24 Temmuz 1960 günü saat 15’de İstanbulda Millî Türk Talebe Birliği binasının büyük konferans salonunda, İstanbuldaki (Kırım Türkleri Yardımlaşma Cemiyeti) tarafından, Kırım İstiklâl dâvasının lideri ve büyük Türkçü merhum Cafer Seydahmet Kırımer için bir anma töreni tertip edilmişti.
[ihc-hide-content ihc_mb_type=”show” ihc_mb_who=”2,3″ ihc_mb_template=”1″ ]
[/ihc-hide-content]
Bu törenin önemi, konuşan ve konuşulanların kıymet ve mahiyeti nazara alınarak bu sayımızda tören hakkında kısaca bilgi vermeği faydalı gördük.
Salonu dolduran bütün Türk İllerine mensup seçkin misafirler arasında tanınmış profesörlerimizden Hüseyin Nail Kubalı, Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu ve Hamdullah Suphi Tanrıöver gibi kıymetli şahsiyetler de bulunuyordu.
Dernek başkanı emekli deniz albayı Abdurrahman Benlioğlu : “Hürriyet ve istiklâl mücahidi, büyük Türkçü, Kırım Türklerinin büyük önderi merhum Cafer Kırımer için yaptığımız toplantıyı açıyorum ve sayın hazirunu bu büyük insanın aziz hatırası önünde bir dakikalık saygı duruşuna davet ediyorum.” dedikten ve saygı duruşunda bulunulduktan sonra ilk sözü Avukat İbrahim Otar’a verdi.
Avukat İbrahim Otar tarafından, diğer sayfalarımızda aynen neşrettiğimiz, merhumun hal tercümesi ve şahsi vasıfları ile ilgili izahat verildi.
İbrahim Otardan sonra sürekli alkışlarla kürsüye gelen Profesör Doktor Hüseyin Nail Kubalı : “Merhum Cafer Beyi burada lâyıkiyle anlatmaktan âcizim. Çünkü, (Tarifi yerde bitmez arşa çıkan kibarın…) O, hakikaten arşa çıkan büyüklerdendi.” diyerek söze başladı ve kendisiyle 1953 yılı sonlarında nasıl tanıştığını, nasıl dost olduklarını anlatarak, bu dostluğun mânasını şu cümlelerle ifade etti: “Bu tarihten, ölümüne kadar geçen altı sene içinde altmış seneyi aşan bir dostlukla kendisine bağlandım. Bu, beni mes’ut ve teshir eden bir dostluktu. Merhum, 1958 deki mahut Kubalı hâdisesinde, en yakın dert ortağım oldu. Hürriyet mücadelesi için yaptığım her hamlede, O’nun, benim için feyizli bir kuvvet kaynağı olduğunu burada ifade etmeyi zevk bilirim.” Bilâhare; “Merhumun bariz üç vasfını anlatmak isterim.” diyen Sayın Profesör sözlerine şu şekilde devam etti :
“O, evvelâ bir mütefekkirdi. Mistik, bedii bir ruha, batılı bir kafaya sahip bir mütefekkirdi. Hâdiseleri, sebepler ve neticeler esasına göre tahlil ederdi. Meselelerin can alacak noktalarını bulup ortaya çıkarma kabiliyeti kuvvetli idi. Sadece kendisi tarafından ortaya konan problemlerin değil, muhatabının izaha çalıştığı fakat farkına varamadığı meselelerin de siklet merkezine parmak basmayı gayet iyi başarırdı.
İkinci vasfı, idealist olmasıdır. Bu idealizmi milliyetçilik idealizmi idi ve iki cepheli idi. Bir yönden, Türk illerini esaretten kurtulmuş ve bir bayrak altında toplanmış görmek isterdi. Bu bakımdan Sovyetler üzerinde ehemmiyetle durur, Batının onlara karşı tutumunu tenkit ederdi. Diğer yönden, Türkiye Cumhuriyeti realitesine dayanan, Türkiyeyi geniş milliyetçiliğin temeli bilen bir idealistti.
Üçüncü vasfı, tam ve kâmil mânası ile bir insan olmasıdır. Hakikaten büyük ve içi, dışı bir, bir insandı. Adeta berrak, şeffaf bir ruhu vardı. Candan arkadaştı. Hele, hakikî, büyük insanlarda görülen sonsuz ve fakat vakarlı tevazuu emsalsizdi. Merhumun, her hangi bir insan aleyhinde bulunduğunu tek bir defa olsun duymuş değilim. Çünkü, bilirsiniz ki, kendi kemaliyle imtizaç edenler, başkalarının hatalarını, küçüklüklerini ortaya koymağa tenezzül etmezler.”
Bundan sonra, merhumla son günü yolda nasıl karşılaştığını ve onu evine nasıl götürdüğünü anlatan sayın Profesör sözlerini şu cümlelerle bitirdi :
“O büyük insanın ve idealistin ölümünden duyduğum başka bir acı da, ilme, hakka, ahlâk ve fazilete âşık olan Cafer Bey merhumun, ilmi, hakkı, ahlâk ve fazileti hiçe sayan bir idarenin devrilişini görmeden aramızdan ayrılmış olmasındandır. Çok istediği ve beklediği bu mes’ut günler onun aziz ruhunu her halde şadetmiştir. Nur içinde yatsın…”
Profesör Hüseyin Nail Kubalıyı müteakip şiddetli alkışlar arasında kürsüye gelen Profesör Ziyaeddin Fındıkoğlu, merhumla olan otuz yıllık gıyabi ve altı yıllık da komşuluk münasebetlerine ait bazı hatıralarını anlattıktan sonra, sözlerine şu şekilde devam etmiştir :
“Cafer Bey, çok veçheli bir adamdı. Hakkında çok şeyler söylenebilir. Ben bir sosyoloğ olmam hasebiyle, merhumun bu veçhesini kısaca tahlil etmek isterim. Kendisi mütevazi olduğu için sosyoloji ile fazla meşgul olmadığım söylerdi. Halbuki, merhum gerçek bir sosyoloğdu. Kendisini kıymetli bir meslekdaş olarak tanır ve talebelerime eserlerini mehaz olarak tavsiye ederdim. Cafer Bey, bilhassa siyaset, iş ve işçi sosyolojisi bakımlarından tetkik ve tahlil edilmelidir. Hele Türkçülük sosyolojisi sahasında kuvvetli bir mütefekkirdi. Onun siyasî sosyolojisinin iki cephesi vardı :
1 — Türkçülük,
2 — Kırımcılık, Kırım istiklâli.
Merhum, mahkûm Türkleri Türkçülük idealinin kurtaracağına inandığı için, buna sarılmaları lâzım geldiğini telkin ederdi.
İş ve işçi sosyolojisinin Türkiyede tek temsilcisi olduğuna kani bulunduğum Cafer Bey, Sovyet Rusyadaki işçilerle, Batıdaki ve Amerika-de bulunduğunu tek bir defa olsun duymuş değilim. Çünkü, bilirsiniz ki, kendi kemaliyle imtizaç edenler, başkalarının hatalarını, küçüklüklerini ortaya koymağa tenezzül etmezler.”
Profesör Fındıkoğlundan sonra söz alan Avukat Müstecib Ülküsal, merhum Cafer Kırımer’in yaradılışındaki yüksek vasıfları ve ahlâki değerini izah ettikten sonra, bu büyük Türkçü ve istiklâlcinin siyasî düşüncelerini ve Kırım İstiklâl dâvasını dayandırdığı esaslardan bazılarının ana hatlarını açıklamış, vaktiyle (Emel) mecmuasında uzun makaleler halinde yayımlanan yazılarından parçalar okumuştur.
Bu esaslar kısaca şu şekilde ifade edilmiştir :
“1 — İnsanların cemiyet içinde hür yaşamak ve çalışmak nekadar ve nasıl hakları ise, milletlerin de yurtlarında müstakil yaşamak ve çalışmak öylece ve o derece haklarıdır. İnsan hakları ve prensipleri…
2 — Mahkûm Türkler, uzak ve yakın mazide devletler kurarak egemen ve hür yaşamışlardır. Binaenaleyh, bu gün kendi yurtlarında tekrar hür ve müstakil yaşamak onların tarihe dayanan haklarıdır. Buna hak ve liyakat kazandıklarını birinci ve ikinci dünya savaşları içinde Ruslara ve Komünistlere karşı savaşmakla isbat etmişlerdir. Milletlerin hür ve egemen yaşama prensibi…
3 — Mahkûm Türkler, (Türkçülük) ideali etrafında toplanarak birlikte ve mütesanit hareket etmelidirler. Ancak bu sayede muhtelif nüfuzlara ve tesirlere kapılarak parçalanmazlar ve yekdiğeri aleyhine yürümezler. Millî birlik prensibi…
4 — Mahkûm milletler ittifakı… Evvelce (Promete), şimdi de (Paris Bloku) adını almış olan Rus mahkûmu bütün milletlerin ittifakıdır. Müşterek cephe prensibi…
5 — Bütün dünyada diktatörlük ve esirlik rejimini kurmak isteyen sömürgeci ve despot Komünist cephesine karşı hak ve hürriyet nizamını savunan hür milletler cephesi… Adalet prensibi…
6 — Bölge ittifakları… Müşterek düşmana karşı kurulmuş ortak cepheyi kuvvetlendiren (Kafkasya Konfederasyonu gibi) bölge antlaşmaları… Düşmanı çemberleme prensibi…”
Avukat Müstecib Ülküsal, konuşmasını, merhum Cafer Kırımer’in şu sözleri ile tamamlamıştır :
“Biz, mahkûm milletlerin Rusyadan ayrılacaklarına ve bu meyanda bütün Türk İllerinin de kurtulacaklarına, milletler ittifaklarına ve Türk Birliğine dayanarak Milletler Cemiyetinde şerefli yerlerini alacaklarına ve ebediyen yaşayacaklarına inanıyoruz…”
Müstecib Ülküsaldan sonra, İdil – Ural Türklerinin temsilcisi emekli albay Mecit Sakmar kürsüye gelerek, Merhum Cafer Bey ile kırk yıl evvel İsviçrede nasıl tanıştığını anlatmış, O’nun yüksek vasıflarını övmüş, Kırım Türklerinin, İdil – Ural Türkleri ile tarih boyunca nasıl kardeşçe yaşayıp yardımlaştıklarını izah etmiştir.
En son olarak Doğu Türkistan mücahit liderlerinden sayın Yusuf İsa Alptekin söz almış, çok samimi ve heyecanlı bir konuşma yaparak ezcümle şunları söylemiştir :
“Büyüklük, cumhur başkanı olmak demek değildir. Büyük iş yapmak, büyük düşünmek, büyüklüğün miyarıdır. Bir Türk olarak, bütün Türkleri düşünmek, büyüklüktür. İnsan olarak, bütün insanları düşünmek, büyüklüktür. Cafer Bey, yalnız kendisini değil, bütün dünyadaki Türkleri düşünüyordu. En fazla yardıma muhtaç vaziyette bulunan Kırım Türkleri olduğu halde, O, bütün dünyadaki Türklerin dâvasına yardım ediyor, çalışıyordu.
Türkiyeye geldiğim zaman en evvel karşıma çıkan Cafer Bey oldu. Beni almak için otele geldi. “Bize düşen vazife varsa hazırım.” dedi. Türkiyeye muhacir kabul ettirmek için geldiğimi söyledim. Derhal harekete geçti ve 2850 muhacirimizin Türkiyeye kabulünde büyük rolü oldu. Bu muhacirler şimdi vatan, ev ve ocak sahibidirler. Huzur içinde yaşıyorlar. Bunların Ana Vatan Türkiyeye kavuşmalarında Cafer Beyin büyük hizmeti geçmiştir. Benim nazarımda o, yalnız Kırımı düşünen bir büyük olmayıp bütün Türkleri düşünen bir büyük adamdı.”
Temmuz ayının çok sıcak bir günü olmasına rağmen, kalabalık bir topluluğun huzuru ile yapılan ve üç saat süren tören, Cemiyet başkanı sayın Abdurrahman Benlioğlunun teşekkür sözleri ile sona ermiştir.
EMEL
Emel Dergisi, sayı 1, Kasım 1960. Sf.13-17.
Emel KIRIM VAKFI