BÜYÜK DÖNÜM NOKTASI YILI

BÜYÜK DÖNÜM NOKTASI YILI *

Sergey MEDVEDEV **

Çeviren : Bülent TANATAR

Çinlilerin komik bir laneti vardır: “İlginç zamanlarda yaşayasın.” Bu ifade, 2025 yılını özetlemeye çalışırken akla gelen ilk şeydir. Ancak bu sadece bu yıl değil, gözlerimizin önünde çöken, yıkılan bir tarihsel dönemdir. Neslimize nadir bir tarihsel şans verildi: Dünya düzeninin iki çöküşünden de sağ çıkmak: ilki 1989-1991’de, ikincisi ise şimdi, 2020’lerde. Bundan önce, dedelerimizin ve büyük dedelerimizin nesli, bir asır önce iki küresel savaş yaşamış olmaları nedeniyle şüpheli bir şansa sahipti; ancak İngiliz tarihçi Edward Carr’ın inandığı üzere, bunlar aynı savaştı.

Olanlar daha da ilginç çünkü 2025, 1989-1991’in bir ayna görüntüsü olarak düşünülebilir: o zaman bir dönem açılıyordu, şimdiyse kapanıyor. O zamanlar duvarlar ve köhne diktatörlükler yıkıldı, uluslararası kurumlar onların kalıntıları üzerinde yükseldi, cephanelikler imha edildi, nükleer füzeler söküldü ve “tarihin sonu”nun saf bir liberal ütopyası ortaya çıktı: Kant’ın “ebedî barış” hayalinin modern bir varyasyonu. Otuz beş yıl sonra ise durum tam tersi: yeni duvarlar ve ticaret engelleri inşa ediliyor, popülizm ve otoriterlik demokrasilerin kalıntıları üzerinde gelişiyor ve milliyetçilik, şovenizm, egoizm ve saldırgan hafıza ve kimlik politikalarıyla birlikte ders kitaplarında yer alan tarih dünyaya geri dönüyor.

Bugün, 1989 ile 2025 arasındaki dönemin norm değil, istisna, eşsiz bir fırsat, ifade ve seyahat özgürlüğü, demokrasi ve piyasa ekonomisi, sınırsız bir dünya yanılsaması ve cebinizde bir pasaport (tercihen açık Schengen vizesiyle) taşıma hissinin içeriye aktığı bir pencere olduğu açıkça ortaya çıkıyor. Olasılıklar sınırsız görünüyordu ve 11 Eylül 2001 terör saldırıları veya Putin’in 2007 Münih konuşması gibi ilk alarm zilleri, ilerlemenin, liberalizmin, açık piyasaların ve uluslararası kurumların muzaffer yürüyüşünü durduramayacak yanlış anlamalar gibi görünüyordu. Bu otuz beş yıl hayatımızın büyük bir bölümünü kapsadı: öğrenim yılları ve seyahat yılları, Rusya’yı ve dünyayı keşfetme, kariyerlerimiz ve umutlarımız: hayat projelerimizi çevremizdeki dünyanın istikrarlı olacağı varsayımına dayanarak kurduk (her ne kadar 2014’ten önce bile bir şeylerin ters gittiğinden şüphelenenler olsa da, özellikle öngörülü olanlar, Yeltsin’in halefi olarak bir Çekist atamasından hemen sonra bavullarını toplamaya başlamıştı). Rus tarihinin standartlarına göre eşi benzeri görülmemiş derecede uzun bir özgürlük döneminin tadını çıkardığımızın farkında olmadan yaşadık—ta ki bir sabah, o tarih kapımızı çalana kadar.

Elveda Amerika!

Neden 2025 dönüm noktası oldu? Şubat 2022 değil, Mart 2014 değil? Ukrayna’daki savaşın kader belirleyici niteliğine, Rusya’nın kendisi için, küresel dünya (Hindistan, Çin ve Latin Amerika dahil) için geri dönüşü olmayan bir noktayı işaret etmesine rağmen, savaş henüz belirleyici bir olay haline gelmedi. Daha geniş dünya (Avrupa’nın önemli bir kısmı dahil), bunu Rusya’nın “çıkar alanı”ndaki Sovyet emperyal mirası için bir başka bölgesel çatışma, sömürgecilik sonrası bir savaş olarak görüyor. Çağlar arasındaki kırılma, Rusya’nın Ukrayna’yı işgaliyle değil, Donald Trump’ın Beyaz Saray’a ikinci gelişi ve Amerikan politikasındaki dramatik tersine dönüşle gerçekleşti. Önceki dönemi kapatan ve ana haber kaynağı, yeni zamanın ruhunun sözcüsü olan Putin değil, Trump oldu. Başkanlığının ilk günlerinden itibaren, açıklamaları ve eylemleri kalıcı bir şaşkınlık duygusu ve kutsal bir soru olan “Bu mümkün müydü?” sorusunu uyandırdı. Bu duyguyu en son 35 yıl önce, Berlin Duvarı’nın yıkılması, ardından Varşova Paktı ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla yaşamıştık. Hem eski hem de yeni dünya düzenlerinin benzer kolaylıkla çökmesi, her ikisinin de çürümüş, içi boş, retorik ve bürokratik gürültüyle dolu, Nabokov’un “İnfaza Davet”inin sonundaki karton dekorlar gibi rüzgârda savrulan yapılar olduğunun kanıtıdır.

Her şeyden önce, bu Amerikan efsanesinin ve Amerikan yüzyılının sonudur; Amerika son seksen yıldır dünya düzeninin direğiydi: küresel bir model, küresel bir hayırsever ve küresel bir polis. Evet, Vietnam’dan Irak’a, Grenada’dan Kosova’ya kadar birçok haksızlık yaptı, ancak genel olarak, değerlere, kurallara ve bireysel özgürlük ve sorumluluğa olan Protestan inancına dayalı bir düzeni destekleyen normatif bir güç olarak kaldı. Uçak gemileri ve bombardıman uçaklarının ötesinde, bu inanç binlerce program, vakıf, gönüllü ve medya kuruluşu tarafından destekleniyordu; bunların hepsi, bazen safça ve açık sözlü bir şekilde de olsa, dünyayı daha dostane bir yer haline getirmeyi amaçlıyordu.

Amerika artık yok ve Trump’ın ikinci başkanlığı bu gerçeği pekiştiriyor. Çok uzun zamandır, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki sosyal ve demografik değişimleri, eşitsizliğin ve kızgınlığın yükselişini (J.D. Vance’in “Hillbilly Elegy”sini okuyun), elitlere, “akıllı insanlara” ve derin devlete duyulan nefreti, siyaset ve parti sisteminin katılaşmasını görmezden geldik. Sorun Trump’ın kişiliği değil, devriminin demleniyor olması ve ezici bir zaferle yeniden seçilmesinin bunun en iyi kanıtı olmasıdır. Trump fenomeni nesnel ve mantıkîdir, tıpkı Putin fenomeninin olduğu gibi. Her ikisine karşı tutum ne olursa olsun, onlar ulusal kültürün ürünü olan, yasal olarak süper güçlerin başına geçen ve dünya tarihinin seyrini değiştiren figürlerdir. Bu tür bireyler, ne kadar rastgele, kasıtlı veya uygunsuz görünürlerse görünsünler, tarihsel eğilimler ve kişisel özelliklerin kesiştiği noktada ortaya çıkarlar.

Ve bu açıdan Trump ve Putin benzerdir: 2025’in şaşırtıcı gerçeklerinden biri, yeni yönetim altında Rus-Amerikan ilişkilerinde bir “reset” [yeniden başlatma] bekleyenler için bile beklenmedik olan iki başkan arasındaki “erkek kardeşlik”ti [bromance]. Mesele Trump’ın KGB ile olan efsanevî bağları, yolsuzluk veya uzlaşmaya zorlama materyalleri [kompromat] ya da ikisi arasındaki bariz benzerlikler değil: kendilerini hâlâ alfa erkek olarak görmek isteyen iki yaşlı ataerkil figür – ki bu, ikisinin de simetrik bir şekilde bacaklarını yayarak oturduğu ortak fotoğraflarından da anlaşılıyor. Mesele şu ki, ikisi de aynı hedefi güdüyor: Soğuk Savaş’tan sonra ortaya çıkan ve ülkelerine haksızlık ettiğine inandıkları liberal dünya düzeninin yıkılması. Trump, liberal dünyanın Amerika’yı sömürdüğüne, Putin ise Rusya’yı küçük düşürdüğüne inanıyor. Her ikisi de kendi yöntemleriyle bu düzeni baltalamaya çalışıyor; bu anlamda stratejik müttefikler ve Ukrayna ile Avrupa, onların yolunda can sıkıcı bir engel teşkil ediyor.

Rusya’nın Geri Dönüşü

Küresel siyasetteki bu yeni hizalanma, Rusya için beklenmedik bir bonus sağladı: askerî veya ekonomik kazanımlara dönüşmemiş olsa da, üst düzey zirveler ve Rus diplomasisinin küresel sahnede kilit bir oyuncu olarak tanınması da dahil olmak üzere diplomatik meşruiyetinde güçlü bir artış elde etti. Rusya’nın diplomatik izolasyonunda bir kırılmadan bahsedebiliriz ve bu muhtemelen 2026’da da devam edecek. Trump zaten “G8”’in geri dönüşünden bahsediyor (diğer G8 üyeleri buna izin vermese de) ve Uluslararası Olimpiyat Komitesi yakın zamanda Rus genç sporcuların ulusal renkleri altında yarışmalarına izin vererek yasağı kaldırdı. Bu nedenle, belki de Milano ve Cortina’daki Kış Olimpiyatlarında Rus üç renkli bayrağını göreceğiz.

Tam ölçekli bir savaşın dördüncü yılı sona ererken, tatsız bir gerçeği kabul etmeliyiz: Putin Ukrayna’da kazanmıyor, ancak şimdilik Batı ile olan savaşı kazanıyor. Bu savaşı dünyaya dayattı ve herkesi kendi kurallarına göre oynamaya zorladı. Stratejik inisiyatifi elinde tutuyor ve her zaman ilk hamleyi yapıyor, Batı da buna karşılık vermek zorunda kalıyor. Hepimizi “herkesin herkese karşı savaşı”nın Hobbesvari dünyasına sürükledi ve bu dünyada Rusya (ve bir ölçüde Amerika Birleşik Devletleri, Hindistan ve Çin de) kendini evinde hissediyor: Savaşmaya, dikte etmeye, fitne çıkarmaya, milyonlarca insan kaybetmeye, dayanmaya ve kemer sıkmaya, atalarının kahramanlıklarıyla ilgili efsanelerle beslenmeye hazır. Ancak Avrupa böyle bir yaşam biçimine hazır değil, şimdi umutsuzca askerî bir modele uyum sağlamaya çalışıyor, ancak işler iyi gitmiyor. Savaş ve korku, Rusya’nın ebedî kaynağıdır, petrol ve doğalgazdan daha önemlidir ve bunları her zaman dünyaya ihraç ederek büyük güçlerin masasında yerini satın alacaktır. Putin bu savaşta narsistçe kendini gösteriyor; Ukraynalıların ve kendi askerlerinin kanıyla Rusya’nın dünyadaki yerini ve var olma hakkını kazanıyor. Bu arada, hiç kimse Putin’in Rusya’sını Hitler’in Almanya’sı gibi ezmeyi düşünmüyor bile. Hayır, Kıyiv’in müttefikleri yalnızca Ukrayna’nın hayatta kalmasına yardım etmek ve mümkünse iç karışıklık ve rejim çöküşünü kışkırtarak Rusya’yı “zayıflatmakla” ilgileniyorlar. Hiç kimse bu rejimi yok etmeyi veya Putin’i ortadan kaldırmayı düşünmüyor bile; tıpkı Lahey’deki tutuklama emrinin uygun bir şekilde unutulması gibi ve bu da geçen yılın bir başka tatsız gerçeği. Rusya başarısız olamayacak kadar büyük, onu ortadan kaldırmak veya askerî yenilgisini ve rejim değişikliğini düşünmek için çok büyük (ve çok nükleer, çok saldırgan ve çok tahmin edilemez). Batılı politikacıların Kıyiv’in düşüşünden bile daha çok korktuğu tek bir şey var: Moskova’nın düşüşü ve ardından gelecek varsayımsal kaos, mülteci orduları ve nükleer bombalarla donanmış yeni Prigojinler.

Kurumsal Felç

Uluslararası Ceza Mahkemesi ve uluslararası hukukun kendisi gibi, önde gelen küresel kurumlar ve rejimler de 2025 yılında derin bir kriz yaşadı: Ukrayna’daki savaşın ortasında siyasî felç geçiren ve çatışma çözümündeki rolünü kaybeden Birleşmiş Milletler (önemli insanî işlevlerini koruyor olsa da); Trump’ın gümrük tarifeleri politikaları ve ABD, Çin ve AB arasındaki ticaret savaşları nedeniyle saldırı altında olan Dünya Ticaret Örgütü; uluslararası iklim rejimi (Paris İklim Anlaşması fiilen ölü ve küresel ısınmayı 1,5°C hatta 2°C’de tutma hedefleri ulaşılamaz hale geliyor); ve silah kontrol rejimleri (Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler Anlaşması, Avrupa’daki Konvansiyonel Silahlı Kuvvetler Anlaşması, Füze Savunma Anlaşması vb.) – dünya “yeşil gündemden” uzaklaşıyor ve yeni bir silahlanma yarışına yöneliyor.

Putin’in Rusya’sı ile varoluşsal bir çıkmazda yerini bulamayan NATO’nun krizi derinleşiyor. Bu, şu anda Batı’nın karşı karşıya olduğu en büyük güvenlik sorunudur. Tek yanıt, İsveç ve Finlandiya’nın NATO’ya katılması oldu (bu da aynı zamanda İttifak’ın Rusya ile olan sınırını 1.300 km uzattı). Ancak NATO, olası bir Rus saldırısını püskürtmek için hem strateji hem de operasyonel kaynaklardan yoksun ve Ukrayna’ya yardım ikili olarak veya “gönüllüler koalisyonları” aracılığıyla sağlanıyor. İttifak, üye devletlerinin iç siyasî gündemleri tarafından fiilen felç edilmiş durumda ve Kuzey-Güney ve Doğu-Batı hatları boyunca bölünmüş durumda. İyi bir örnek, 2025 yılında Rus füzelerinin, insansız hava araçlarının ve savaş uçaklarının NATO hava sahasına yaptığı çok sayıda kasıtlı ihlale kararlı bir şekilde yanıt verme isteksizliği veya yetersizliğidir: İttifak’ın yapabileceği en fazla şey, Washington Antlaşması’nın “istişareler” hakkındaki 4. Maddesini etkinleştirmek oldu. Dahası, Ukrayna’nın NATO’ya varsayımsal üyeliği hakkındaki tartışmalarda, Avro-Atlantik güvenliğinin kutsal kasesi olan ve çok değer verilen 5. Madde’nin (“birine yapılan saldırı herkese yapılmış sayılır”) birden fazla yoruma açık olduğu ve saldırı altındaki bir ülkeye otomatik askerî yardım anlamına gelmediği defalarca belirtilmiştir. Aslında, Putin savaşıyla Rusya’nın NATO’nun birliğini ve kurucu ilkelerini baltalama yönündeki uzun vadeli hedefini gerçekleştiriyor.

Ukrayna’daki savaş nedeniyle bölünmüş olan Avrupa Birliği de ciddî bir kriz yaşıyor; bunun en belirgin örneği, Kıyiv’e yardım etmek için Avrupa’daki dondurulmuş Rus varlıklarından 210 milyar avronun kullanılmasıdır (yardım nihayetinde üye devletlerin bütçelerinden 90 milyar avroluk bir kredi şeklinde sağlandı, fonlara el konulmadı). Polonya, Baltık ülkeleri ve İskandinav ülkeleri, Güney Avrupa ülkeleriyle (beklenmedik bir şekilde Rus varlıklarının ana koruyucusu olan Belçika da dahil olmak üzere) Ukrayna konusunda bir anlaşmaya varamıyor. Bu arada, Orta Avrupa, “Orbanizm” virüsünden –otoriter popülizm ve Moskova’ya güçlü bir eğilim gösteren Avrupa şüpheciliği– etkilenmiştir. AB’nin “yaramaz çocukları” olarak nitelendirilen Macaristan’daki Viktor Orbán ve Slovakya’daki Robert Fico rejimlerine, Çek Cumhuriyeti’ndeki son parlamento seçimlerinin sonuçları da eklenmiştir. Bu seçimlerde, Ukrayna’ya yapılan yardımlarla ilgili Çek Cumhuriyeti’nin tüm politikasını yeniden gözden geçirmeyi amaçlayan Andrej Babiš liderliğindeki sağcı popülist bir koalisyon iktidara gelmiştir.

Popülizm Virüsü

“Eski” Batı ülkelerinde ise sağcı popülistler iktidara bir adım kala durduruldular. Almanya’da AfD’nin ve Fransa’da Marine Le Pen’in Ulusal Cephesi’nin seçim başarıları, henüz iktidar koalisyonlarının kurulmasına yol açmasa da, siyasî merkezi aşındırarak siyasî yelpazenin radikalleşmesine ve kutuplaşmasına neden oluyor. Sorun, modern siyasetin biçiminde yatıyor gibi görünüyor: Dijital platformların ve sosyal medyanın etkisi altında, rasyonel seçimden ziyade duygulara dayalı, giderek daha duygusal bir hale geliyor, kamusal alanı ve kamusal diyaloğu yok ediyor, kimlikleri, travmaları ve şikâyetleri etrafında örgütlenmiş kapalı destekçi gruplarını harekete geçiriyor. Küreselleşmeden, göçten ve modern dünyanın karmaşıklığından bıkmış sıradan bir insan, “elitlerle mücadele” ve “solun egemenliği” sloganlarıyla donanmış olarak siyasete atılıyor, her şeyi eski haline döndürmeyi hayal ediyor; Merejkovski’nin deyimiyle aynı “gelecek vadeden kaba adam”, ama artık bir akıllı telefon ve bir Twitter – yani, pardon, X sosyal medyasında– hesabı ile donanmış olarak.

Sonuç, Amerika’da MAGA-Trumpizm ve İngiltere’de Brexit oldu; kırsal kesimdeki emekliler ve sanayi sonrası banliyöler, Büyük Londra’nın profesyonellerine karşı oy kullandı ve nihayetinde İngiltere’yi AB’den çıkardı. Bu arada, Çek Cumhuriyeti’nde, göçmen karşıtı, hatta faşist söylemleriyle bilinen Tomio Okamura ve Filip Turek gibi marjinal politikacılar veya çevre programlarını geri çekmeyi, “yeşil kan” akmasını sağlamayı ve doğa rezervlerinden yeni otoyollar inşa etmeyi vaat eden komik “Motorcular Partisi” iktidara geldi. Siyasî merkezin kaybolması ve her iki tarafta da radikallerin yükselişi, demokratik ülkelerin siyasî yapısını parçalama tehdidi oluşturmaktadır.

Popülizmin tehlikelerine bir başka örnek de İsrail’dir; 2025 yılı, Yahudi devletinin tarihindeki en zor yıllardan biri olmuştur. Benjamin Netanyahu’nun sağcı hükümeti, İsrail toplumunun en radikal unsurlarına, Ortodokslara ve yerleşimcilere dayanarak İsrail’i kutuplaştırmış, Yüksek Adalet Divanı’nı (Bagatz) zayıflatmaya çalışmış ve yeni yerleşim yerlerinin inşasını teşvik etmiştir. Bu politikanın sonuçları yıkıcı olmuştur: 7 Ekim 2023’teki Hamas terör saldırısından, İsrail’in Gazze’deki misilleme savaşına, kanlı bir çatışmaya dönüşen savaşa, İsrail’in diplomatik izolasyonuna, dünya çapında benzeri görülmemiş bir antisemitizm artışına ve İsrailli sanatçı ve sporcuların “boykot edilmesi” gibi utanç verici politikalara kadar. Bugün İsrail son derece savunmasız bir konumdadır, rehineler geri verilmiştir, ancak Trump’ın desteklediği barış anlaşması güvenliği garanti etmemektedir; Hamas hâlâ Gazze’yi yönetiyor ve yeni bir şehitler kuşağı yetişiyor. Ve bu, ne yazık ki, uluslararası hukukun, demokrasilerin ve genel olarak modern siyasetin kurumlarının popülizm, radikalizm ve ulusal egoizmin saldırısı altında çöktüğü 2025 yılının bir başka sonucu.

Ukrayna Kateşon’u

2026’da bizi ne bekliyor? “İhanet, korkaklık ve aldatma her yerde,” diye yazmıştı talihsiz bir devlet başkanı yüz yıldan fazla önce Dno İstasyonu’nda kaderini beklerken günlüğüne; yeni yılın eşiğinin ötesinde kaos ve belirsizlik yatıyor. Ne olmayacağını söylemek daha kolay: istikrar olmayacak, barış olmayacak (ne Ukrayna’da ne de küresel olarak), önceki, savaş öncesi duruma dönüş olmayacak – farklı sistemlerin aynı anda başarısız olduğu ve zincirleme etkiler yarattığı bir çoklu kriz durumundayız. İtalyan Başbakanı Giorgia Meloni, Noel konuşmasında, “Geçen yıl hepimiz için zordu, ama endişelenmeyin, gelecek yıl daha da kötü olacak,” diye söz verdi; tıpkı kötümser ve iyimser hakkındaki eski fıkradaki gibi: Kötümser kasvetli bir şekilde, “Daha kötü olamaz,” derken, iyimser neşeyle, “Kesinlikle olabilir!” diye cevap veriyor.

Paradoksal olarak, umut en az olası görünen yerde var: Ukrayna’da. Şimdi yaklaşan kaosa (hem Rus ordusuna hem de küresel düzensizliğe) karşı koyan o, aynı zamanda uluslararası dayanışmanın, kurumlara ve adalete olan inancın – bugün güç açısından sınanan tüm bu temellerin – odak noktası olan da o. Ukrayna, Batı medeniyetini ve Avrupa değerlerini koruyor: NATO ve AB’den koruma aramak yerine, AB ve NATO’yu Rus barbarlığından savunuyor ve bu nedenle her iki kurumda da güvenlik sağlayan bir ülke olarak üye olmayı hak ediyor, güvenlik tüketen bir ülke olarak değil.

“Rus dünyasının” karanlık felsefesi, “kateşon” veya “kısıtlama” teolojik kavramını kullanır. Bu teoriye göre, Rusya, kötülük dolu bir dünyada Hristiyanlığın son “kateşon”udur. Gerçekte ise, Batı dünyasının “kateşon”u Rusya değil, Ukrayna’dır ve bize, İsa’nın Tabor Dağı’nın ışığından korkan havarilerine söylediği temel Hristiyan emrine uyarak, onur, metanet ve iyimserlik dersi vermektedir: “Korkmayın.” Gelecekten korkmamalı, aksine Ukraynalıların Hostomel’deki Rus çıkarmasını onurla karşıladığı gibi, onu onurla karşılamalıyız.

29 Aralık 2025 

[*] Radio Svaboda’nın internet sayfasından çevrilmiştir. Bkz. https://www.svoboda.org/a/god-velikogo-pereloma-sergey-medvedev-ob-itogah-2025-go/33634292.html.

[**] Tarih doktoru, gazeteci, 2015 yılından beri Radio Svaboda ile işbirliği yapıyor. İngilizceye de çevrilen A War Made in Russia (2023), The Return of Russian Leviathan (2019) gibi kitapların yazarıdır.

 

EMEL 294. Ocak-Şubat-Mart 2026. Sayfa 16-22.

Bakınız

ASAN CEMİL AĞAMIZ VEFAT ETTİ

KIRIM TATAR MİLLî HAREKETİ GAZİSİ ASAN CEMİL AĞAMIZ VEFAT ETTİ Yolbaşçımız Mustafa A. Kırımoğlu’nun ağabeyi, …