VİZYON VE REJİM: RUSYA’NIN KIRIM YÖNETİMİNİN İLK ON YILLARI

İçerik sitemize henüz aktarılmamıştır. EMEL

VİZYON VE REJİM:
RUSYA’NIN KIRIM YÖNETİMİNİN
İLK ON YILLARI*

 

Kerstin S. JOBST**

Çeviren: Bülent TANATAR

Fethedilen bir bölgeyle ilk karşılaşma, fatih için sınırsız bir sevinç kaynağıdır.[1] Bu sevinç hızla pragmatik bir tutuma dönüşür, çünkü yalnızca coşku bir sömürgeyi sürdürmek veya yönetmek için yeterli değildir. Yeni dünya sahiplenilmelidir; “dokunulmalı, kataloglanmalı, envantere alınmalı ve el konulmalıdır.”[2] Her sömürgeleştirme projesinin sonunda hayal kırıklığı yaşanır,[3] çünkü bir zamanlar çok harika olan yeni mülk, tanıdık ve kirletilmiş hale gelir.

Stephen Greenblatt, sömürge karşılaşmasının bu ideal-tipik modelini, İspanyol, İngiliz veya Fransız imparatorlukları gibi Batılı ve dolayısıyla genel olarak kabul görmüş imparatorlukları göz önünde bulundurarak geliştirmiştir. Bu modelin, örneğin kıtalararası genişlemesi veya inatçı geri kalmışlık paradigması nedeniyle uzun süre hem Rus dünyasında hem de dışında gerçek bir imparatorluk olarak kabul edilmeyen Rus İmparatorluğu’na ne ölçüde uygulanabileceği, tarihsel araştırmalarda hararetle tartışılan, ancak burada cevaplanamayacak bir sorudur. Bununla birlikte, son yıllarda “Yeni İmparatorluk Çalışmaları” olarak adlandırılan bir yaklaşımın, Çarlık İmparatorluğu’nun gerçekten de “gerçek” bir imparatorluk olduğuna dair giderek daha fazla kanıt bulduğunu belirtmek gerekir.[4]

Bu makale, Kırım’daki Rus yönetiminin ilk yıllarını, yani yaklaşık olarak I. Aleksandr’ın tahta çıkışına (1801) kadar olan dönemi, tarihsel bir bakış açısından ziyade yapısal bir perspektiften ele alacaktır. Makale, özellikle Şahin Giray yönetimindeki sözde bağımsız Kırım Hanlığı’ndan (1777-1783) Yaş Antlaşması’nı (1792) takip eden on yılda bu yeni kazanılmış bölgenin katı bir şekilde yürürlüğe sokulmasına geçiş döneminde, Kırım’a ilişkin Rus vizyon ve planlarına odaklanacaktır. Ayrıca, yarımadada kurulan siyasî ve idarî rejimi de gösterecektir. Makale, bu dönemde tedavül eden Kırım’a ilişkin çeşitli anlayışların ve algıların hükümet uygulamalarını etkileyip etkilemediğini araştıracaktır. Vizyon ve rejim arasındaki beklenen farklılıkları daha net bir şekilde vurgulamak için, ilk adım, büyük ölçüde Greenblatt’ın üç aşamalı yaklaşımı olan kayıt tutma, kataloglama ve el koymayı izleyen bu dönemdeki Rus Kırım politikasının temel özelliklerini özetlemek olacaktır. Ardından, Rus imparatorluk elitlerinin Kırım ile ilişkilendirdiği bazı temel vizyonlar ve gerekçeler sunulacaktır. Son olarak, Potyomkin örneği kullanılarak, ilhak öncesinde ve hemen sonrasında tedavül eden fanteziler ve beklentiler sunulacaktır. Bunlar, diğer şeylerin yanı sıra, yeni mülke duyulan sevinçle karakterize edilmiştir.

İncelenen Dönemdeki Rus Kırım Politikasının Özellikleri

II.Katerina (1762–1796) dönemindeki Rus Kırım politikası, büyük ölçüde aydınlanmış mutlak yönetimin çağdaş paradigmalarına karşılık geliyordu: İmparatoriçe kendini doğal hukuk meşruiyetine dayalı rasyonel, hoşgörülü ve pragmatik ilkelerle bağlı hissediyordu. Politikası, düzenleyici gücüne ikna olduğu imparatorluğun birliğine hizmet etmeyi amaçladığı ölçüde rasyoneldi. Hükümet, mutlak iktidar devletinin kendisi için iddia ettiği tekdüzelik ile özellikle hükümdarın kendi kendine dayattığı, ‘hoşgörülü’ taleplerine karşılık gelen çeşitlilik arasındaki dönemin tipik gerilimi içinde faaliyet gösteriyordu. Kırım’daki “iyi düzenlenmiş polis devleti” politikası, gelişmekte olan imparatorluk sistemi içinde gerçek bir istisna değildi.[5] Bununla birlikte, daha yakından incelendiğinde, sömürge çevrelerine yönelik her metropol politikası özel, hatta benzersiz özellikler sergiler. Bunlar, diğer şeylerin yanı sıra, sömürge bölgesinin doğasından, merkezî hükümet için beklenen faydasından veya tehlikesinden ve orada imparatorluk gücünü uygulama nesnel imkânlarından kaynaklanıyordu. 1783’te ilhak edilen Hanlık ile ilgili olarak, bu özellikle şu anlama geliyordu: Kırım Tatarları, Rusya’nın güney sınırını uzun süredir baskı altında tutmaları ve Müslüman olmaları nedeniyle, Rus bakış açısından geleneksel, kolektif olarak ‘bilgili’ düşmanlardı. Tatar ve Osmanlı süvarileri, güneyden düzenli baskınlarıyla uzun süre Moskof İmparatorluğu’nun sınır bölgesine kalıcı yerleşimi engellemişlerdi. Böylece insan gücünü ve kaynakları bağlamış ve köle alma yoluyla büyük nüfus kaybına neden olmuşlardı. Rus tarafı, 17. yüzyılın sonlarından itibaren, bu tehditten kalıcı olarak kurtulmak için tekrarlanan, çoğunlukla başarısız girişimlerde bulunmuştu.

Bu bağlamda, İmparatoriçe II. Katerina’nın bu huzursuzluk yuvasını Rus devletine dahil etmek için ilk umut vadeden fırsatı değerlendirmemesi şaşırtıcıdır.[6] 1768-1774 Rus-Türk Savaşı’nın başarılı geçmesinin ardından, birçok sırdaşının tavsiyesine aykırı olarak, neredeyse on yıl boyunca Kırım Tatar devletini destekledi. Bu devlet, erken modern bir topluluğun tüm özelliklerine sahipti, ancak egemenliği sınırlıydı.[7] İmparatoriçe daha da fazlasını yaptı: varlığını kendi birlikleriyle, özellikle Rus yönetim ilkelerine bağlı olan Şahin Giray Han ile aynı fikirde olmayan dirençli ve etkili Kırım Tatar klanlarına karşı askerî olarak defalarca güvence altına aldı. Katerina’nın güneyde bu deneye neden izin verdiği kesin olarak belirlenemez. Hanlığın eski egemenliğinin kesin olarak sona erdiğinin ve bu nedenle artık Rusya’nın toprakları için bir tehdit oluşturmadığının farkına varılmasının, Rus himayesinden bağımsızlığı mümkün kılmış olması muhtemeldir. Bazen Çariçenin, birkaç yıl önce Sankt Peterburg’da kaldığı süre boyunca yakın bir ilişki sürdürdüğü yakışıklı Şahin Giray’a karşı bir ‘zaafı’ olduğu da öne sürülmektedir. Bununla birlikte, aydın ve mutlakiyetçi hükümdarın bu deneyi bilinçli olarak gerçekleştirmiş olması da mümkündür: Karadeniz’in kuzey kıyısının ötesine, güneye doğru planlanan daha ileri sömürgeci genişleme durumunda dolaylı yönetim uygulama modelini test etmek. Hanlığın 1783’e kadar olan görünürdeki bağımsızlık döneminde bile, yarımada böylece çeşitli dolaylı yönetim biçimlerini test etmek için belirli bir laboratuvar niteliği kazanmıştır. Bununla birlikte, ilhak sonrası Kırım üzerinde uygulanan Rus otoritesi, sömürgeci ve doğrudan hegemonyanın temel özelliklerini taşıyordu.[8] Bu, hem metropol ve çevre arasında uygulanan güç ilişkileri hem de Slav yerleşim kolonisi olarak kullanımı için geçerlidir.

Çarlık İmparatorluğu’nun genişlemesiyle ilgili Rus elitlerinin tartışmalarına daha yakından bakıldığında (ve bunu yapacak fırsata, bilgiye ve ilgiye sadece onlar sahipti), şu gerçek ortaya çıkıyor: Yarımada örneğinde olduğu gibi, Rusya’nın sömürge kazanımı, bazen agresif bir şekilde ilan ettiği eşit bir sömürge gücü olma iddiasına rağmen, nadiren bu şekilde adlandırılmıştır. Bu durum, özellikle 1864 tarihli Gorçakov Genelgesi’nde açıkça ifade edilmiştir. Orada, dönemin Dışişleri Bakanı, tüm “uygar devletlerin” “vahşi” veya göçebe kabilelere kültür ve ilerleme getirme yükümlülüğünü vurgulamıştır. Belki de bunun bir nedeni, Rus gücünün o kadar iyi bir uygarlık getirici olduğuna dair yaygın inançtı ki, “sömürge egemenliği” terimi artık gerçekten uygulanabilir değildi. Dahası, tarihçi Vasiliy Klyuçevskiy (1841-1911) gibi akademisyenler, Rus tarihinde sömürgeleştirme faktörüne neredeyse doğal bir nitelik atfetmişlerdir.[9] Özellikle Kırım örneği bunu doğrular gibi görünmektedir. Çarlık İmparatorluğu’nun bu toprak kazanımı, zihinsel olarak bile kısa sürede “aslen Rus” toprağı olarak algılandı ve böylece kazanımı kendiliğinden aşikâr bir eylem olarak ilan edildi. Bu kazanımın klasik bir sömürgeci güç politikası örneği olduğu gerçeği, Rus Kırım’ı tartışmalarında büyük ölçüde göz ardı edildi. Bu yorum, Stalin döneminin son altın çağı olan 1950’lerin başlarında bile hâlâ geçerliliğini koruyordu. Örneğin, tarihçi Nadinskiy, dönemin tipik agresif Tatar karşıtı söylemini kullanarak, Kırım’ın Rus sömürgesi olduğunu şiddetle reddetti: “Kırım hiçbir şekilde sömürge olarak tanımlanamaz, çünkü bu topraklar antik çağlardan beri Rus toprağıdır ve bu nedenle Kırım’ın Rusya tarafından ilhakı yabancı bir toprağın fethi değil, Rus halkının haklarının yeniden birleştirilmesi ve iadesidir.”[10] Böylece, neredeyse klasik bir emperyal söylemle, oldukça çeşitli ve kesinlikle “antik çağlardan beri” Rus bağlamına oturtulmuş Kırım geçmişini doğrusal bir Rus-Sovyet tarih anlatısına yerleştirdi. Dahası, Kırım’ın ilhakının Rus kamuoyunda neredeyse hiç bu şekilde tanımlanmamış olması dikkat çekicidir. Eğer “yeniden birleşme” olarak adlandırılmadıysa, “ilhak” (prisoedinenie) veya “ele geçirme” (priobretenie) olarak anılmıştır. “Fetih” (zavoevanie) ve “boyun eğdirme” (pokorenie) terimlerine nadiren rastlanır.

Çariçe tarafından güneydeki Rus çıkarlarını korumakla görevlendirilen Prens Grigoriy A. Potyomkin (1739–1791) ise Çariçe’ye yazdığı mektuplarda çok daha az çekingen davrandı. Ona göre Kırım’ın ele geçirilmesi, büyük güçlerin pan-Avrupa yayılmacı politikasıyla bağlantılıydı. Bu nedenle, ilhak projesinin zaten şekillendiği 1782 yılının sonlarında, Çariçe’nin kalan çekincelerini gidermeye çalıştı: Özellikle diğer büyük Avrupa güçleri örnek teşkil etmişken, Kırım’ı ilhak ederek Rusya’nın şanını artırmak neredeyse zorunluydu. Fransa 1768/69’da Korsika’yı ilhak etmiş, Avusturya ise Bukovina’yı alarak Osmanlı İmparatorluğu’ndan “bizden” (Rus İmparatorluğu’ndan) daha fazlasını elde etmişti. Ve son olarak, Avrupa’nın tüm devletleri Asya, Afrika ve Amerika kıtalarını kendi aralarında bölüşmeye çalışmıyorlar mıydı?[11] Tavrida’nın gelecekteki Prensi böylece Kırım projesini yalnızca sözde ‘Doğu Sorunu’ bağlamında değil, çok daha büyük bir boyutta, yani Avrupa güçleri tarafından dünyanın küresel olarak bölünmesi bağlamında gördü. Yarımada, “Avrupa’nın medenî halklarıyla eşit düzeyde durma” iddiasının formüle edilmesinde büyük bir sembolik önem kazandı.[12]

Kırım’daki Rus Rejiminin Temel Özellikleri

Kırım’ın ilhakı, günümüzde çoğu Rus tarihçi tarafından hâlâ alternatifi olmayan, gerekli bir sınır güvenliği eylemi olarak görülmektedir. 21. yüzyılda bile, bu olayın Çarlık için Kırım’ı ele geçirmenin “hayat memat meselesi” olduğunu savunan görüşler mevcuttur.[13] Aslında Çariçe, Hanlığın imparatorluk için gerçek bir tehdit oluşturmayı çoktan bıraktığının farkındaydı. Bu nedenle, yeni ele geçirilen topraklara, özellikle de sözde “Yunan Projesi”, Osmanlı devletinin bölünmesi ve Doğu Roma İmparatorluğu’nun Sankt Peterburg ile yakın kişisel, ideolojik ve siyasî uyum içinde yeniden kurulmasıyla ilgili daha kapsamlı fikirler atfetti. Bu arada, güneydeki koşulları çok daha iyi bilen Potyomkin, bu projenin Çariçe’nin kendisinden çok daha az başarı şansına sahip olduğunu düşünüyordu.[14]

Kırım’ın ilhakından kısa süre sonra başlatılan önlemler, Bizans tahtında bir Romanov’un belirsiz vizyonundan çok daha somuttu. Birincil amaçları, yeni kazanılan bölgenin stratejik güvenliğini sağlamaktı: örneğin, yarımadaya daha fazla asker konuşlandırmak ve Tatar birliklerini Rus ordusuna entegre etmek. Potyomkin, 1784 gibi erken bir tarihte üç Tatar alayını askere almış ve 1787-1792 Rus-Türk Savaşı’nda görevlendirmişti. Bu alaylar, Müslüman kardeşlerine karşı mücadelede kendilerini takdire şayan bir şekilde kanıtlamışlardı[15] ve gelecekte de aynısını yapmaları bekleniyordu. Ancak, 19. yüzyılın son çeyreğine kadar genel askerlik hizmetinden muaf kaldılar.

Bu nedenle, bu toprakların ele geçirilmesinin büyük askerî önemi Rus politikasında en üst düzeydeydi. Bunun çarpıcı ve aynı zamanda somut bir göstergesi, resmî ilhakın üzerinden sadece birkaç hafta geçtikten sonra, 1783 gibi erken bir tarihte Sivastopol deniz limanının kurulmasıydı. Tarih boyunca – özellikle Kırım ve II. Dünya Savaşı’ndaki iki “kahramanca” savunmasıyla – bu yer, Kırım’ın kolektif Rus hafızasında Rusya’nın ayrılmaz bir parçası olarak algılanmasında, günümüze kadar inkâr edilemez bir şekilde kalıcı bir rol oynamıştır. Yasal olarak Ukrayna’ya bağlı oluşu, yalnızca Rusya Federasyonu’ndaki ulusal sağ kanatla da sınırlı olmaksızın, şiddetle reddedilmektedir.

Ancak o dönemde çoğunluğu Kırım Tatarlarından oluşan yerel halk için Rus yönetiminin aldığı diğer önlemler daha önemliydi. İmparatoriçe Katerina’nın Nisan 1783’te Kırım’ın ilhakı hakkında yayınladığı ve Kırım’ın bundan böyle “sonsuza dek” Rus İmparatorluğu’na ait olacağını belirten manifestoya uygun olarak,[16] eski hanlığın imparatorluğa entegrasyonu başladı. Yol gösterici ilkeler, birincisi Kırım’ın corpus separatum [ayrı bir varlık] olarak ele alınmaması ve ikincisi imparatorluğun yararına hizmet etmesiydi; bu da Aydınlanma söyleminin merkezinde yer alan polis kavramıydı. Bununla birlikte, Kırım o dönemde büyük ölçüde terra incognita [bilinmeyen bir bölge] olduğu için, uygulamada çok sayıda sorun ortaya çıktı ve bu da etkili yönetimi engelledi. Bu bölgenin devredilemez “Rus karakteri” için kısa süre sonra formüle edilen ve sonraki on yıllarda daha da geliştirilen meşrulaştırma stratejileri göz önüne alındığında, bu çok şaşırtıcıdır. İlhak öncesinde bile, Tatar toplumunun dinî ve klan bağlılıklarına dayalı çoğulcu yapısının yanı sıra coğrafî ve iklimsel koşulları konusunda da genel bir anlayış eksikliği olduğu açıkça ortaya çıkmıştı. Rus İmparatorluğu, Yelizaveta Petrovna’nın (1741-1761) hükümdarlığı döneminde Ticaret Odası’nın girişimiyle, Kırım da dahil olmak üzere, gelecekteki Karadeniz ticaretinin olasılıkları üzerine bazı çalışmalar yaptırmış olsa da,[17] 1768-1774 Rus-Türk Savaşı sırasında askerî amaçlar için yeterli harita materyali hâlâ eksikti. Bu nedenle Londra’daki Rus büyükelçisine bu bilgiyi yerinde temin etmesi talimatı verildi.[18]

Prensip olarak, bu dönemde Rusya’nın Kırım’a yönelik politikası pragmatik olarak nitelendirilebilir. İdarî nüfuz sağlamaya yönelik adımlar atıldı. Potyomkin’in ilhak sonrası ilk görevlerinden biri, Kırım’ın uygun bir topografik tanımını hazırlamaktı. Sabırsız Çariçe’ye itiraf etmek zorunda kaldığı gibi, imparatorluk manifestosunun yayınlanmasından sekiz hafta sonra bile bunu başaramamıştı. Bu belgede tarımın durumu ve Tatar toplumundaki çatışmalar açıklanacaktı.[19] Beklenen vergi geliri miktarı, Hristiyan ve Müslüman köylerinin sayısı ve durumu, ibadet yerleri vb. hakkında bilgiler Tatar işbirlikçilerinin yardımıyla toplandı. Böylece elde edilen raporlar resmî kullanım için basılı olarak yayınlandı.[20]

İdarî olarak, eski Hanlık 1784 yılının başlarında “Kırım Devlet İdaresi” (Krımskoe zemskoe pravitelstvo) ile “özel bir düzen” aldı ve bu idarede son Han döneminde zaten etkili olan bazı mırzalar yer aldı.[21] Buna ek olarak, Kont O. A. İgelstrom başkanlığında ve doğrudan Vali Potyomkin’e bağlı bir askerî idare de vardı. İgelstrom, Müslüman tebaaya yönelik pragmatik, bütünleştirme odaklı bir politikanın ‘mimarı’ olarak kabul edilir.[22] Ancak, sadece birkaç yıl sonra, Kırım Tatarlarından hiçbiri idarede yer almadı; Onların kademeli olarak dışlanmasının başlıca nedeni Rusça dil becerilerinin olmamasıydı.[23] 1784’te Tavrida Eyaleti’nin (Tavriçeskaya Oblast) ve daha sonra Tavrida Vilayeti’nin (Tavriçeskaya Guberniya) kurulması da idarî olarak imparatorluk yapısına entegrasyon arzusunu vurguladı.[24] Sonuç olarak, eski hanlığın ‘özel düzeni’ kısa ömürlü oldu.

Kırım’ın ilhakından sonra ortaya koyduğu tablo pek de sevinilecek bir durum değildi ve sorunlar çok çeşitliydi: Yabancı istilacılar ve yıllarca süren iç savaş, yarımadada yaygın bir yıkıma yol açmıştı. Buna, bazı tahminlere göre 18. yüzyılın ortalarına kıyasla yüzde elliye varan yüksek bir nüfus kaybı da eşlik ediyordu. Bu sadece savaş kayıplarından kaynaklanmıyordu; 1770’lerde Rusya’nın isteği üzerine Hristiyan, çoğunlukla Yunanca konuşan Kırım sakinlerinin göçü de buna katkıda bulundu.[25] Rus işgalinden sonra, Kırım Tatarları ve Osmanlı tebaası, artık ‘kafirler’ tarafından yönetilen eski hanlığı terk etti. Sonraki yüzyılda Kırım Müslümanlarının Osmanlı İmparatorluğu’na tekrarlanan göç dalgaları yaşandı. Özellikle Kırım Savaşı’ndan sonra, binlerce Kırım Tatarı ekonomik ve dinî nedenlerle yarımadayı terk etti. Yavaş yavaş gerçekleşen göç ancak 20. yüzyılın başlarında durdu.[26]

Ancak, nüfus kaybı yeni yönetimin çözmesi gereken tek sorun değildi. Toplanan birliklerin donatılması, beslenmesi ve tekrarlayan salgınlardan korunması gerekiyordu.[27] Bu sonuncusu, 19. yüzyılın başlarına kadar çözülemeyen bir sorun olarak kaldı. Salgınlar sadece Kırım’da değil, tüm kuzey Karadeniz kıyısı boyunca tekrar tekrar ortaya çıktı. Bunun sonucunda kurulan karantina istasyonları, seyahat edenler ve yerel halk için sürekli bir şikâyet kaynağıydı. Ayrıca, Kırım Tatar göçünün neden olduğu işgücü kıtlığı nedeniyle tarımsal üretimde ciddî düşüşler yaşandı. Kısa vadede yerlerine yenileri alınamadı. Yerel koşullara da aşina olan yeterli sayıda yerleşimci, Kırım’a ancak sonraki on yıllarda yerleşti.

1819 yılına kadar tutarlı bir şekilde uygulanan, sadece Kırım yarımadasının değil, Yeni Rusya (Novorossiya) olarak adlandırılan tüm bölgenin de kapsanmasını hedefleyen iddialı kolonizasyon programı,[28] yalnızca işgücü kıtlığının bir sonucu değildi. Aksine, ilhak öncesindeki yıllarda bile, Kırım Tatarlarının yarımadadan çıkarılması ve tercihen Ortodoks inancına sahip çok sayıda Slav yerleşimcinin yerleştirilmesinin Rus Kırım’ı politikasının bir hedefi olup olmayacağı konusunda saray ve diplomatik çevrelerde tartışmalar yapılmıştı. Örneğin, diplomat Bakunin’e atfedilen 1777 tarihli “Bir Rus Vatanseverinin Tatarlarla Geçmiş İlişkiler ve Savaşlar Üzerine Düşünceleri ve Bunları Sonsuza Dek Sonlandırabilecek Olasılıklar” başlıklı incelemede bu talep edilmiştir.[29] Potyomkin’in kendisi, ilhakın üzerinden henüz çeyrek yıl geçmeden, 1783 yılının Temmuz sonlarında, Kırım Tatarları’nın olmadığı bir Kırım hayal etmişti; çünkü yarımada onlarsız “çok daha iyi” olacaktı.[30] Kırım Tatar nüfusundan “kurtarılmış” bir Kırım’ın daha iyi, daha faydalı ve daha güvenli bir yer olacağı fikri, yarımadaya ilişkin kalıcı bir Rus düşünce biçimi haline geldi. Bu arzu, Rus Kırım’ı tartışmalarında günümüze kadar devam etmekte olup, Stalin’in 1944 baharındaki sürgün emri nihayetinde bu geleneğe dayanmaktadır.[31]

Görünüşte bunun tam tersi olarak, Rus yönetiminin bu ilk aşamasında ülkenin eski sahibi ulusa (Titularnation) yönelik izlenen politika dikkat çekicidir: zira, en azından teoride, Kırım’ın tüm sakinlerine imparatorluğun geri kalanındaki sosyal muadilleriyle aynı haklar ve yükümlülükler atfedilmiştir.[32] Bu, yeni tebaanın büyük ölçüde entegre edilmesi amacını göstermektedir. Çarlık dönemi tarihçilerinden birine göre, bunun ardında “Tatarların Türk gücünden ayrılması” arzusu yatıyordu.[33] Kırım Tatarlarını entegre olmaya teşvik etmek için belirli avantajlar öngörülmüştü. Uzun vadede, bunun bürokratik önlemlerle önemli ölçüde desteklenen ve ideal olarak Ortodoks vaftiziyle tamamlanan bir asimilasyon sürecine yol açacağı umuluyordu. Ancak bu hedef, Çarlık döneminin sonuna kadar Kırım’da veya imparatorluk tarafından fethedilen diğer Müslüman bölgelerinde gerçekleştirilemedi. Volga bölgesinde zorla din değiştirmeler ve artan Ortodoks misyonerlik faaliyetleri tekrar tekrar yaşanırken, bu tür önlemler Kırım’da yasaklandı. Vaftizler ve dışarıdan evlilikler, özellikle köylü Müslümanlar arasında mutlak bir istisnaydı.[34] Bu gruplar büyük ölçüde kendi aralarında kaldılar. Seküler ve dinî elitlerde bir nebze daha fazla başarı elde edildi: Kazan Tatar soylularının haklarının iadesine paralel olarak, mırzalar Rus rütbe tablosuna dahil edildi. Hanlık dönemine kadar uzanan ayrıcalıkları, en azından Rus yetkililerine iddialarını inandırıcı bir şekilde kanıtlayabildikleri takdirde, onaylandı. Ve tam da burada—sözlü (Kırım Tatar) ve yazılı (Rus) yasal unvanlar arasındaki geleneksel farklılık nedeniyle—büyük zorluklar ortaya çıktı: Rus soylularının (dvoryanstvo) aksine, Tatar mırzaları genellikle Rus yetkililerini tatmin edecek atalarından kalma mülk ve ayrıcalıkları kanıtlayan belgeler sunamadılar.[35] Dahası, bu yetkililere bizzat Potyomkin tarafından mümkün olduğunca çok Tatar toprağını devletin eline geçirme talimatı verilmişti ki bu da az çok gizli bir kamulaştırma politikasına yol açtı. Bunu yıllarca süren davalar ve “uzlaşmacı çözümler bulmakla görevli komisyonların” kurulması izledi. Bununla birlikte, bazı klanlar topraklarını ve bu topraklarda yaşayan köylüleri korumayı başardılar.

Kırım Tatar laik üst sınıflarının bir kısmı, Rus soylularının yaşam tarzını ve dilini benimseyerek kültürel olarak uyum sağladı. Bazı durumlarda ise Ortodoks Hristiyanlığa bile geçtiler.[36] Merkezî Rus topraklarında yaygın olan uygulamaların Kırım köylülerine dayatılması girişimi, Müslüman köylü nüfusu için zararlı olduğu için geniş kapsamlı ekonomik sonuçlar doğurdu. Serflik Müslüman köylülere uygulanmadığı için kişisel olarak özgür kalsalar da, köylülerin durumunda önemli bir bozulma gözlemlendi. Özellikle Rus ve Tatar toprak sahiplerinin köylülerin geleneksel haklarını kısıtlama ve onları merkezî Rus topraklarının geleneklerine uyarlama yönündeki sürekli girişimleri, 19. yüzyılda Tatar göçünün başlıca nedenlerinden biriydi.

Müslüman alimler, dinî konularda hoşgörülü olan, ancak özel yazılarında İslam’la sık sık alay eden aydın Çariçe’den en azından özel bir hoşgörü bekleyebilirlerdi. Devrime kadar Müslüman alimler devlet maaşı alıyor, vergiden muaf tutuluyor[37] ve dinî vakıflar[38] ile din ve eğitim işleri üzerinde geniş bir kontrol uyguluyorlardı. Böylece Kırım’ın dindar Müslüman elitleri, imparatorluğun İslam etkisindeki diğer bölgelerindekilerden daha ayrıcalıklıydı. Bu taktik Rus devleti için işe yaradı, çünkü yüksek İslam alimleri ile yerel siyasetten büyük ölçüde dışlanan soylular arasındaki uçurum kapatılamadı.[39] Bu nedenle üst sınıfların ortak bir Rus karşıtı ittifakı ortaya çıkamadı. Bu divide et impera [böl ve yönet] politikası, Şubat Devrimi sırasında bile dindar üst sınıfı yeni burjuva hükümetinin sadık destekçileri haline getirdi.[40] Ancak, baştan beri garanti altına alınan ve büyük ölçüde uygulanan eğitimdeki etkiden vazgeçme ve misyonerlik faaliyetlerinin yasaklanması, Rus tarafının, Rus dilinin öğrenilmesi ve Ortodoks vaftizi gibi temel taşları olan Kırım’ın Müslüman nüfusu arasında kapsamlı bir kültürel uyum süreci başlatma hedefine Çarlık döneminin sonuna kadar önemli ölçüde yaklaşamaması anlamına geliyordu.

Vizyonlar ve Meşruiyetler

Rus bakış açısından, ilhak sırasında nüfusun çoğunluğunu oluşturan Kırım Tatarları, yabancı ve özellikle kriz zamanlarında tehlikeli bir unsurdu İmparatorluğun geri kalanına kıyasla yapısal olarak düşük şiddet içeren olarak tanımlanabilecek bütünleştirici politika, bunu değiştirmekte temelde yetersiz kaldı. Buna paralel olarak, Rus yönetiminin sadece birkaç on yılından sonra (ve bugüne kadar), Kırım, hem yarımada içinde hem de dışında Rusların çoğunluğu tarafından Rus topraklarının ayrılmaz bir parçası olarak algılandı; bunun birkaç nedeni vardı: Birincisi, toprak kazanımının imparatorluğa yapısal ve idarî entegrasyonu genel olarak bir başarı olarak kabul edilmelidir. İkincisi, kapsamlı göç süreçleri -yani bir yandan Kırım Tatar göçü, diğer yandan devletin kolonizasyon politikası- yarımadanın giderek Ruslaşmasına katkıda bulundu. Kırım Tatar çoğunluğu kısa sürede azınlık haline geldi. Üçüncüsü, yarımadanın kolektif zihinsel ve duygusal olarak sahiplenilmesinin çok yönlü ve karmaşık bir süreci olan osvoenie gerçekleşti. Bu, çok sayıda, bazen birbirleriyle yakından ilişkili düşünce biçimiyle beslendi: Kırım’ın ele geçirilmesinin tarihsel meşruiyeti, özellikle Prens Volodımır/Vladimir’in 988 civarında Hersonesos’ta vaftiz edildiğine dair iddiayı içeriyordu. Nadinskiy’den yukarıda bahsedilen alıntıda da gösterildiği gibi, Kırım sıklıkla eski bir Slav yerleşim alanı olarak tanımlanıyordu. Bu, Kırım’ın Rusya’ya ilhakının aslında bir “yeniden birleşme” (vossoedinenie) olduğu yönündeki yaygın yorumu destekledi.

Bu durumun bir tür tazminat olduğu görüşü bile tamamen tarihsel referanslardan yoksun değildir. Örneğin, Rusya’nın geçmişte yaptığı fedakârlıklar sayesinde Kırım’a hak kazandığı ileri sürülmüştür. Bu, yüzyıllar boyunca Tatar ve Osmanlı ellerine düşen ve Doğu’nun köle pazarlarında satılan Doğu Slavları için bir “tazminat” olarak görülmüştür. Dahası, Moskof devleti, Tatar istilalarına karşı bir kale görevi görmüş, bu süreçte yüksek maddî bedeller ödemiş ve insan fedakârlıkları yapmıştır. Kırım Savaşı’ndan sonra, başka bir fedakârlık anlatısı ortaya çıktı: Kırım Savaşı’nda Sivastopol kuşatması sırasında “Rus kanıyla vaftiz” yoluyla, Rus ulusu yarımadaya devredilemez bir hak kazanmıştı.

Son olarak, Rus Kırım’ı tartışmalarında sömürge projeleri için meşrulaştırıcı bir strateji olarak hayatî önem taşıyan medenileştirme misyonunun altı çizildi. Özellikle 19. yüzyılda, Avrupa’da ve dolayısıyla o dönemdeki Rus Doğu söyleminde yozlaşmış ve geri kalmış olarak kabul edilen Kırım Tatarlarının medenileştirilmesi hakkında tartışmalar yürütüldü. Bu medenileştirme misyonu sadece insanlarla sınırlı kalmadı, aynı zamanda yerin kendisini de kapsadı: bu özellikle ekonomik olarak müreffeh Odesa ve deniz limanı Sivastopol’un doğuşuyla ilgili gururda ifadesini buldu.

Bununla birlikte, medenileştirme misyonu, yarımadanın ele geçirilmesinin temsil ettiği sembolik sermayenin de bir parçasıydı. Rus Kırım’ı tartışmalarında, yarımadayı eski ihtişamına kavuşturma iddiası—”küllerden doğan bir Anka kuşu” gibi[41]—sık sık dile getirildi. Referans noktası genellikle, Avrupa üst sınıflarının klasik mitolojiden tanıdığı antik Taurida idi. Özellikle, 1787’de Çariçe’nin, o dönem için muazzam bir propaganda çabasıyla, İmparator II. Joseph de dahil olmak üzere, Avrupa yüksek soylularının birçok temsilcisiyle birlikte imparatorluğun güneyine yaptığı Tavrida gezisi, antik modelleri örnek gösterdi ve hatta Katerina’nın imparatorluğunu Yunanistan’ın varisi olarak sahneledi. Çariçe’nin açık ve kamuoyuna duyurulan isteğiyle gerçekleşen yer adlarının Helenleştirilmesi bu anlatıya uyuyordu. Böylece Kırım’daki Akmescit, Simferopol oldu ve hatta Dinyeper Nehri bile Tavrida yolculuğu sırasında üretilen yazılarda sıklıkla Borysthenes olarak anıldı. Bu yolculuğun vermek istediği mesaj aynı zamanda, Rus İmparatorluğu’nun ilhakla Avrupa’ya bir iyilik yaptığı, Osmanlıları bu klasik topraklardan kovduğu yönündeydi.

Sembolik sermaye, imparatorluğun Kırım’la birlikte özellikle güzel bir yeri fethetmiş olması gerçeğini de içeriyordu; Potyomkin ve diğerlerinin umduğu gibi, bu yer Avrupa’nın kıskançlığını uyandıracaktı.[42] Ne kadar haklı olduğu, sonraki on yıllarda yarımadaya seyahat eden ve doğal güzelliğinden derinden etkilenen sayısız Batı Avrupalı ​​tarafından kanıtlanmıştır. Hatta bazıları fetih fantezileri bile kurmuştu, çünkü bazen böyle güzel bir toprak parçasının Ruslarınkinden çok Batı Avrupalıların elinde daha iyi gelişebileceği söyleniyordu.[43] Dahası, Kırım, Aleksandr Puşkin, Anton Çehov, İvan Ayvazovskiy ve Maksimilian Voloşin gibi sayısız sanatçı için zihinsel ve gerçek bir sığınak haline geldi ve bu sanatçılar Kırım’ın Rus kültürünün bir merkezi olarak algılanmasında büyük rol oynadılar. Onun Lenin tarafından ilan edilen “Tüm Birlik Sanatoryumu”na dönüşmesi, Sovyet döneminde bile, günlük hayatlarında şımartılmamış işçi kitleleri için gerçeklikten bir kaçış yeri haline gelmesini sağladı.

Bahsi geçen düşünce kalıplarının çoğu durumda birbirinden açıkça ayrılamayacağı, aksine sıklıkla iç içe geçtiği anlaşılıyor. İlhakın kendisi için belirleyici olan stratejik-ekonomik öncelik (aynen bu sırayla!), zihinsel-duygusal benimseme sürecinde en iyi ihtimalle ikincil bir rol oynadı. En önemli unsurlarından bazıları ancak 19. hatta 20. yüzyıl boyunca sürdürülebilir bir şekilde gelişti. Bu durum, özellikle Tolstoy’un “Rus halkının destanı” olarak güçlü bir şekilde tanımladığı millî kahramanlık dramasının sahnesi olarak Sivastopol motifi veya yarımadanın üst sınıf ve kitle turizmi yeri olarak önemi için geçerlidir. Kırım’ın çok yönlü Rus vizyonunun diğer bileşenleri ise, yarımadanın yararlı, güzel ve derinden bir Rus toprağı olduğu görüşüne göre, çok daha önce, yani ilhakı takip eden on yılda kuruldu.

Kırım’daki Rus yönetiminin bu ilk aşaması ve bunun ardındaki planlar ve fikirler konusunda en açıklayıcı kaynaklardan biri, şüphesiz Çariçe ile Potyomkin arasındaki yukarıda bahsedilen yazışmalardır. Bunları okuduğumuzda, askerî ve güvenlik hususlarının mutlak önceliğe sahip olduğu bir kez daha açıkça ortaya çıkıyor. İkinci planda ise bu bilinmeyen bölgeyi [terra incognita] anlamaya ve dolayısıyla etkili bir şekilde yönetmeye yönelik önlemler yer alıyordu. Bu, Greenblatt’ın da belirttiği gibi, yeni bölgenin fiziksel olarak ele alınmasını, kataloglanmasını ve envanterinin çıkarılmasını içeriyordu. Buna paralel olarak, gelecekteki ekonomik kullanım için ilk planlar da hazırlanmıştı. Bunların, sonradan anlaşılacağı üzere, çok daha az pragmatik ve gerçekçi olduğu ortaya çıktı. Potyomkin, Çariçe’ye Tatarlardan alınan yarımadanın gelecekteki refahı, büyük ölçekli ipekböceği tarlaları ve geniş çaplı imalathaneler hakkında fanteziler anlattı. Özellikle iklime daha iyi uyum sağlamış olsalar da Kırım’da daha önce yaygın olan üzüm çeşitleri yerine, prestijli Fransız ve İtalyan çeşitlerini kullanarak, mümkün olduğunca geniş bir alanda şarap üretimine özen gösterdi.[44] Bu bağlamda, Rus yönetiminin ilk on yıllarında şarap üretiminin kârlı bir ekonomik sektör haline gelmemesi şaşırtıcı değildir.

Kırım’ın iklim ve ekonomik koşulları hakkındaki bu coşkulu raporların bir sonucu olarak Çariçe, yarımadanın potansiyelini gerçekte olduğundan çok daha olumlu değerlendirdi.[45] Genel olarak, Kırım üzerindeki Rus yönetiminin bu ilk aşamasında geliştirilen ekonomik vizyonlar, Charles Dickens’ın sözleriyle, “Büyük Umutlar” etiketini hak ediyor. Ancak, bunlar hiçbir zaman beklenen ölçüde gerçekleşmedi. Örneğin, Güney Rusya ekonomisinin gerçek motoru Kırım’da değil, daha batıda bulunan Odesa’da gelişti. Kısa ve coşkulu bir başlangıç ​​aşamasından sonra, yarımadanın ekonomisi ve altyapısı 19. yüzyılın ilk yarısının büyük bir bölümünde o kadar ciddî şekilde ihmal edildi ki, sonuçları özellikle Kırım Savaşı sırasında acı verici bir şekilde ortaya çıktı. Örneğin, Rus birliklerinin tedarik hatları ve erzakları, gelişmemiş ulaşım altyapısı nedeniyle zarar gördü. Yarımada, Çarlık İmparatorluğu’nun zaten ilkel olan demiryolu sistemine ancak 1870’lerde bağlandı.

Sömürgeyle karşılaşmanın [encounter] tipik özelliği olan “haz”, pragmatik değerlendirmelerin aksine, ilhakla doğrudan bağlantılı olarak ortaya çıkmadı, ancak ilk olarak Kırım’ın egzotik bir cennet olarak şekillendirildiği Tavrida turu sırasında açıkça ortaya çıktı. Bu görüş daha sonra Kırım hakkındaki Rus ve Avrupa söylemine kalıcı olarak yerleştirildi. Çariçe tarafından teşvik edilen diplomatlar Joseph François de Ligne ve Louis Philippe de Ségur gibi güney turuna katılanlar, yarımadayı stratejik veya ekonomik kullanımına göre değil, estetik standartlara göre değerlendiren, geniş yankı uyandıran eserler yazdılar. Kırım artık “büyülü bir ülke” (de Ligne)[46], Rus İmparatorluğu’na ait Bin Bir Gece Masalları’nın özel bir versiyonu, kurgu ve gerçeklik arasındaki sınırların bulanıklaştığı bir bölge haline geldi.

Buna karşılık, Kırım projesinden sorumlu askerî ve siyasî lider Potyomkin, Kırım’ın cazibesine stratejik düşüncelerle yönlendirilmiş oldukça sıradan bir şekilde yaklaştı: 1783 yazında Çariçe’ye, çok fazla işle meşgul olduğu için yeni ele geçirilen toprakların güzellikleri hakkında henüz hiçbir şey yazamadığı için özür diledi. Bununla birlikte, Akyar (Sivastopol) limanının dünyanın en iyisi olduğunu söyleyebiliyordu ve bu şehrin Sankt Peterburg ve Moskova’nın yanı sıra imparatorluğun üçüncü başkenti olacağından emindi.[47] Birçok Rus’un bu bölgeye duyduğu duygusal bağlılık konusunda kesinlikle haklı çıkacaktı.

Greenblatt’ın “büyülenme – sahiplenme – büyünün bozulması” şeklindeki üç aşamalı süreci, geriye dönüp bakıldığında Kırım için tam olarak geçerli değil. Şüphesiz ki, başlangıçtaki kayıtsızlık döneminden sonra, yarımada büyü uyandırdı ve siyasî, zihinsel ve idarî olarak “sahiplenildi”. Ancak, günümüze kadar bile açıkça büyüsünün bozulmasına veya kirletilmesine izin verilmedi. Aksine, yöneticilerinin ve sömürgeci elitlerin algısında “imparatorluğun incisi” haline geldi[48] ve 1954’te o zamanki sosyalist Ukrayna’ya yapılan sözde Hruşçov bağışı sonucu kaybı, birçok Rus’un hâlâ kabul etmekte çok zorlandığı bir şey.

* Denise Klein’ın yayına hazırladığı 2012 tarihli The Crimean Khanate between East and West (15th–18th Century) adlı eserin 211-227. sayfaları arasında yayınlanan “Vision und Regime. Die ersten Jahrzehnte russischer Krimherrschaft” adlı makalenin çevirisidir.

** Kerstin Susanne Jobst Viyana Üniversitesi’ne bağlı Doğu Avrupa Tarihi Enstitüsü’nde profesördür.

[1] Stephen Greenblatt, Wunderbare Besitztümer. Die Erfindung des Fremden: Reisende und Entdecker, Darmstadt 1994, s. 33–35.

[2] Aynı eser, s. 39.

[3] Aynı eser, s. 43.

[4] Bkz. Kerstin S. Jobst, Julia Obertreis, Ricarda Vulpius, “Neuere Imperiumsforschung in der Osteuropäischen Geschichte: die Habsburgermonarchie, das Russländische Reich und die Sowjetunion”, Peter Haslinger (yay. haz.), Ostmitteleuropa transnational. Sonderheft der Zeitschrift Comparativ, 2:18 (2008), s. 27–56 içinde.

[5] Mark Raeff, “Uniformity, Diversity, and the Imperial Administration in the Reign of Catherine II”, Hans Lemberg (yay. haz.), Osteuropa in Geschichte und Gegenwart. Festschrift für Günther Stökl, Köln, 1977, s. 97–113 içinde.

[6] Bu konuda bkz. Alan W. Fisher, The Crimean Tatars, Stanford, 1978, s. 58.

[7] Aynı yazar, The Russian Annexation of the Crimea 1772–1783, Cambridge, 1970, s. 17. Erken modern devlet yapısının göstergeleri; merkezî bir hükümetin varlığı, yasal düzen, farklılaşmış bir sosyal sistem, yüksek oranda kent nüfusu, dış ticaret ve eğitimdir.

[8] Jürgen Osterhammel, sömürgeciliği “Kolektifler arasında, sömürgeleştirilenlerin yaşam biçimine ilişkin temel kararların, dış çıkarlara öncelik verilerek, kültürel olarak farklı ve büyük ölçüde isteksiz bir azınlık olan sömürge yöneticileri tarafından alındığı ve uygulandığı bir tahakküm ilişkisidir” şeklinde tanımlar. “Modern zamanlarda bu, genellikle sömürge yöneticilerinin kendi kültürel üstünlüklerine olan inançlarına dayanan misyoner-ideolojik gerekçelendirme doktrinleriyle bağlantılıdır” (Jürgen Osterhammel, Kolonialismus. Geschichte – Formen – Folgen, Münih, 2003, s. 21).

[9] W. Kljutschewski [Vasiliy Klyuçevskiy], Geschichte Russlands, Stuttgart, 1925–1926 [Rusçası 1904], Cilt 1, s. 20. Klyuçevskiy’de emperyal yönü göz ardı etme üzerine bkz: Robert Byrnes, “Kliuchevskii on the Multi-National Russian State”, Russian History, 13 (1986), s. 313–330.

[10] P. N. Nadinskiy, Oçerki po istorii Krıma, 2 cilt, Simferopol, 1951-1953, Cil1, s. 168.

[11]

[12] Potyomkin’den II. Katerina’ya, 14 Aralık 1782 tarihli mektup, V. S. Lopatin (yay. haz.), Yekaterina II i G. A. Potyomkin. Liçnaya perepiska 1769–1791, Moskova, 1997 içinde, Mektup no. 635, s. 155.

[13] Andrey Zorin, Kormya dvuglavogo orla… Literatura i gosudarstvennaya ideologiya v Rossii v posledney treti XVIII–pervoy treti XIX veka, Moskova, 2001, s. 100.

[14] En güncel olarak bkz. A. B. Şirokorad, Çetıre tragedii Krıma, Moskova 2006, s. 38.

[15] Georgiy Gabaev, “Krımskie tatarı pod russkimi znamenami. Kratkaya istoriçeskaya spravka”, Jurnal İmperatorskogo russkogo voenno-istoriçeskogo obşçestva, 68:3 (1913), s. 131–137.

[16] George Vernadsky ve diğerleri (yay. haz..), Source Book for Russian History from Early Times to 1917, New Haven, 1972, Cilt 2, s. 412.

[17] Bkz. Kerstin S. Jobst, Die Perle des Imperiums. Der russische Krim-Diskurs im Zarenreich, Konstanz, 2007, s. 82.

[18] Aleksey K. Zaytsev, “The Three Earliest Charts of Akhtiar (Sevastopol’) Harbour”, Imago Mundi, 52, 2000, s. 112–123 içinde, s. 114.

[19] Potyomkin’den Katerina II’ye, 16 Haziran 1783 tarihli mektup, Lopatin, Yekaterina II i G. A. Potyomkin, Mektup 671, s. 176–177, burada s. 176.

[20] Bkz. F. F. Laşkov, “Statistiçeskie svedenjya o Krıme, soobşçennıe kaymakanami v 1783 godu”, Zapiski İmperatorskogo Odesskogo obşçestva istorii i drevnostey, 43:14 (1886), s. 91–99 ve Potyomkin’den Katerina II’ye, 16 Haziran 1783 tarihli mektup, Lopatin, Yekaterina II i G. A. Potyomkin, mektup 669, s. 176-177, burada s. 176

[21] Laşkov, “Statistiçeskie svedeniya”, s. 91.

[22] Kazan bölgesi valisi olarak faaliyetleriyle ilgili olarak bkz. Alan W. Fisher, “Enlightened Despotism and Islam under Catherine II”, Slavic Review, 27 (1968), s. 542–553, burada s. 548–552.

[23] Alan W. Fisher, The Crimean Tatars, s. 83

[24] Bkz. Alan W. Fisher, “Social and Legal Aspects of Russian-Muslim Relations in the 19th Century: The Case of Crimean Tatars”, Abraham Ascher, Tibor Halasi-Kun und Bela K. Kiraly (yay. haz..), The Mutual Effects of the Islamic and Judeo-Christian Worlds: The East European Pattern, Brooklyn, 1979, s. 77–92 içinde, burada s. 78.

[25] Gavril, Arhiepiskop Hersonskiy i Tavriçeskiy, “Pereselenie grekov iz Krıma v Azovkuyu guberniyu i osnovanie Gotfiyskoy i Kafiyskoy eparhii”, Zapiski Imperatorskogo Odesskogo obščestva istorii i drevnostej, 1 (1844), s. 197–204.

[26] Fisher, Crimean Tatars, s. 74–75.

[27] Katerina ile Potyomkin arasındaki 1783 tarihli yazışmalar, salgın sorunu hakkında bilgi vermektedir.

[28] Bkz. Detlef Brandes, Von den Zaren adoptiert. Die deutschen Kolonisten und die Balkansiedler in Neurußland und Bessarabien 1751–1914, Münih, 1993 ve Hans Auerbach, Die Besiedlung der Südukraine in den Jahren 1774–1787, Wiesbaden,1965.

[29] Bakunin’in “Rassujdeniya Rossiyskogo patriota o bıvşih s tatarami delah i voynah i sposobah slujaşçih k prekraşçeniyu onıh navsegda” adlı eserinden aktaran V. D. Yaremçuk ve V. B. Bezverhıy, “Tatarı v Ukrayini. İstoriko-politologiçnıj aspekt”, Ukrayinkıy istoriçnıy jurnal, 5 (1994), s. 18–29, burada s. 19.

[30] Potyomkin’den Katerina II’ye, 29 Temmuz 1783 tarihli mektup, Lopatin, Yekaterina II i G. A. Potyomkin, Mektup 672, s. 178–179, burada s. 178.

[31] Sürgün (aslında 1944’den 1989’ya dek süren ikinci sürgün), Kırım Tatarlarının ortak bir travmasıdır.

[32] Fisher, Annexation, s. 139.

[33] Laşkov, Statistiçeskie svedeniya, s. 91.

[34] Bkz. Kerstin S. Jobst, “Die Wahrnehmung von Assimilations- und Akkulturations-prozessen im russischen Krim-Diskurs vor dem Ersten Weltkrieg”, Victor Herdt und Dietmar Neutatz (yay. haz.), Gemeinsam Getrennt. Bäuerliche Lebenswelten des späten Zarenreiches in multiethnischen Regionen am Schwarzen Meer und an der Wolga, Wiesbaden, 2009, s. 181–194 içinde.

[35] Sorunu daha ayrıntılı olarak açıklayan Fisher’ın The Crimean Tatars adlı eserinin 76. sayfasına (s. 75-77) bakınız.

[36] Alexandre Bennigsen, “The Muslims of European Russia and the Caucasus”, Wayne S. Vucinich (yay.haz.), Russia and Asia: Essays on the Influence of Russia on the Asian Peoples, Stanford, 1972, s. 135–166 içinde, barada s. 147. Bu noktada Şirin klanından bahsediyor.

[37] V. P. Dyuliçev, Rasskazı po istorii Krıma, 5. baskı, Simferopol, 2002, s. 241.

[38] Bu vakıflar Müslüman müminler tarafından kurulmuş ve vakıf sermayesiyle desteklenmiştir. Cami, medrese, türbe veya hatta kuyu inşaatı ve bakımı gibi hayır işlerine hizmet etmişlerdir.

[39] Fisher, “Aspects”, s. 84–85. Dinî açıdan, Kırım’da “yerel özgüllük” hâkimdi. Kırım Tatarlarının yerel yönetime katılımı yalnızca eski başkent Bahçesaray’da vardı; burası Kırım Tatarları için bir sığınak olarak kalmış ve geleneksel bir kent toplumu varlığını sürdürmüştü. “Ancak diğer tüm Kırım şehirlerinde Tatarların kent yönetimine katılmaları engellenmişti” (aynı yazar, Crimean Tatars, s. 90). Bu nedenle, Rus Müslümanlarının İsmail Bey Gaspıralı (Tatarca) veya Gasprinskiy (Rusça) adıyla anılan reformcu hareketinin, modernleşme merkezleri olarak şehirlerden yaygın bir şekilde dışlanmalarına rağmen Kırım’da ortaya çıkmış olması daha da şaşırtıcıdır. Gasprinskiy hakkında bkz. Edward L. Lazzerini, “Ismail Bey Gasprinskii and Muslim Modernism in Russia”, yayınlanmamış Doktora Tezi, Washington Üniversitesi, 1973.

[40] Bu dönemde Kırım’da yaşanan olaylar hakkında bilgi için bkz. Kerstin S. Jobst, “Im Spiel mit großen Mächten? Nationale Konflikte nach dem Zerfall des Zarenreichs bis zum Beginn des Russischen Zivilkriegs 1918/19 auf der Halbinsel Krim”, Philipp Ther, Holm Sundhaussen (yay. haz.), Nationalitätenkonflikte im 20. Jahrhundert. Ursachen von inter-ethnischer Gewalt im Vergleich, Wiesbaden, 2001, s. 83–107 içinde.

[41] Örneğin bkz. A. İ. Kirpiçnikov, “Oçerk istorii Hersonesa i ego uçastie v kreşçenii Rusi”, İstoriçeskiy Vestnik, 9 (1888), s. 602–614, burada s. 613–614.

[42] Potyomkin’den Katerina II’ye, 5 Ağustos 1783 tarihli mektup, Lopatin, Yekaterina II i G. A. Potyomkin, Mektup 674, s. 180–181.

[43] Örneğin, 1786’da yarımadada bulunan Lady Craven, Kırım Yarımadası’nın verimli vadilerinin hemşerileri tarafından yerleşime açılmasını arzu ediyordu: “Burada dürüst İngiliz ailelerinden oluşan bir koloni; İngiltere’nin ürettiği gibi imalatlar kurmak ve bu ülkenin ürünlerini ülkemize geri getirmek” (Elizabeth Craven, A Journey through the Crimea and to Constantinople in a Series of Letters from the Right Honourable Elizabeth Lady Craven, to his Serene Highness the Margrave of Brandebourg, Anspach, and Bareith. Written in the Year

1786, New York, 1970 [aslı Dublin, 1789], s. 248–249).

[44] Potyomkin’den Katerina II’ye, 5 Ağustos 1783 tarihli mektup, Lopatin, Yekaterina II i G. A. Potyomkin, Mektup 676, s. 180.

[45] Andreas Schönle, Authenticity and Fiction in the Russian Literary Journey 1790–1840, Cambridge, Mass., 2000, s. 5.

[46] Burada Günter Elbins’in editörlüğünü yaptığı Almanca versiyondan alıntı yapılmıştır: Literat und Feldmarschall. Briefe und Erinnerungen des Fürsten Charles Joseph de Ligne, Stuttgart, 1979, s. 57.

[47] Potyomkin’in II. Katerina’ya 13 Haziran 1783 tarihli mektubu, Lopatin, Yekaterina II i G. A. Potyomkin, Mektup 662, s. 172. Benzer şekilde, Craven, A Journey, s. 174-175. Güney’e gitmeden önce bile, Rus İmparatorluğu’nun “zihni ve bedeni birlikte temizleyen güneş ışınlarında yıkanmayı tercih edeceği” bir zamanın geleceğine olan inancını dile getirmişti. St. Peterburg saraylarında depolar kurulacaktı. Burada ayrıca, organizmaya zararlı olan kuzeyle tezat oluşturan güney yoluyla ruhsal ve fiziksel arınma motifi de dikkat çekicidir.

[48] Ayrıntılı bilgi için bkz. Jobst, Die Perle des Imperiums.

EMEL 295. Nisan-Mayıs-Haziran 2026.

Bakınız

EMEL FİKİR KÜLTÜR KONFERANSINDA KIRIM FİLM GÜNLERİ ANLATILACAK

Emel Kırım Vakfı olarak düzenlediğimiz EMEL FİKİR KÜLTÜR Konferansında 14 Eylül 2026 Pazartesi günü Film …