sizleri bu tarihî işe davete cesâret ettik. Cevâbınızı biz değil, vicdân ve tarih bekliyor.
KIRIM’DA AÇLIK [xi]
Cafer Seydahmed [Kırımer]
(Emel Mecmuası, 1 Mayıs 1931, sayı, 9, sayfa 369-371)
“Moskova, Kırım Cumhûriyeti’ni mahv ediyor!..”
Sabık Kırım Merkezî İcrâ Komitesi reisi Mehmed Kubayef [xii]
Rusya’yı baştanbaşa elektrikleştirme…. Amerika’yı gölgede bırakacak beş senelik sanâyi’ programı, cihân iktisâdiyâtını altüst eden büyük ve ucuz ihrâcât… Damping… ve Kırım’da açlık!… Sözde amele fakir köylü hâkimiyeti olan Sovyet diktatörlüğü. Bir senedir Kırım’dan bütün zenginler sürülmüş olduğu halde şimdi geri kalan fakir ve yoksuzları da açlıkla mahva yürüyor.
Yalnız Rusya’daki değil bütün cihândaki ve bilhassa bütün şarktaki mağdûr ve mazlûm milletleri kurtarmağı va’d ve i’lân eden Moskova, Kırım Cumhûriyeti’ni mahv ediyor!… Bütün Bolşevik rüesâsının [reislerinin] şarkta bir numûne [örnek] cumhûriyeti olacağını i’lân ettikleri Kırım’da birçok insan, on bir senelik Bolşevik işgalinden sonra yeniden açlıkla can veriyor!
Kırım’da açlık!.. Buna nasıl inanmalı?
Bir taraftan Sovyetler İttihâdı [Birliği] dünya zahîre piyasalarını sarsacak derecede ihrâcâtta bulunurken ve Kırım’dan yüz binlerce ton zahîre çıkarılırken, bilhâssa Kırım’da köyler (kolhoz) mülkiyet-i müştereke [ortak mülkiyet] usûlü kurularak ve zahîre, ekin, arazi azalmış değil arttırılmışken, Kırım’da açlık nasıl kabil-i tasavvurdur?.. Kırım nüfûsu artmak değil, bilakis yalnız Kırım Türklerinden otuz beş bini zengin addedilerek Kırım’dan sürülmüşken, Kırım nasıl açlığa düşer?
O Kırım’dır ki, 1930’da 210 bin ton tuz istihsâl edilmiş [üretilmiş] ve bunun bir kısmı Sovyetler İttihadı’na ve mühim kısmı da hârice [dış memleketlere] gönderilmişti. Kerç’teki demir ma’deninden geçen sene 420 bin ton dökme demir ve 300 bin ton demir çıkarılmıştı. İnşââtta kullanılan kesme taşlardan ise 1930’da 3.5 milyon yerine 9 milyon taş kesilmişti. (Brom) istihsâli iki senede yüzde 60 artmıştı.[9]
Kırım’ın milyonları geçen tuzlu balık, meyve, şarab, tütün ihrâcâtını ve bunların mühim yekûnlarını [toplamlarını] burada tafsîle hâcet [uzun uzadıya anlatmaya gerek] yoktur. Bütün bu malların mühim kısmı Hamburg’tan Avrupa piyasalarına arz edilerek Sovyetlerin ihrâcâtını bihakkın [hakkıyla] kuvvetlendirmektedirler. Bu hakikatlere rağmen Kırım nasıl aç kaldırılabilir [bırakılabilir] ve yahud Kırım nasıl ve neden mahv edilir?
Bu (nasıl) ve (neden)lerde tevakkuftan [durmaktan] ziyâde biz Kırım’daki açlık vaz’ıyyetini tesbît edelim. Çünkü o sebebleri tahlîl de siyâset olur. Halbuki biz bu makalemizle siyâset değil, Türk kardeşlerimize bütün insanlığın vicdânına milletimizin uğradığı açlık fâci’asını aynen bildirmek istiyoruz. Kırım’ı açlığa sürükleyen veya mahv eden zihniyetin, garazın tahlîlinden ziyâde, biz en asîl bir Türk yurdu olan Kırım’ın geçirmeğe başladığı en büyük tehlikeyi yani “Açlıkla ölüm”ü aynen tesbîte çalışacağız. Kırım’da hemen bir senedir halkın et, yağ, şeker yüzü görmediğini ve bilhâssa son aylarda zahîre fiâtlarının fevkalâde yüksek olduğundan dolayı iâşe müşkilâtının [yiyecek-içecek sıkıntısının] son haddi bulduğunu biliyorduk…
Fakat, Kırım’ın hemen her köyünde (kolhoz) mülkiyet-i müştereke müesseseleri kurulduğundan ve ahalinin kısm-ı azimi [büyük kısmı] bu müesseselere giderek çalıştıktan sonra hükûmetin bunları yaşatacak kadar olsun iâşelerini te’mîn edeceğini ümîd ediyorduk… Nihâyet (kolhozlar)a girmek mecbûriyeti ref’ edildikten [kaldırıldıktan] sonra bunlara girmeyerek kendi topraklarında çalışanların da yaşamak imkânından mahrûm edilmeyeceklerini zannetmiştik… Halbuki bütün köylülerin ineklerinden aldıkları sütten bir kısmını alan ve tavuklarından bile muayyen mikdârda yumurta taleb eden Sovyet hükûmeti köylünün malından (?) elinde bir şey kaldırmayarak tutub aldığı gibi kendilerine va’d ettiği (1000) gram ekmeği (500)e ve nihâyet (300)e indirmiş ve ekmek yerine de kendilerine toprak gibi siyah ve yenilemeyecek bir şey veriyor… Kırım’da zahîre kaldırılmadığından pazarlarda gizli bulunan ekmeğin fiâtı ise fevkalâde yüksek… Ahaliden bazıları Ukrayna’ya Melitopol’e giderek gizli bir, iki çuval un getirmeğe çalışmışlarsa da bunlar da Kırım’a giderken (G.P.U.) Emniyet-i Umûmiye Teşkîlâtı tarafından yakalanarak tevkif edilmişlerdir.
Bu yakında Kırım’dan gelen Türk teb’ası köylüler Kırım’ın bütün dağlık ve sahil kısmındaki köylerde (buralarda ekseriyet-i azîme [büyük çoğunluk] Türk’tür.) açlıktan vücutları şişenlerin bulunduğunu müttefikan [hepsi de] söylemişlerdi. Geçen hafta gelenler ise, Kırım’ın her tarafında hatta Kırım’ın hubûbât anbarı telakki edilen [sayılan] Kerç civarındaki her köyde üç, beş ailenin açlıktan vücutlarının şişmekte olduğunu ve ölümü beklediklerini bildirdiler… Bu gelenlerden birisi (Sarayman) köyünde birkaç ailenin açlık felâketiyle bîtâb [halsiz] düştüklerini bizzat görmüştür.
Bu haberlerle ezilirken, bu günlerde yine Kırım’dan gelen birisinden aç köylülere un tevzî’ ettiğinden [dağıttığından] dolayı Kırım Merkezî İcrâ Komitesi reisi Mehmed Kubayef’in milletçilikle ithâm edilerek azl [işinden el çektirildiği] ve tevkif edildiğini öğrendim.
Kubayef de milletçi!.. O Kubayef ki kendisine Türkçe hitâb edenlere o Rusça cevab verirdi… O Kubayef ki, Kırım’da Türklerin diğer milletlerden bilhâssa Ruslardan daha fakir olduklarını bildiği halde, Ruslara nisbetle bizimkilerden beş, altı misli daha fazla bir halk (35 bini mütecâviz) zengin sınıfa idhâl edilerek Kırım’dan sürülürken hiçbir i’tirazda bulunmamıştı… O Kubayef ki, Kırım’da fakir ve topraksız Kırım köylülerinin toprak ihtiyâcları hakkında bir tek söz söylemeden Kırım’ın en münbit [verimli] topraklarından yüz binlerce hektarının Yahudilere tahsîs edilmesini canla, başla kabul etmişti…
11 Mart 1931 tarihli Paris’te münteşir [yayınlanan] Rusça (Son Haberler) gazetesinin Kızıl gazeteden alarak verdiği habere göre “Kubayef, alenen [açıkça] Moskova, Kırım’ı mahv ediyor!” dediğinden dolayı vazîfesinden azledildiğini kaydediyor. (Kubayef) bile Kırım mahv ediliyor diyecek hale getirildi demek!
1921-1922 seneleri açlığında Kırım’da yüz bin kişi ecelsiz gömülmüştü.[10] Bunlardan mühim kısmı Türklerdi… Hatta açlığın en şiddetli bir surette hüküm sürdüğü şehir ve mıntıkalar hep Türklerin kesîf [yoğun olarak] yaşadıkları yerlerdi.[11]
1921-1922 tarihlerinde Anadolu canavar bir düşmanın istilâsına uğramış ve memleketin en ma’mûr [imar edilmiş] kısımları tahrîb edilmişti. Bu sıralarda Anadolu sahillerinde iâşe müşkilâtı ağır bir şekil almıştı. Vaz’ıyyetin bütün bu vahâmetine rağmen, istiklâl ve millî îmân aşkıyla yanan ve bu ilâhi ateşle yalnız Türk tarihinde ve Türk millî vicdânında değil, cihânın hakka ve fedakârlığa hürmet duyan kısmının kalblerinden de takdîrler, tebcîller kazanan Ankara kardeşliğe (?) bir samimiyet ve ferâgatle Kırım açlarına yardım kolunu uzatmıştı.
Yalnız cesareti ve kahramanlığıyla değil, aynı zamanda, millî ve insanî hislerinin yüksekliğiyle de temeyyüz etmiş olan şanlı ordumuz da o devirlerde hamiyetin büyük timsâli olarak kendi lokmasından bir kısmını Kırım’a göndermeğe karar vermişti…
Bugün de Kırım yardıma muhtâc bir haldedir. Bugün de her köyde beş, on aile açlıkla ecelsiz ölüm tehlikesi önünde çırpınıyor… Hiç şüphe yoktur ki her gün her saat bu zavallıların sayıları artıyor. Bunlara Moskova’nın veya Kırım hükûmetinin yardım elini uzatacağını beklemek muhâldir [mümkün değildir].
Kubayef kadar millî îmândan tamamiyle mahrûm bir adamın açlara un tevzî’inin milletçilikle ithâm ve azl edilmesi bu hususta hiçbir ümîd kaldırmamaktadır.
Cihan zahîre piyasalarını sarsacak kadar ihrâcâtta bulunmuş olan bir hükûmetin aç kaldırılan teb’ası için hâriçten, kimden yardım temenni ve ümîd edebilir?
Kırım’da otuz beş bine karîb [yakın] Türk, zengin sınıfından addedilerek ikliminde kat’iyyen barınamayacakları Ural ve Sibirya’ya sürüldüler… Bunların çocukları, hastaları, zayıfları daha vagonlarda donarak kesilmekte veya ciğerleri soğuğa mukavemet edemeyerek vakitsiz can vermektedirler.
Bütün Kırım münevverleri [aydınları] Bolşeviklerle teşrîk-i mesâi ederek [görüşerek] Kırım’ın ve halkımızın dertlerine çare ve imkân aramak yolunda canla, başla çalışmışlarken Kırım’ın topraksız, fakir evlatlarına yer tahsîs edildikten sonra Yahudilerin Kırım’a getirilmesinde ısrâr ettiklerinden dolayı bin bir provokasyonlarla Solovki’de G.P.U. zindanlarında can vermektedirler.
Bunların hepsini siyâsi kurbanlar telakki edelim ve bu mesûllerin hepsi siyâsi addedilerek hatta matbûâtımızda bile küçük bir te’sîr uyandırmamasını da kabul edelim; fakat Kırım açlığı… Türk’ün asırlardan kalan oradaki bakıyyet-üs-süyûfunun [kılıçtan arta kalanların] açlıkla mahv olmasını da mı siyâset telakki edeceğiz?..
Her birisi birer cennet olan Türk yurtları birer cehennem haline getirildiler. Bu cennetlerin en müstesnâsı olan Kırım ise tamamiyle bir Türk mezarlığı haline getirilmektedir. Acaba Türk vicdânlarından Kırım silindi mi ve oradakiler insan olarak olsun acınmağa ve yardıma lâyık değil midirler?
Neticeyi tarih yazsın…
KIRIM’DA AÇLIK
Kırımlı Abdullahoğlu Hasan [Hasan Ortekin] [xiii]
(Emel Mecmuası, 1 Eylül 1933, sayı 9, sayfa 8-20)
Kırım’da bir darb-ı mesel vardı: “Açından ölenin mezarı yok.” Milletimizin ne bedbaht tali’i [talihi] varmış ki bugün Kırım baştan başa açından ölenlerin mezarlarıyla dolmuştur. Feyz ve bereketten [verimlilik ve bolluktan] dolayı “Yeşilada” nâmını almış olan güzel vatanımız açlık felâketiyle kıvranıyor ve yüz binlerce insan bir lokma etmege [ekmeğe] muhtâc olarak kara topraklara sürülüyor. Ukrayna, Kırım, Şimâlî ve Cenûbî Kafkasya, İdil-Ural ve Türkistan gibi gayr-i Rus unsuruyla meskûn olan [iskan edilen] ve binâenaleyh Rus mukadderâtını [geleceğini] tehdîd eden bu ülkelerde Kızıl Rus emperyalizminin sistematik bir sûrette ta’kib ettiği bu imha siyâsetinin bir safhasını teşkîl eden 1933 senesi açlığı, 1921 senesi açlığına rahmet okutacağa benziyor. Medenî Avrupa’nın gözü önünde îka’ edilen [yapılan] bu cinâyetin mesûliyeti yalnız onu yapanların değil bu cinâyete seyirci olanların dahi alnına ebedî kara bir leke sürecektir.
1381 tarihinde Toktamış Han’la Cenevizliler arasında akdolunan bir muâhededen [antlaşmadan] sonra Kefe’de yerleşmiş olan Ceneviz[li]ler Kırım’ı “Cenova’nın Anbârı” addederlerdi. Yalnız, Kerç mıntıkasından alınan hubûbât, o asırlarda Cenova Dükalığı’na bol bol kifâyet ediyordu [yetiyordu]. Kefe, Sudak ve Kalamita (İnkerman) gibi mahallerden gemilerle sevkedilen meyve, bahârât ve hubûbât Cenevizlilerin en büyük ticâretlerini teşkîl ederdi ki bu tâ o vakitlerde Kırım’ın feyz ve bereketle dolu olduğuna canlı bir delîldir.
1578 senesinde Kırım’da bulunan Lehistan diplomatlarından Martin Brunevski [xiv] Kırım’a dâir yazdığı eserinde diyor ki:
Kefe taraflarında çok ekin ekilir ve çok güzel mahsûlât [ürünler] verir. Kefe mıntıkasında uçsuz bucaksız bâğlar ve bâğçeler vardır. Sudak civârında birkaç millik arâzi hep bâğlık ve bâğçeliktir. Kırım’ın birçok mahallerinde a’lâ şarâb imâl olunur. Bağçesaray etrâfındaki bâğlar ve bâğçeler çok güzel meyve veriyorlar. Or kal’asından [Perekop’tan] Eski Kırım şehrine kadar uzanan ovalar dümdüz olup ekin ekilmektedir. Buralarda çok güzel mahsûlât yetişir. İnkerman, Almau ve diğer mahallerde meyve bâğçeleriyle mükemmel bâğlar vardır. Hersonesi taraflarındaki sırtlar hep bâğlık ve bâğçeliktir. Çöllerde derin ve mükemmel kuyular çoktur. Bu çöllerde şehirler az ise de, köyler pek çoktur.
Bundan 355 sene evvel güzel vatanımızın cennet gibi bâğ ve bâğçelerden ibâret olduğunu ve engîn denizleri andıran çölleri de hubûbât anbârları gibi feyz ve bereketle mâl â mâl [dopdolu] olduğunu anlatan Brunevski devâmla diyor ki: “Koyun, keçi, at sürüleri hesâbsızdır; Tatar atları pek güzel olup bunların mühim bir kısmı Arab ve Karabağ atları cinsindendir.”
1796 tarihinde yani Kırım’ın işgalinden on üç sene sonra, İkinci Katerina’nın da’veti üzere Kırım’a gelmiş olan Alman âlimlerinden Pallas,[xv] Kırım’a dâir yazdığı eserinde diyor ki:
Kırım’ın her tarafında mükemmel bağ ve bâğçeler vardır. Kırım’da muhtelif cins buğday yetiştiği gibi; arpa, mısır, darı, kendir, tütün, kavun, karpuz, muhtelif cins kabaklar, hıyar, patlıcan, soğan, sarımsak, havuç, tereotu, turup ve gayri [başka] sebzeler ve ekinler yetişir. Sudak ve Otuz civârında, senede, Macaristan şarâbı gibi güzel 30 bin koğa şarâb imâl olunur. Tatar bâğlarında otuz beş cins üzüm vardır. Tatar bâğçeleri Almanya bâğçelerine benzerler. Kırım’ın dağlık mıntıkasında yaşayan Tatarlar bâğ ve bâğçelerine çok dikkat ederler. Bu bâğçeleri temizlerler, su verirler, gübrelerler ve o derece mükemmel ağaç aşısı yaparlar ki, cidden şâyân-ı dikkattir [dikkate değerdir].
Bâğçesaray taraflarında, Tatarlar, meyve fidanlarını toprak içine gömülü olan yerden keserler ve aşılarlar. Bu gibi aşılar hem çabuk tutuyor ve hem de uzun ömürlü oluyorlar. Kırım’da 14 cins eriğe tesâdüf ettim. Kırım armudlarının cinsleri hem muhtelif ve hem de lezzetlidir. Elma cinsleri çoktur. Sınab elması Kırım’da meşhûrdur. Tatar bâğçelerinde üç cins iyi ayva vardır. Erik, vişne, kayısı, şeftali, incir, badem cinsleri çoktur. Zeytin ve nar ağaçları mebzûldür [boldur]. Ceviz, fındık, kestane, kızılcık, dut, muşmula, hurma diğer meyvelerin envâ’ı [çeşitleri] Tatar bâğçelerinde doludur.
Kırım’dan Tatarların Türkiye’ye hicret [göç] ettirilmesi ve onların yerlerine Alman muhâcirlerinin [göçmenlerinin] getirilmesi için Katerina’yı teşvîk eden ve böylelikle bizim hakiki ve kavî [kuvvetli] düşmânlarımızdan biri olan Pallas bile memleketimizin tâ o asırlardaki feyz ve bereketini takdîr ve tasdîk etmeğe mecbûr kalmıştı.
Kırım’dan her sene Rusya’ya, Türkiye’ye, Lehistan’a birçok mal ihrâc olunurdu. Rusya’ya yapılan ihrâcâtta başlıca mevkii: deri, şarâb, koyun, yün, tuz, sahtiyân [boyanmış ve cilalanmış deri] tutardı. Türkiye’ye ise buğday, yağ, bal, tuzlu et, balmumu, kil, taze meyve ve tuz ihrâc olunurdu. Lehistan’a her sene 30 bin ak ve 60 bin siyah kuzu derisi ile 20 bin aded tavşan derisi ihrâc edilirdi.
Kırım’dan yalnız altûn, şeker ve at ihrâcı yasaktı. Kırım’da yüz binlerle at mevcûd olduğu hâlde Kırım batırları [kahramanları] atları başlarıyla berâber tutarlardı. O asırlarda yalnız Ârâbât ve Çongar kadılıklarında en azdan yetmiş binden fazla at mevcûd olduğu ma’lûmdur. Çöl taraflarında binlerle deve vardı.
Kırım’a “medeniyet” getirmek bahânesiyle bin bir cinâyeti işlemekten fâriğ olmayan [çekinmeyen] Rus emperyalizmi yirminci asrın ortalarına doğru ahâlîmizi açlıkla imhâ etmekte berdevâmdır. Eski servet ve sâmân [zenginlik] yerine bugünkü açlık ve zarûret göz önüne getirilirse yalnız bolşeviklerin imhâ siyâsetleri değil, komünizm esâsâtının da ne kadar sefâlet ve fecâat [acıklı durum] ocağı olduğu kendiliğinden anlaşılır.
Kurtuluş, ancak ve ancak Sovyetlerin ve komünizmin devrilmesindedir…
[1] Bütün Kırım, sahife 26, Akmescid 1926. Kırım’ın maden zenginlikleri ve tabi’î istihsâl kuvvetleri, Prof. Duycenko’nun makalesinden. [Bahsedilen yayının tam başlığı: Bütün Kırım Müessis Şuralar Syezdi]
[2] Bütün Kırım, sahife 156-157.
[3] Bütün Kırım, sahife 218.
[4] Bütün Kırım, sahife 82.
[5] Bütün Kırım, sahife 79-80.
[6] Bütün Kırım, Vologdin, Kırım Ahalîsi bahsi, sahife 36. (Bu fâcia hakkında Totmanlı’nın Emel‘deki 1 Mart, 1 Nisan, 1 Temmuz nüshalarında Kırım Açlığının İçyüzü makalelerine mürâcaat.
[7] Kuşcenko-Kırım’ın Köy Hazaystvası [Ekonomisi], sahife 77.
[8] Totmanlı, “Kırım’da Açlık Felaketinin Amilleri”, Emel Mecmuası (1933) [sayı: 3, s. 9-17; sayı: 4, s.9-13; sayı:7, s.7-14].
[9] Bu ma’lûmât Kırım Komiserler Hey’eti reisi Hüsâmeddinof’un Yedinci Kırım Syezdi’ndeki muhtırasından ve Kızıl Kırım, 17 Şubat 1931, numara 39; Yeni Dünya, 11 Şubat 1931, numara 33’ten alınmıştır.
[10] Bütün Kırım, sahife 7. [Kırım Merkezi İcra Komitesi tarafından yayınlanan Bütün Kırım Müessis Şuralar Syezdi (Akmescid, 1926)]
[11] Akyar’la, Bağçesaray arasındaki mesafe bir iki saat olduğu halde, 1922’de Bağçesaray’da yüzde 55, Karasubazar’da yüzde 48, Gözleve’de yüzde 43, Eski Kırım’da yüzde 41, Kefe’de yüzde 36, Yalta’da yüzde 29, Kerç’te yüzde 28, Akmescid’de yüzde 13, (Sivastopol) Akyar’da yüzde 11 oranında insan ölmüşken, Bağçesaray’da ahalinin yüzde 55’inin ölmüş olması nazar-ı dikkate alınmağa ve düşünülmeğe lâyıktır.
[i] Konuyla ilgili en etraflı çalışma Hakan Kırımlı’nın 1921-1922 Açlığı ve Türkiye’den gönderilen yardım hakkında yayınlanan ilmi makalesidir: “Kırım’da ve İdil-Ural Bölgesinde Açlık ve Türkiye’den Giden Yardım (1921-1922),” Belleten (Ankara), cilt LXXV, no. 274 (Aralık 2010), s. 881-955. Özenli bir araştırma sonucu hazırlanan bu makale Türkçe, İngilizce ve Rusça kaynaklara dayanmaktadır. Ne var ki, Cafer Seydahmet Kırımer veya Edige Kırımal gibi Kırım aydınlarının ilgili görüşlerine yer verilmemiştir.
[ii] Kırım Tatar siyasi lideri ve yazarı, Cafer Seydahmet Kırımer (1889-1960). Kırım’ın Yalta şehri yakınlarında Kızıltaş köyünde doğdu. İlk tahsilini Kırım’da, ilk ve orta tahsilini İstanbul’da tamamladı. 1908’te 3 arkadaşı ile birlikte Kırım Talebe Cemiyeti’ni kurdu. 1911’de Paris’te hukuk fakültesine başladı. I. Dünya Savaşı başlayınca Kırım’a döndü. 1917’de ilan edilen Kırım Halk Cumhuriyeti’nde millî savunma ve dışişleri bakanı oldu. Kırım, Bolşevikler tarafından işgal edilince Paris’e gitti ve İsviçre’de de bir müddet kaldı. Daha sonra İstanbul’a yerleşerek Türklük hakkındaki çalışmalarına devam etti. Kırım’da yaşanan 1921-1922 kıtlık yıllarında yurduna yardım sağladığı bilinmektedir. Kırımer, 1932-1933 yıllarında büyük kıtlığa yol açan hükümet politikalarını şiddetle protesto etti. Dünya pazarlarında daha düşük fiyatlarla tahıl satmak isteyen Sovyet kararının acımasız ve mantıksız yönlerine dikkat çeken Kırımer, 3 Nisan 1960’da İstanbul’da vefat etti. Kırım ve Türklük hakkında birçok makale ve kitapları vardır. Önemli eserleri arasıda, “Bir Tatar Gencinin Feryadı: Yirminci Asırda Tatar Millet-i Mazlumesi” (1912); La Crimée; passé-présent, revendications des Tatars de Crimée (1921) ve Lehçe çevirisi Krym (1930); Rus İnkilabı (1930) ve Gaspıralı İsmail Bey (1934)’i sayabiliriz.
[iii] Richard Sallet, “10,000,000 Starved to Death in Russia,” Daily Telegraph (London), 8 July 1933, s. 9. Sallet, 1931 yılında Rus-Alman yerleşim yerleri hakkında yayınladığı ve sonradan İngilizceye çevrilen kitabıyla hatırlanıyor. Amerikalı olduğu söylenmesine rağmen eserlerini Almanca yayınlamıştır. Sovyet hükümeti, Rusya’daki açlığı gizlemiş olduğu için ölenlerin sayısı halen kesin olarak bilinmemektedir. 1930’larda çeşitli uzmanların verdiği rakamlar, bir milyon ile on milyon arasında değişiyor ve açlık kurbanları sayısının ortalaması beş milyonu geçiyordu. Sallet’in verdiği rakam en yükseği idi. Bkz. Dana Dalrymple, “The Great Famine in Ukraine, 1932-33” Ukrainian Weekly 51 (13) 27 March 1983. (www.ukrweekly.com/Archive/1983/138322.shtml)
[iv] İngiliz yolcu gemisi Lusitania’nın, bir Alman denizaltısı tarafından 7 Mayıs 1915’te İrlanda kıyılarında batırılması dünya çapında siyasi tartışmalara yol açtı.
[v] David Llyod George (1863-1945), İngiliz devlet adamı. 1916 yılında Başbakan olan Llyod George, Birinci Dünya Savaşı’nda yenilen devletlerin topraklarının bölüşülmesinde ve Rusya’da Bolşevik rejimin tanınmasında önemli rol oynadı. 1922 yılında başbakanlıktan istifa etti. İngiltere 1924 yılında Sovyetler Birliğini resmen tanıdı.
[vi] Maksim Maksimoviç Litvinov (1876-1951), Bolşevik siyaset adamı ve Sovyet Rusya’nın Dış İşleri Bakanı (1930-1939).
[vii] G.P.U. Sovyetler Birliği gizli polis servisi. İlk Bolşevik servisi Çeka’nın yerini almıştır.
[viii] Edouard Herriot (1872-1957), Fransız devlet adamı ve yazarı. 1920’lerde ve 1932 de başbakanlık yapmış, Sovyetler Birliğinin Fransa tarafından resmen tanınmasına yardım etmiştir. 1933 Eylül ayında Rusya’ya giden Herriot dönüşünde Rusya’da açlık olduğunu inkâr ederek Sovyet hükümetini desteklemiştir. Bkz. P. Mabille, “Ce que M. Herriot n’a pas vu,” Journal des Debats 40 (22 Sept. 1933), s. 450.
[ix] Burada adı geçen Kırım’a gelen diplomat, ilim adamı ve seyyahlar, Cafer Seydahmed’in Kırım tarihini ne kadar iyi bildiğini gösteriyor. Örnek olarak şu kişiler bahsedilebilir: Leh diplomatı Martin Brononevskiy (1595-1624), Belarus din adamı Stanislav Bogush Sestrentsevich (1731-1826), Osmanlı devleti ve Kırım hakkında yazdığı hatıralarıyla bilinen Macar asıllı Fransız yazarı ve seyyahı Francois Baron de Tott (1733-1793), Güney Rusya’da araştırmalar yapmış ve Kırım’da bir müddet yaşamış Alman ilim adamı Peter Simon Pallas (1741-1812), İngiliz seyyahı Edward Daniel Clarke (1769-1822), 19 ciltlik eseriyle coğrafya tarihinde önemli yer alan Fransız ilim adamı ve yazarı Elisée Reclus (1830-1905).
[x] Kırım’daki 1921-1922 açlığının son günlerinde organize edilen konferansın sonuçlarını içeren broşür, “1922 senesi Mayıs 2’de Toplanan Umum Kırım Tatarları 2. Bitaraf Konferansiyası,” Akmescit (Simferopol) şehrinde basıldı. Rahmetli Necip Hablemitoğlu, bu belgenin metnini ve değerlendirmesini “Kırım’da Açlık Yılları” başlığı altında 2 ayrı makale olarak Emelimiz Kırım dergisinde yayınlamıştır. Bkz. Yıl 7, sayı 26, s. 12-23 (Ocak-Şubat-Mart 1999) ve Yıl 7, sayı 27, s. 3-7 (Nisan-Mayıs-Haziran 1999).
[xi] Bu makale, Azerbeycan gazetesi Bildiriş (26.3.1931, sayı 34, s. 1, 4) ve Yeni Türkistan dergisinde (Nisan 1931, sayı 34, s. 7-10) basılmıştır. Ayrıca, İnci Bowman tarafından İngilizceye çevrilmiş ve Uluslarası Kırım Komitesi (Washington, DC) Web sitesinde yayınlanmıştır (Mart 2005). http://www.iccrimea.org/historical/famine1931.html
[xii] Mehmet Kubayev (1883-1937). İlyas Tarhan’dan sonra Kırım Muhtar Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti Merkezi İcra Komitesi Başkanlığına atandı.
[xiii] Hasan Ortekin (1896-1938). Kırımlı Abdullahoğlu Hasan ismi altında, Azerbaycan Yurt Bilgisi ve Romanya’da Arap harfleriyle basılan Emel dergisinde Kırım tarihi hakkında makaleleri yayınlanmıştır. Bunlardan en iyi bilinen “Viyana Önünde Kırım Süvarileri” yazısı, 2.Viyana Kuşatması sırasında Kırım Hanı Murat Giray’ın rolünü inceler. 1934 yılında Türkiye Cumhuriyeti’nde Soyadı Kanunu’nun yürürlüğe girmesinden sonra, Hasan Ortekin ismiyle yayınlarına devam etmiştir. İstanbul Üniversitesi Türkiyat Enstitüsü’nde tercüman olarak çalışmış ve Kırım Hanlarının Şeceresi başlıklı eseri 1938 de yayınlanmıştır. O yıl, 42 yaşındayken İstanbul’da geçirdiği bir ameliyat sonucunda vefat etmiştir. Ortekin hakkında daha fazla bilgi ve yayın listesi, İnci Bowman’ın “Kırımlı Abdullahoğlu Hasan Kimdir?” yazısında verilmiştir. Bkz. Türk Dünyası Tarih ve Kültür Dergisi, no. 285 (Eylül 2010), s. 55-56.
[xiv] Batı ülkelerinde Martinus Broniovius olarak bilinen Leh diplomatı 1595-1624 yılları arasında faaliyet göstermiştir. Türkçe yayınlarda adı Martin Bronevskiy olarak geçer. Kırım Hanı Mehmet Giray’ın hükümdarlığı sırasında Polonya Kıralı Stefan Batory (1533-1586) tarafından Kırım’a elçi olarak gönderilmiştir. Bronevskiy, izlenimlerini Descriptio Tartariae (Kolonya, 1595) isimli kitabında yayınlamıştır. Bu küçük eser, Kemal Ortaylı tarafından Türkçe’ye çevrilmiş ve Kırım başlığı altında 1970 yılında Ankara’da yayınlanmıştır.
[xv] Peter Simon Pallas (1741-1811), Alman ilim adamı ve araştırmacısı. 1768 ve 1774 yılları arasında St. Petersburg İlimler Akademisi’nin desteğiyle Rusya’da seyahat etti. Orta Asya, Sibirya ve İdil-Ural bölgeleri de dahil olmak üzere geniş çapta incelemeler yaparak, botanik, zoolojik ve jeolojik numuneler topladı. 1793-1794 yılları arasında İdil ve Kafkas bölgelerini gezdi ve bir müddet Kırım’da yaşadı. Almanca yayınladığı kitabı, daha sonra Travels through the Southern Provinces of the Russian Empire, in the Years 1793 and 1794 (Londra, 1812) olarak İngilizceye çevrildi ve halen Kırım tarihinin bilinen eserleri arasındadır.
[/ihc-hide-content]
Emel Dergisi 268, Temmuz-Ağustos-Eylül 2019. Sayfa 25-45 .
Emel KIRIM VAKFI