KIRIM TATAR FOLKLORUNDA İSTANBUL

Kırım ve Türkiye arasındaki çeşitli ilişkiler daha milâttan önceki zamanlara kadar uzanır. Bu münasebetler çeşitli etnik, ekonomik, siyasî, kültürel ve diğer etkileşimler neticesinde şekillenmişler. [ihc-hide-content ihc_mb_type=”show” ihc_mb_who=”1,2,3″ ihc_mb_template=”1″ ]
Bildiğimiz gibi Kırım Tatarları ve Anadolu’daki Türkler arasında etnik ve dil yakınlığı da vardır. Her iki halk da Türk kavmine mensuptur. Türk dili Oğuz temelinde şekillendi, Kırımtatar dili ise Oğuz ve Kıpçak temellerinde şekillenmiştir. Kırım’da Türk kavimlerin izlerinin en geç milâttan son 3. yüzyıla ait olduğunu kayd ederek, bu yarımadada Kırımtatar milletinden gayrı Türk dillerinde konuşan Karaim, Kırımçak, Ermeni kıpçak ve Urum halkları da yaşarlardı. Bir sıra tarihî kaynaklara göre, 13.-18. yüzyıllarda Kırım topraklarında yaşayanların hemen hemen hepsi, etnik ve lisanî aidetliklerine bakmadan kültürel, siyasî ve iktisadî bir bütünlüğün ayırılmaz kısımları olmuşlar ve gündelik hayatlarında Kırımtatar dilini kullanmışlardır. Bu ekstralingvistik nedenlerden dolayı Kırımtatarları, Krımçak, Karaim, Urumlar arasında dil ve kültürel ilişkilerin pekişmesi için çok uygun bir ortam yaratılmıştı. Aynı zamanda, 14. yüzyıldan başlayıp Kırım ve Osmanlı Devleti arasında münasebetler de daha hızlı gelişiyordu. Anadolu topraklarından, özellikle Karadeniz bölgelerinden Kırım’ın yalı boyuna birçok Türk göç etmişti. Aynı zamanda bir sıra Kırımtatarları çeşitli sebeplerden dolayı öz vatanları Kırım’ı terk edip, Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti İstanbul’da ve diğer şehirlerinde toplumsal, siyasî, medenî yaşama faal iştirak ediyorlardı. 18. yüzyılın sonlarından ta 20. yüzyılın başlarına kadar Kırımtatarlarının Türkiye’de sayısı ve ehemmiyeti hep artmaktaydı. Bunun sebepleri 1774 senesi Osmanlı Devleti ve Rusya İmparatorluğu arasında Küçük Kaynarca Anlaşmasının imzalanmasıyla ve Kırım’ın Rusya eline geçmesiyle alâkalıdır. Bu yıllarda çeşitli malümata göre yaklaşık 1,5 milyon ile 3 milyon arasında Kırımtatarı Kırım’ı terk etmiştir. (Abdulvaapov 2001, Özenbaşlı 1997). İşte, Kırım Hanlığı ve Osmanlı İmparatorluğu için ortak olan bu ve diğer içtimai ve siyasî olaylar Kırımtatar halkının halk edebiyatında, folklorunda yansıtılmıştır. Biz de folklorun farklı janrlarında iki devlet arasındaki ilişkilerin yansımasını açıklamak için çalışacağız.
Folklor terimi halk edebiyatı, halk müziği, oyun, resim, örf-adetlerini kapsamaktadır. Çok zengin olan halk edebiyatının içinde tür bakımından destanlar, masallar, efsaneler, fıkralar, halk yırları, çın ve maniler, deyimler ve atalar sözü yer alır. Halk bu eserlerde düşüncelerini, geçmişte yaşadığı sıkıntılı günleri, zulmedenlere karşı hissettiği kızgınlık ve nefretin yanında gönlünde yaşattığı bitmez tükenmez mutluluğu, hürriyete karşı duyduğu ümit, istikbâle inanç gibi duygularını da tasvir etmiştir. Kırım Tatar halk edebiyatı halkın yaşayışı ile daima paraleldir ve halkın hayatında olan bütün değişikleri tasvir eder. Folkloru halk yaratır ve kendi eseri olarak halkın hayatını özgün bir şekilde aksettirir (Bekirov 1988: 7).
Kırımtatar folklorunun küçük türlerinde İstanbul ve Osman İmparatorluğun ulu simalarının isimleri daha çok atalar sözü ve deyimlerde anılıyor. Meselâ, Adam olmağanından horazğa da Suleyman paşa degenler/ Er kişi olmağan yerde horazğa da Suleyman paşa degenler gibi atalar sözünde Süleyman Paşa’nın adı geçiyor. Bu sima Osmanlı İmparatorluğu sultanlarından birisi, I. Orhan’ın oğlunun adı (14 y. ) veya ulu vezirlerden (17 y. ) veya General Süleyman Paşa’nın (19 y. ) adı olabilir. Aynı atasözüne Karaim folklorunda da rast geliniyor. Orhanğazi kibi ifadesi Kırımtatar dilinde kendisini görkemli, mağrur tutan kişilere nisbeten denilir. Bu ifadede de biz Osmanlı Beyliği’nin kurucusu Osman Gazi’nin oğlu Orhan Gazi’nin ismini buluyoruz. Soray-soray İstanbulnı taparsın atalar sözünde Kırımtatarlarının İstanbul’a çok gittikleri ve İstanbul ve Kırım arasında gidiş-gelişlerin çok olduğu anlamı vardır. Kırımtatar deyimleri arasında İstanbulğa barıp tırnavuçın unutqan deyimi de var, ama onun manası tam anlaşılmıyor. Daha başka bir ifade İstanbul tenbeli Kırımtatarcada erinenlere nisbeten kullanılır. Sade halkın fikrince İstanbul yaşamı aylak, boş gibi görünüyordu. Onun için de boş, işsiz yüren bir kimseye İstanbul tenbeli diyorlardı.
Fıkralarda ve çocuk oyunları sözlerinde de İstanbul bir simge olarak geçiyor. Örnegin, şu metinde:
İne, ine İzzet ine, Bekir ine,
Şama-şara, kümüşten para,
Stambuldan qız kelgen,
Burumçıqnen tuz kelgen,
Orul, yorul, uç da qurtul
(Bala edebiyatı: 7)
Halk edebiyatının epik türleri masal, efsane, destan epik yırlar gibi türleri kaplıyor. Bekir Mustafa isimli Kırımtatar masalında Sultan Süleyman ve öz sarhoşluğu, garipliğiyle meşhur olan Bekir Mustafa hikâye ediliyor:
Olaylar İstanbul’da, sultan sarayının selâmlığında geçiyor. Sultan Süleyman cuma günü selâmlığa çıkmış. Sokakta karşısına bir sarhoş çıkmış. O kişi Bekir Mustafa imiş. Sultan onun dileğini sormuş, sarhoş da sultana kendi atını ona satması için yalvarmış. Sultan da buna razı olup, atını beş yüz liraya veririm, demiş. Elbette garip Bekir Mustafa’nın parası yokmuş ve kurnazlık yapmaya çalımış. Sultanın atını pazarlık edenin kendisi değil de, rakı ve şarap olduğunu anlatmaya çalışmış. Bekir Mustafa’nın isteğine göre sultan sarayında sofralar kurdurmuş, üstünü türlü yemekler, rakı ve şaraplar ile donattırmış. Yoldan da üç kişiyi alıp götürtmüş, onların birisi ayaksız, birisi kör, birisi de çırılçıplak bir dilenciymiş. Bu adamların sofra başında yediklerini-içtiklerini Sultan perde ardından seyrediyormuş. Rakı gariplerin başılarına vurdukça, onlar Sultanı döveceklerini, vurup öldüreceklerini ve bu gibi kötü lafları söylemeye başlamışlar. Sultan da bunu seyrederken, bu lafları insanların kendilerinin değil de, içtikleri şarapların söylettiğini anlamış. Bekir Mustafa’nın sözlerinin doğru olduğuna inanmış. Sultan kendi şefkat ve merhametliliğini gösterip, garipleri sağ-selamet serbest bırakmış.
İşte, bu masalda sultan ve sade halk arasında münasebetler açıklanıyor ve sade halk vekilinin hazırcevaplığı, sultanın da hikmeti, merhametliliği, şefkatliliği gösteriliyor.
Kırımtatar tarihinin birçok muhim olayları halk efsanelerinde yansılanıyor. Böyle efsanelerden birisi Kırım Hanlığın’ın başkenti Bahçesarayın kurulması hakkındaki efsanedir. Efsanede aşağıdaki olay tarif ediliyor:
Menli Giray hanın oğlu ava gitmiş. Şu gün av çok güzel olmuş. Avdan sonra ise han oğlu dağ içinde biraz gezinmek istemiş. Sonra Çürük su ırmağı yanında dinlenmek için kalmış. Birazdan bazı sesler duymuş. Çalılardan iki yılan çıktığını görmüş. Bir yılan yaralıymış, ikincisi de onu kovalıyormuş. İki yılan boğuşmaya devam ediyormuş. Şu an çalılardan üçüncü yılan çıkmış ve galip çıkan yılana baskın yapmış. Han oğlu yılanların bu sataşmasını seyrederken, kendi ailesini düşünüyormuş. Savaşta kim yenecek: Türkler mi ya da Altın Ordu askerleri mi? Menli Giray’ın babası sağ kalacak mı, yok mu? Biraz zamandan sonra yaralanan yılan yavaş yavaş suya yılışmaya başlamış. Yılan suya girmiş ve sudan vucudunda hiç bir yarasız çıkmış. Yılanın dirildiğini gören han oğlu çok sevinmiş ve onun neslinin de canlanacağına inanmış. Bu iyi haberi babasına yetiştirmek için rüzgâr hızı ile kaleye gimiş. Baba ve oğul savaş meydanından haber beklemeye başlamışlar. Ve tezden iyi bir haber gelmiş. Osmanlı ordusu Altın Ordu Hanı Ahmed’in ordusunu yenmiş, galebe kazanmış. Han buna sevinip iki yılan savaştığı yerde yeni bir saray kurulmasını emretmiş. Böylece yeni bir şehir – Bahçesaray kurulmuş. Şehirin damgasında da han iki savaşan yılanın tasvir edilmesini emretmiş. Tarihten belli olduğu gibi Bahçesaray şehri ve Hansaray 16. yüzyılının başında kurulmaya başladı. Hansaray İstanbul’daki Topkapı sarayına benzetilip inşa edilmişti.
Anlattığımız efsanede alegorik şekilde gerçek bir olay tasvir ediliyor. 1454 yılında Kırım Hanı Hacı Giray Osmanlı Türk devleti ile anlaşma imzaladı. 1455 yılında ise Litvanya ordusu yardımıyla Ulu Ordu Hanı Seyid Ahmed’in ordusunu yendi. Şu zamandan beri Kırım Hanlığı ve Ulu Ordu arasında savaşlar başladı ve 16. yüzyılın ortalarına kadar devam etti. 1468 yılı Kırım Hanı Menli Giray oldu, 1474 yılı Ahmed Han’ın ordusu Menli Giray’ın ordusunu yendi, Menli Giray da Türkiye’ye gitti. Kırım Hanı Ahmed’in oğlu Canibek oldu. Menli Giray hanlığını geri almak için Osmanlı sultanından yardım istedi. 1475 yılı Gedik Ahmet Paşa başlığında Türk ordusu Kefe şehrine hücum etti, Ulu Ordu Hanı Ahmed’i yendi. Kırım’ın yalı boyundaki birçok toprak Osmanlı İmparatorluğu’nun eline geçti, Menli Giray ise yine Kırım Hanı oldu. İşte bu tarihî vaka destanda aks olundu ve Kırım Hanlığı’nın meydana gelmesi için çok önemli olay olarak anlatıldı (Gayvoronskiy 2007).
Kırım’ın Kezlev şehrindeki Han Camisi hakkında da bir kaç efsane var. Onlardan birisi cami Seyid Bakli Efendi tarafından kurulduğunu ve bir gece içinde yapıldığını tarif ediyor. Diğer bir efsanede ise caminin kurucusunun Menli Giray’ın ressamı Men Arslan olduğu söyleniyor. Bir başka efsane ise caminin başta hıristiyan kilisesi olduğunu, sonra ise cami olduğunu tarif ediyor.
Gerçekte ise 1554 yılı Kezlev’e Kırım Hanı Devlet Giray’ın davetiyle meşhur Mimar Sinan gelmiş ve bu şehirde büyük ve güzel bir cami inşa etmeye başlamış. O zamanlarda Kezlev büyük bir şehirdi ve Devlet Giray Kezlev’i küçük İstanbul yapmak istiyordu. Mimar Sinan Kezlev’deki Han Camisini Aya-Sofya’ya benzetip yapmıştı.
Bir başka efsanede Kırım kahvesi tarif edilirken, efsanenin kahramanları olarak yine de Osmanlı İmparatorluğun veziri Gedik Ahmet Paşa ve Kırım Hanı Menli Giray geçiyorlar. Efsanedeki olaylar Osmanlı ordusu tarafından Kefe şehrinin hücumu ile bağlı olup, yine de Kırım tarihinin önemli vakalarını yansıtıyorlar.
Meşhur Kırımtatar efsanelerinden birisi Arzı qız efsanesi de Kırım ve Türkiye arasında içtimai alâkaları yansıtıyor. Efsanede Kırım’ın Karadeniz yalısı boyundaki Mishor köyünde yaşayan Abiy Ağa’nın kızı Arzı anlatılıyor:
Arzı çok güzel ve işsever bir kızmış, pek çok yiğit onu beğeniyormuş. Aynı zamanda köye Anadolu yalısından gelip alışveriş yapan Ali Baba da çok beğeniyormuş. Bir gün Ali baba Arzı kızı kaçırmış ve İstanbul’a esirler pazarına götürmüş. Bu pazarda sultanın harem ağası Arzı kızı görüp beğenmiş ve Arzı’yı sultan sarayına almış. Sultanın muhabbetine nail olan Arzı’yı ise hiç bir şey sevindirememiş, o hep Kırım sahilini, doğduğu yeri, babasını özlüyormuş. Bir gün Arzı bebeğini alıp sultan sarayının kulesinden kendisini denize atmış. O bir deniz anası (denizkızı) olmuş ve kucağındaki bebeğiyle Mishor sahilindeki çeşmeye gelmiş. Her yıl bir kere deniz anası sudan yalıya çıkarmış. Gördüğümüz gibi, efsanede Kırım hanlığında ve Osmanlı İmparatorluğunda çok olan esir almak gibi rezil olay mahkûm ediliyor. Arzı kız simgesi ise Kırımtatarları için vatan hasreti sembolü oluyor.
Kırım ve Türkiye arasındaki içtimai-siyasi ilişkiler Kırımtatar halk yırlarında da aks olunuyor. İlişkilerin karakterine göre bu yırlar üç çeşit gibi gösterilebilirler. Yırların birinci çeşitinde gerçek tarihî olaylar tarif edilir. Meselâ, Kırımtatarları arasında çok meşhur olan Osman Paşa türküsü Rusya ve Osmanlı İmparatorlukları arasında olan savaşlardan birisine ait bir oluntu tasvir ediliyor:
Qara deñiz aqmam deyür,
Aq deñize baqmam deyür.
Yüz biñ Moskov gelmeyince,
Men yerimden qalqmam deyür.
Merdivenden endirirler,
Hansarayğa mindirirler.
Qalq, gidelim, Osman paşa,
Bizi şimdi öldürürler.
Qaleden toplar atılır,
Moskov İslâma atıldı.
Osman paşanıñ elinden,
Beş – on top birden atıldı.
Qara deñiz aqar gider,
Aq deñizi yıqar gider.
Şimdi çerkes Asan kelir,
Moskovanı yaqar gider.
Bu türkünün diger bir variantını Urum folkloru mecmuasında ve ‘Qırım’ çalğı takımın repertuvarında bulduk:
 
Qara deñiz aqmam deyür, Aq deñize baqmam deyür.
Yüz biñ asker gelmeyince, Men yerimden qalqmam deyür.
Merdivenden endirirler, Qalşın kölmek kiydirirler.
Yür, gideyik, Osman paşa, Bizi burda öldürürler.
Penciremden qar geliyür, men zann ettim yar geliyür
Açıp baqtım penceremi Osman paşa can vereyür.
 
Varyant 2
Qara deñiz aqmam deyür, kenarımı yıqmam deyür.
Esmeri güzel Muhtar paşa Edirneden keçmem deyür.
Qara deniz aqar gider kenarını yıqar gider
Kör olaydı Osman Paşa Edirneyi keçer gider.
Penciremden qar geliyür, men zann ettim yar geliyür
Açıp penceremi baqtım Osman paşa can vereyür.
 (Garkavets 1999: 328)
Bu türkünün bir kaç başka varyantı daha vardır (Garkavets: 1999).
Türküde Osmanlı imparatorluğu ve Rusya arasında 1877 senesi Balkanlarda Plevne şehri yanında olan savaş tasvir ediliyor. Bu savaşta Osmanlı ordusunun generali Osman Paşa ağır yaralanmış ve kırk bin askeri ile esir olmuştur.
İstanbul ile alâkalı diğer Kırımtatar türkülerinde ise hem İstanbul şehri, hem İstanbul’un çeşitli bölgeleri anılıyor. Türkülerde türlü toplumsal münasebetler aks olunuyor, Kırım ve Türkiye arasında alışverişin, gidiş-gelişin sıkı olduğu gösteriliyor. Meselâ, İstanbuldan aldırayım fesini yırında böyle ilişkilerin ifadesini görüyoruz:
İstanbuldan, aman, aldırayım, yavrum, fesini / İstanbuldan, aman getireyim poşumu
Nerelerden, aman, eşiteyim, yavrum sesini
İstanbuldan, aman, elmaz gelir, yavrum, nar gelir,
Uzun boylu, aman, sırma kaftan, yavrum, dar gelir.
İstanbuldan, aman, sıra-sıra, yavrum da, kayıklar,
İçi dolu, aman, sarğoş ile ayınıklar.
İstanbuldan, aman, urba tiktim, yavrum, boyunca,
Kel, ekimiz, aman, sarılayık, yavrum toyunca.
Yansın, yansın, aman,
Demir yollar yansın, kül olsun!
Bizni yardan, aman, ayırğanlar, yavrum, kör olsun!
 
Bir başka türküde – Beyoğlunın Sarayları türküsünde İstanbul’un meşhur, zengin bölgelerin birisi – Beyoğlu tasvir ediliyor:
 
Beyoğlunın sarayları mermertaştır yapusı
Hem aldında, hem artında Vardır da çifte qapusı.
Ah, Bey oğlu, vah Bey oğlu, Sana bana ne oldu?
Bey oğlunın sarayları Yandı da yandı, kül oldı.

Aynalı çeşme başında ateşler oynadı.
Gitti de gitti saraylara vardı da vardı dayandı.
Ol sarayda menim yarem Uyqusından uyandı.
Ah, Bey oğlu, vah Bey oğlu,
Yandı da yandı, kül oldı.
Türkünün sözlerinden anlaşılıyor ki, büyük bir yangın olmuş ve bu yangında çok inşaat ve kişiler zarar görmüştür. Gerçekten de, Beyoğlu bölgesinde 1870 yılında büyük bir yangın olmuştur. Yani, bu türküde tasvir edilen olay gerçekten de olmuştur.
Bir kaç Kırımtatar yırında İstanbul’un Üsküdar semti geçiyor. Meselâ, Bir danem Ayşem yırında Ayşe isimli kızın evlenmek konusu tasvirleniyor, babası onu Üsküdar’a bir gence vermek istiyor. Ayşe de şu genç ile evlenmeyi istemiyor ve kendisini suya atıyor:
…Ayşe degen: ‘Men kqayıqqa minmezim, Minsem dahi Üsküdara varmazım’:
Bir danem,Ayşem.
Ayşe der ki: ‘Üsküdara varmazım, varmazım, varsam dahi, men o yaşı almazım’
Bir danem, Ayşem.
Tövbeler olsun Üsküdara varmaya, varmaya, varıp ta, anda ballı buza tartmaya,
Bir danem, Ayşem.
Tövbeler olsun Üsküdara varmaya, varmaya, varıp ta, ondan telli kumaç almaya,
Bir danem,Ayşem.
Kırımtatar folklorunda hicret yırları ayrıca yer tutmaktadır. 1783 yılında Kırım Rusya tarafından zapt edildikten sonra Kırımtatar halkının başına pek çok felâket geldi. Kırımtatarlarını ana topraklarından kovmak, kırmak her türlü takiplere uğratmak kibi hareketler Çarlık Rusyasının siyaseti idi. Binlerce Kırımtatarı vatanları Kırım’ı terketmeye mecbur olup, İstanbul, Bursa, Konya, Ankara, Eskişehir, Sapanca, Dobruca ve Türkiye’nin diğer bölgelerine göç etmişlerdir. Bu göçler Kırım için büyük bir faciaya çevirilmişlerdir. İşte, bu facialı olaylar halk yırlarında da aks olundu. Böyle yırlardan birisi Aytır da ağlarım yırıdır. Ondan bir kaç mısra:
… Ketecekmen köyümden, hey, yar, qal savlıqman.
Aytır da ağlarım.
Közünnin yaşınnı sürte qal, hey, yar al yavluqman.
Aytır da ağlarım.
İstanbul, Kabe, kıblada, hey, yar, denizi sırtta.
Aytır da ağlarım.
Köp ölümüz kalacak, hey yar, harabe yurtta.
Aytır da ağlarım.
İstanbul yolu közledi hey, yar, şam yolu quvdım.
Aytır da ağlarım.
…Gurbet ellege tüşip, hey, yar, qıynalırmız.
Aytır da ağlarım.
‘Vatan, vatan’dep, biz, hey, yar, can berirmiz.
Aytır da ağlarım.
 
Kırım’dan Dobruca’ya göç etmiş Kırımtatarların bir çoğu sonra Türkiye’ye gitmişlerdi. Bu göçler hakkında Karadeniz- Aqdeniz, Şu vapurnın dumanı, Muhacir yırı kibi türkülerde anlatılır (Qırımtatar muhacir türküleri: 2007).
Kırımtatar göçmenleri tek İstanbul ve etraflarında değil de, Türkiye’nin başka bölgelerinde yerleştiklerini Kırım destanı şiirinden, Hasretlik yırı, Cennet oldı bizim taraf gibi türkülerden öğrenmek mümkündür. Mesela, Kırım destanışiirinde Kırımtatarların göçü tasvir edilirken, muhacirlerin Konya’ya yerleştikleri söylenir.
 
Geldim şu Konyaya, içtim suvunı,
Men bilirim erenlerin huyunı.
Mevlane aşqından verdi payımı,
Çağlayan gönülden selam ketirdim.
Bağçasaray, Akmescit, Karasuvdan
Atamın yurtundan, yaslı Kırımdan,
Çekilen cefadan, accı durumdan,
Tiriden ölüden selam ketirdim…
 
Kırım muhacirlerin durumu çok zordu, bir çok kişi yeni yerlerde açlıktan, hastalıklardan, yoksulluktan öldü. Osmanlı devleti tarafından muhacirlere yaşamak için ayrılan yerler bakımsız, yararsız yerlerdi. Halk yırlarında da göçmenlerin bu ağır durumu yansıtılıyor:
 
Aq topraknıñ yalısı, ey, yar, bizge de külmiy,
aytır da aglerim,
Padişa bergen eki ögüz, ey yar, «kâh» — desem cürmiy,
aytır da aglerim.
Aşqa salsan, tatımaz, ey yar,
Varnanıñ tuzı, aytır da ağlerim.
Eteklik kiyip cüre eken, ey yar, paşanın qızı,
aytır da ağlerim.
Bilâlmadım men mında, ey yar, qıblamı, sırtım,
aytır da aglerim.
Er şeyden tatlı eken, ey yar, öz tuvgan yurtım,
aytır da aglerim.
 
Böylece, Kırımtatar halk edebiyatının türlü janrlarında Kırım Hanlığı ve Osmanlı Devleti arasında uzak zamanlardan beri oluşmuş siyasî, ekonomik, kültürel, toplumsal ilişkiler gözleniyor. Temas ettiğimiz konu çok enteresan ve engin olup daha tafsilatlı öğrenilmesi gerektir. Konunun daha geniş ve etraflı incelenmesi Kırımtatar ve Türk halklarının medeniyetleri ve tarihlerinde ortak meselelerin açıklanması için faydalı ve önemli olacaktır.
Kaynaklar
1. Abdulvaapov, Nariman (2001), Krımskiye tatarı v sostave politiçeskoy i külturnoy elitı Osmanskoy imperii na rubeje XVIII i XIX vekov // Repressirovannoye pokoleniye krımskotatarskih öbşçestvenno-politiçeskih deyateley, podvijnikov nauki i külturı. Materialı Mejdunarodnoy konferentsii 28-29 maya 1999 goda, Simferopol, s. 74-81.
2. Bekirov, C. (1988), Qırımtatar halq ağız yaratıcılığı, Taşkent: Uqituvçi, 280 s.
3. Çelebi, Evliya (1996), Kniga puteşestviy Evlii Çelebi. Pohodı s tatarami i puteşestviya po Krımu (1641-1667gg. ), Simferopol: Tavriya, 240 s.
4. Garkavets, Oleksandr (1999), Urumı Nadazovya: İstoriya, mova, kazkı, pisni, zagadkı, prıslivya, pısemni pamyatkı, Alma-Ata; Ukrayinskiy kulturnıy tsentr, 624 s.
5. Gayvoronskiy, Oleksa (2007), Poveliteli dvuh materikov, T.1. Krımskiye Hanı XV-XVI stoletiy i borba za nasledstvo Velikoy Ordı, Kiyev-Bahçisaray: Oranta, 368 s.
6. Kondaraki, V. (1883), Legendi Krıma, Moskva.
7. Özenbaşlı, Amet (1997). Çarlıq hakimiyetinde Qırım faciası, Simferopol: Tavriya, 256 s.
8. Qırımtatar halq ağız yaratıcılığı (1991), Taşkent: Uqituvçi, 248 s.
9. Qırımtatar halq yırları (1996), Aqmescit: Tavriya, 448 s.
10. Qırımtatar muhacir türküleri (2007), Simferopol: Qırımdevoquvpedneşr, 224 s.
11. Vozgrin, V.E. (1992), İstoriçeskiye sudbı krımskih tatar, Moskva: Mısl, 446 s.
12. Yanra Qaytarma (1990), Taşkent: Gafur Gulam adına edebiyat ve sanat neşriyatı, 232 s.
[/ihc-hide-content]
 

 
Emel 242/245. Sf.83-93.

Bakınız

18  MAYIS 1944 KIRIM SÜRGÜNÜ -2014 RUSYA İŞGALİ VE ZULÜMLERİ

                      BİLDİRİ          …