Melek MAKSUDOĞLU
Cengiz Dağcı’yı görebilme heyecanı vardı içimde, ilk defa onunla görüşmeye güney Londra’daki evine giderken. Zafer Karatay ve Neşe Sarısoy Karatay, Cengiz Dağcı çekimleri icin Londra’ya gelirken beni de aramışlardı. Cengiz Dağcı’nın evinde görüşmek üzere anlaşmıştık. Onun eserlerinden, 13 yaşımdayken ilk okuduğum DÖNÜŞ (1968) Ötüken Neşriyattan çıkmıştı; babamın kütüphanesinde bulduğum kitabın basım tarihi benim doğumumdan önce olduğundan olsa gerek, bu büyük yazarın da Yakup Kadri, Peyami Sefa benzeri duayen isimler gibi vefat etmiş olduğunu farz etmiştim. Daha sonra diğer kitaplarını biz Türkiye’de okurken kendisinin eşi ve kızıyla Londra’da sessiz sedasız yaşadığını öğrendim. Magazin sayfalarında, kitap imza günlerinde, televizyonlarda boy gösterip kitaplarının tanıtımını yapmazdı. Uzaktan eserlerini yazıp gönderirdi Türkiye’ye, biz de Türk okuru olarak daha sonra kendisinin Hatıralarda Cengiz Dağcı eserinde belirttiği gibi, yanlış tanırdık Cengiz Dağcı’yı. Hatıralarda Cengiz Dağcı’ nın ilk sayfasında başlangıç olarak kaleme aldığı haklı siteme kulak verelim:
[ihc-hide-content ihc_mb_type=”block” ihc_mb_who=”unreg” ihc_mb_template=”1″ ]“Gazetelerin birinde hakkımda yazılmış bir yazıyı daha okuyorum: ‘Cengiz Dağcı. Rus ordusunda tank teğmeni olarak İkinci Dünya Savaşına katıldı… Almanlara karşı savaştı… Esir düştü… Almanların düzenledikleri Türkistan lejyonuyla Ruslara karşı savaştı… Stalingrad savaşında yaralandı… Polonyalı bir hemşireyle evlendi ve savaş sonrası Batı’ya geçti.’ Hakkımda yazılan bu ve buna benzer, yazılar son kırk yıl içinde sık sık tekrarlandı Türk basınında. Yazarlığım ve romanlarımın ciddi eleştirisi bir yana, Cengiz Dağcı bir savaş kahramanı olarak tanıtıldı Türk okuruna. Üstelik ve işin en garip tarafı, romanlarımı hiç okumamış kimseler gözlerini kırpmadan hayatım üzerine şaşılacak şeyler yazmaktan alamadılar kendilerini.” (Dağcı 1998;7)
Cengiz Dağcı romanlarında, her yazar gibi kendi hayatının gerçeklerinden istifade ettiğini itiraf eder. “Elli yıl! Elli yıldır gönlümü sevindiren, yüreğimi acıtan, bazı gecelerde, elimde kalem, masamın başında otururken beni ağlatan Kırım. Bir yara oldu Kırım benim için. Durmadan kanayan bir yara” der Cengiz ağa.
İyi hatırlıyorum lise yıllarımda edebiyat dersimizde Osmanlı-Türk dönemleri ve o dönemlerin önemli yazar, şairlerini öğreniyorduk. Son dönem öğretiliyordu ama bir eksiklik var, Cengiz Dağcı’dan bahsedilmiyor, eserlerinin isimleri dahi geçmiyordu. Edebiyat öğretmenime niçin Cengiz Dağcı’nın kitaplarının Türk Klasikleri içinde yer almadığını sormuştum. Yanlış adrese sormuşum, zamanın Millî Eğitim Bakanlığına yazmak varmış ya. Öğretmenin verdiği cevap daha acıklıydı; “Her kitap yazanın kitapları klasik mi olurmuş?” O yaşlarımda anlayamadım ve anlatamadım belki ama Cengiz Dağcı yakın tarihimizin bir parçasını yansıtıyordu eserlerinde.
Kendisini görmeye giderken bindiğim trende lise öğretmenim gözlerimin önüne gelip durdu. “Her kitap yazan klasikler arasına mı girermiş?” Avazım çıktığınca “Cengiz Dağcı herhangi bir kitap yazarı değil” diye haykırmak, “Kırım Tatarlarının Dostoyevski’si, Puşkin’i O! Klasik Türk Edebiyatımızın baş taçlarından biridir” demek geliyordu.
Londra’nın Southfields istasyonunda trenden inip kısa bir mesafe yürüyerek evine varıyordunuz. Evin kapısını çaldığımda, bastonuna dayanmış, ayakta azimle dimdik duran, gülerken gözleri bir çizgi haline gelmiş ve çok dikkat çeken heybetli kaşlarından başka yüzünde bir şey görünmeyen çok sevimli bir ihtiyarla karşılaşmıştım. Zafer Karatay ve Neşe Sarısoy Karatay ekibiyle bekliyorlardı. Kameralar ayarlandı, benim getirdiğim bilgisayara Kırım’da o zamanlar hala sağ olan, yaşayan en küçük kardeşi Ayşe ile yapılan çekimi Cengiz Dağcı’ya izletilecekti. Bir tarihe tanık oluyorduk orada. Cengiz Dağcı yıllar sonra geride bıraktığı kardeşi Ayşe’yi, sevgili Kırım’ını, eski oturduğu evleri ekrandan görecekti. Cengiz Dağcı ekranda yaşlıca kadını görünce inanamadı. Gözlüklerini aradı, sadece kardeşine odaklandı, konuşulanları, ekranda gösterilen mekânlar Cengiz Dağcı’yı ilgilendirmiyordu o an. O sadece dokuz yaşındaki Ayşe’sini görüyor, inanamıyor Ayşe’m, Ayşe’m diyerek hıçkırıklara boğuluyordu. Yarasına merhem olamıyorduk ama Zafer ve Neşe Karatay çiftinin görüntüleri ile ilk defa uzun yıllar sonrası dünya gözü ile görebiliyordu. Aynı şekilde kardeşi Ayşe aptemiz de Kırım’da Cengiz Dağcı belgeselinde övünçle ağabeysini ve yaşantısını görebilmişti.
Daha sonraları da telefon açar, giderdim ziyaretine.
Beklerdi beni, çocuksu bir sevinçle karşılardı beni her seferinde; sanki O’na Kırım’ın kokusunu getirirdim, sanki benim yüzümde Gurzuf’un, Kızıltaş’ın küçük balalarını, genç kızlarını, ihtiyar annelerini, büyük annelerini, bitalarını görürdü. Elimi hiç bırakmadan beni oturma odasına götürürdü. Ortadaki sehpaya değişik türden bisküviler, çikolatalar, meyvelar hazırlamış beni bekler, bir ziyaretçisi olacak ve Kırım’ı konuşacaklar ya. O da heyecanlı olurdu. Hemen kendi elleriyle çayımı hazırlayıp getirirdi. Kanepede yan yana otururduk, ellerimi hiç bırakmadan konuşurdu benimle. Bazen dalar gider, bazen tebessüm eder, gülümserken gözleri çizgi haline gelir kapanır giderdi. İlk ziyaretimde bana Kırım’ın neresinden olduğumu sormuştu, ne zaman benim büyüklerim Türkiye’ye göç etmişler, nasıl göç etmişler, Kırım’ı görmüş müydüm, Türkiye’de Kırım Tatarlarının durumu ne derece biliniyor veya bilinmiyordu, öğrenmek istiyordu. O kadar yüce yürekliydi ki benim cahilliğimi de hoş görüyordu, sorularıma sabırla cevaplar veriyordu.
Duvarlar eşi Regina’nın yaptığı el işleriyle doluydu, büyük büyük panolar, yazı masasının üzerinde bir tarih yazmış olduğu yeşil renk daktilosu, üzerinde Türkiye’nin derneklerinden gelen dergiler, eşi Regina’nın fotoğrafı, masasının önündeki duvarda kendi, eşi ve kızları (fotoğrafta ancak iki yaşlarında olsa gerek) siyah beyaz fotoğraf. Televizyon masasının üzerinde Kırım’dan gelmiş Kırım kıyafetli bir kız ve erkek çocuğu modeli, odasının bir diğer duvarında ise üstü camekanlı, altı kapaklı bir dolap. Dolabın camekanlı kısmında kendi yazdığı kitapların nüshaları, başka kitaplar ve melek heykelcikleri. Eşim Hristiyandı, onun hatırası demişti benim heykelciklere baktığımı görünce.
Ben kalkarken, Cengiz ağam da çıkacağını söylerdi. Beraber çıkardık, bir elinde bastonu, bir eliyle de benim koluma girmiş vaziyette kısa mesafeyi yürürdük. “Genelde sakin bir mahalledir ama Wimbledon tenis turnuvaları başladı mı buraları insan seline dönüşür. Çok yakın bizim eve bunların tenis sahaları” demişti bir keresinde. Yürüyerek istasyona gelirdik, kendisi Polonya’lıların klübüne götüren trene biner ben ise başka trene binmek üzere platform değiştirirdim.
Kızı Arzu-Ursula
Arzu-Ursula ile karşılaşmamız Cengiz Dağcı’nın sağlığının kötüye gitmeğe başladığı ilk dönemde olmuştur. Dağcı’dan uzun süre haber alamamıştık, kardeşi Ayşe’nin telefonlarımıza cevap vermiyordu, endişelenerek Zafer Karatay’ı aramış, Zafer Karatay’da beni arayarak bir gidip görmemi istemişti. Merakla, telaşla kapısına gittiğimde kapıya kilit vurulup, bazı eşyaların sokağa bırakıldığını, sokak kapısına koca bir pusula asıldığını gördüm. Notta kesinlikle rahatsız edilmemeleri rica olunmasının üzerine daha fazla endişelendim. Komşularının kapılarını çaldım, akşamları ışık gördüklerini söylediklerinde bir nebze rahat nefes alabilmiş ama mutlaka kendisine ulaşmam gerektiğini biliyordum. Yan komşusunun kapısını çaldım. Durumu anlattım. Kendisini tanımadığını, taşınalı bir kaç ay olduğunu söyleyen biri duruyordu karşımda. İngiltere’de evler genellikle iki katlı, arkalarında bahçeleri vardır. Komşusundan ilk önce bahçesinden bakabilmek için izin istedim. Cengiz Dağcı ile komşusunun bahçe duvarı oldukça yüksekti ve hiçbir şey göremiyordum. Cengiz Dağcı’nın bahçesine atlamaktan başka çare yoktu. Komşusu ben karışmam demesine aldırmaksızın bir tabure yardımıyla duvarın üzerine tırmandım ve çalılık, ağaçlık bahçeye atlamam kolay olmadı. Yaptığımın kanunlara aykırı, haneye izinsiz girmek olduğunun farkındaydım. Cengiz Dağcı’nın oturma odası bahçesine bakıyordu. Cam kapıyı yumruklarcasına çalıyordum. Kızı korkmuş olmalı, gergin bir şekilde kapıyı açtı. Kapıyı açtığında Cengiz ağamızın bir kopyasını görünce çok heyecanlanmıştım. Cengiz ağam, ‘kızım iki üniversite okudu, önce müzik enstitüsünden mezuniyetini aldı, daha sonra tekrar ikinci üniversiteye giderek öğretmenlik eğitimi aldı. Liselerde müzik öğretmeni’ diye gururla bahsederdi o an karşımda duran hanımefendiden. Cengiz Dağcı’nın çok ağır rahatsız olduğunu, odasında yattığını söyledi ve ben o gün kendisini göremedim. Yıllar sonra Cengiz Dağcı’nın tek torunu Anabel ile buluşmamızda dedesini son ziyaretinde Cengiz Dağcı’nın bilincinin açık olduğunu, sürekli ‘ben uzun ve güzel bir ömür yaşadım artık gitme vakti. Üzülme’ demiş, birbirlerinin yanaklarından gözyaşları içinde öpmüş, öyle vedalaşmışlardı. Son ziyaretinin ertesi günü ise vefat haberini almıştı.
Daha sonra Arzu-Ursula ile telefon görüşmelerimizde Cengiz ağamızın hastalığından haber verir, durumunu bildirirdi. Cengiz Dağcı hastahane odalarında yatmak istemeyince, kızı Arzu kendisine büyük bir saygı duyarak Cengiz ağamızın evini adeta bir hastahane odasına dönüştürdüğünü, hemşirelerin ve doktorların her gün gelip kontrollerini yaptıklarını söylüyordu.
Sokak kapısının önüne çıkarılmış eşyaları görünce Arzu-Ursula’dan rica ettim, eşyalarını atmayınız lütfen, müze açacağız dediğimde biz de bu eve sığmaya uğraşıyoruz, biz de artık burada yaşıyoruz, sabah akşam babamın başucundayız demişti. Fakat çok kibar, ince davranarak eşyaları bir depoda tutmuşlar, vefatından sonra da Cengiz Dağcı’nın bütün eşyalarını, gözlüğü ve bastonu dahil olmak üzere Kırım’a bağışlamışlardır. Emel Vakfı tüm masrafları üstlenerek, eşyaların Kırım’a naklini gerçekleştirmiştir.[1]
Telefon görüşmelerimizde Arzu-Ursula annesinin çok kuvvetli bir kadın olduğunu söylerdi. Annesinin çok uğraştığından, annesinin toplayıcı bir güç olduğundan bahsederdi. Babasının bedeninin Londra’da, ruhunun sürekli Kırım’da olduğu kanaatindeydi. Babasının annesine olan ölümsüz aşkını bilirdi. “Annemin vefatından sonra çok değişti babam” demişti bir defasında. Daha önce bahsettiğimiz, sadece hissedilmekle kalmayan, adeta dokunabileceğiniz yalnızlık, sevgili Regina’sızlıktı anlatmak istediği babasındaki değişiklik. Cengiz Dağcı ile görüşürken elbette sağlığında gidemediği Kırım’a cenazesinin gideceğini düşünemiyordu, eşi Regina’nın yanına gömülme ümidiyle yanındaki mezar yerini satın almıştı. Arzu ile görüşmelerimizde ‘ama babam annemin yanına gömülmek istiyordu. Mezar toprağını bile aldı. Onlar birbirlerini çok seviyorlardı ve öteki dünyada kavuşmalarını bekliyordu’ demişti. Ailesi, Cengiz Dağcı’nın, bizim Kırım Tatarları için, Numan Çelebican’dan, İsmail Gaspıralı’dan daha az değerli olmadığını bilerek, 21 yaşında vatanından ayrılmış olan bu büyük yazarın vatanına, Kırım’a götürülerek gömülmesine izin vermişlerdir.
Kızı Arzu-Ursula ile ilgili anılarını gene kitaplarına düştüğü notlardan elde edebiliyoruz. Eşi Regina ve kızı İskoçya’dan Londra’ya Cengiz Dağcı’nın yanına geldiklerinde babasıyla ilgilenmez, kendi kurduğu oyununa devam ettiğini belirtir mesela, “haklı çocukcağız, babasını o kadar uzun süre görmedi ki” der.
Ailesini rahat ettirmek için çok çalışan Dağcı, kitaplarıyla da meşguldü. Haluk’un defterinden notlarında bahseder: kızı Arzu’yu parka götürmüştür, ağacın gölgesinde otururken dört yaşındaki kızının, uzağa gitmesin diye göğsüne çaprazlamasına geçirdiği kayışın bir ucunu kendi ayağına bağlamıştır.
“Gece yarılarında işyerimden döndüğümde yatağı içinde uyuyan küçük Arzu’nun yanına sokuluyor ve gül yüzüne bakarak, ‘sen barış içinde doğdun; benim gördüklerimi görmedin, çektiklerimi çekmedin ve çekmeyeceksin. Büyüyünce benim öykülerimi dinleyeceksin belki; benim değilse benim yaşımda olan başka kimselerin. Ama benim ve onların, yaşamış olduğumuz zamanı anlamayacak ve benim çağımın insanlarını tuhaf, hayattan ne istediklerini bilmeyen insanlar, gibi göreceksin,’ diyordum soluğum altından.”[2]
Vefatı
Cengiz Dağcı hiçbir yere sığınmak istememişti, O ömrünün ilkbaharını yaşarken koparıldığı topraklara dönmek istiyordu. Refat Çubar o sıralar Kırım Tatar Milli Meclisi başkan yardımcısı ve Kırım Muhtar Cumhuriyeti Yüksek Parlamento üyesi idi, Londra’da Cengiz Dağcı’yı ziyaret eder. Kırım’daki halkımızın dönüş ve toprak mücadelesinden bahsederler ve bir ara Refat ağa sorar “Kırım’a dönmenize imkân var mı?” “Ölümüm inşallah kendi topraklarımızda nasip olur,” diyebildim demişti ve bu duası kabul oldu.
Cengiz Dağcı’nın naaşı Kırım’a götürülme işlemleri başlatıldı. Londra’daki Türkiye Cumhuriyeti Büyük Elçiliğinden benimle irtibata geçildi ve ‘bize Cengiz Dağcı’nın kimliği, pasaportu lazım, varsa diğer dokumanlar gerekli, belgeleri hazırlıyoruz’ dendi. Rahmetli Dağcı’nın kızına ve damadına telefon ettim. Damadı Frank; ‘Sağlık karnesi ve emeklilerin bedava seyahat edebilmesi için verilen Londra otobüs kartı var’ dedi. İngiltere’ye adım atmışlar ve İngiltere’de kurduğu küçük ailesinden başka kimsesi olmayan Dağcı ve eşi Regina bir daha İngiltere dışına adım atmamışlardı. Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçiliği ve Ukrayna Büyükelçiliklerinin çok yoğun çalışmaları neticesinde bir hafta gibi kısa bir zaman dilimi içerisinde uluslararası işlemler tamamlandı. Ben de cenazeye eşlik etme onuruna sahip olmuştum, Kırım’a Cengiz ağamla birlikte gelmiştik.
Cengiz Dağcı benim için, tanıyamadığım kendi öz dedelerimin yerini almıştır. Londra yıllarında hastalanıp yatağa düşene kadar zaman zaman kendisini ziyaret eder, küçük yaştaki oğlumu da yanımda götürürdüm. İsmini sorardı, sonra oğlum oyuncak arabalarını Cengiz ağamızın halısının üzerinde gezdirirken onu ve oynayışını izler, ‘benim dayımın ismi de Ömer’di’ derdi. ‘Adıyla uzun yaşasın’ derdi dalgın dalgın.
“Kırım’ı Kırım yapan; bugün Kırım’a, Ortalık Asya’da kurdukları hayatı, düzeni bir sepet yumurta fiyatına satıp dönerek dişleriyle, tırnaklarıyla uğraşan, toprağa tutunan Kırım Tatar halkıdır. Ben bir hiçim, eğer bizim halk dönmese hepimiz bir hiçiz” derdi sürekli. “Hayat pek kıyın orada ya” dediğimde, “nerede kolay ki, ama hiç olmazsa onlar vatan toprağındalar” derdi.
Bir defasında, Nogay, Tatar, Tat arasındaki ayrımları sormuştum. İlk defa kızdığına şahit olmuştum: “Bizim Tatarları Nogay, Tat diye ayırırsan geriye ne kalır? Bizim birlik olmamız gerekiyor, ayrılmamız değil” diyerek azarlamıştı.
Kırım’a yaptığım ziyarette Kızıltaş’taki Cengiz Dağcı’nın evine gitme bahtiyarlığına ermiştim. Bahsettiği Ayı Dağının haşmetini görüyordunuz, bahçesinin güzelliği, verdiği huzuru yaşıyor, sizi orada yaşamaya davet eden havasını soluyordunuz. Alt kattaki komşusu çıkıp bizimle konuşmuştu. Bu Rus beyefendinin eşi rahatsızdı ve Yalta’ya taşınmak istiyorlardı. Londra’ya döndüğümde çektiğim fotoğrafları kendisine gösterirken ‘bu alt katta yaşayan Rus evi boşaltmaya razı’ dediğimde yüzünde bir şaşkınlık belirdi. ‘Nasıl yani’ dedi Cengiz akam, ‘Nasıl yani? Aşağı daire dediğin yer neresi? Orasını da mı ev yapmışlar? İnsanlar mı oturuyormuş? Aman Allah’ım! Biz oraya hayvanlarımızı kapardık, orası ahırdı’ demişti. ‘Cengiz ağam, ahırın bile çok kıymetli, baksana ahırına karşılık Yalta’dan daire istiyor adam’ demiştim de gülüşmüştük.
Kendisi sağlığında, Kırım’ın değerli şairi Eşref Şemi-zade’nin ölümünü ve vasiyeti gereği Kırım’a gömülmesine izin verilmiş olduğu haberini alınca ve çok sevinmişti. ‘Ne mutlu sana Kırımlı şair Eşref Şemi-zade! Nur içinde yat. Kırım’da gömülmene izin verenlere sağlık ve mutluluklar dilerim’ (Dağcı: 1996;164)
Duası, ‘ölümüm inşallah kendi topraklarımda nasip yakarışı, her gece olur’ uyumadan önce kendisini Kızıltaş’ta Gelinkaya’dan aşağı koşarken gördüğü hayalleri gerçek olmuş, vefatından sonra zamanın Türkiye Dış İşleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun girişimleriyle naaşı Kırım’a götürülerek, çok sevdiği Kızıltaş’a defnedilmiştir. Sen de Nur içinde yat Cengiz ağamız. Biz de Kırım’da gömülmene izin verenlere, cenazesiyle ilgilenen herkese şükranlarımızı sunarız.
Kendisinin kaleminden, Biz Beraber Geçtik Bu Yolu romanında Nikolay Borisoviç’in İsmail Tavlı’ya söylemiş olduğu sözleriyle noktalamak isterim:
Cengiz agam!
Sen ölmezsin, seni Tatar anası doğurdu.
[1] Emel Kırım Vakfı Başkanı Zafer Karatay’a özverili çalışmalarından ve nesillere miras kalacak belgeselleri eşi Neşe Sarısoy Karatay ile hazırladıklarından dolayı sonsuz teşekkürlerimi sunmayı borç bilirim.
[2] C. Dağcı, Hatıralarda Cengiz Dağcı, 1988; s. 234.
Emel 266. Ocak-Şubat-Mart 2019.
[/ihc-hide-content]
Emel KIRIM VAKFI