BİR MİLLETİN UZUN NÖBETİ
Kırım Tatarlarının tarihî modus vivendisi üzerine
Özgür KARAHAN
I. Sessiz Direnişin Doğuşu
Latince modus vivendi, en genel anlamıyla “yaşama biçimi” demektir. Diplomasi ve uluslararası ilişkiler literatüründe ise tarafların temel anlaşmazlıklarını çözemeseler bile şartlar değişinceye kadar birlikte yaşamalarını mümkün kılan geçici bir düzeni ifade eder.
İlk bakışta bu kavramın Kırım Tatar tarihini anlatmak için uygun olmadığı düşünülebilir. Çünkü Kırım Tatarları hiçbir zaman işgali meşru görmemiş, vatanlarının ilhakını kabul etmemiş ve millî davalarından vazgeçmemiştir. O hâlde burada nasıl bir modus vivendiden söz edilebilir?
Aslında tam da bu sebeple bu kavram üzerinde durmaya değer.
Kırım Tatarlarının tarihî modus vivendisi, işgalciyle uzlaşmanın değil, işgal altında milleti yaşatmanın adıdır. Boyun eğmenin değil, şartların izin verdiği ölçüde mücadeleyi sürdürmenin usulüdür. Geçici tarihî şartlar içinde kalıcı millî hedeflerden vazgeçmemeyi ifade eder.
Bu yüzden Kırım Tatarlarının son iki buçuk asırlık tarihine, yalnızca işgallerin, sürgünlerin ve direnişlerin tarihi olarak bakmak eksik kalır. Aynı zamanda, her dönemde “Bugünkü şartlarda millet için yapılabilecek en doğru iş nedir?” sorusuna verilen farklı cevapların tarihidir.
Şartlar değişmiştir.
Mücadele yöntemleri değişmiştir.
Fakat hedef hiç değişmemiştir.
1783’te Kırım Hanlığı’nın ortadan kaldırılmasıyla birlikte Kırım Tatarları, tarihlerinin en ağır kırılmalarından biriyle karşı karşıya kaldılar. Devletlerini kaybetmişlerdi. Siyasî güç dengesi bütünüyle değişmişti. Açık bir askerî mücadeleyle sonuca ulaşmak mümkün görünmüyordu.
Böyle zamanlarda milletlerin önünde iki yol vardır.
Ya umutsuzluğa kapılıp çözülürler.
Ya da yeni şartları doğru okuyarak varlıklarını koruyacak yeni yollar bulurlar.
Kırım Tatarları ikinci yolu seçti.
Mücadele bu defa meydanlardan evlere taşındı.
Aile, artık sadece akrabalık kurumu değildi; millî hafızanın muhafızına dönüştü.
Camiler ibadet mekânı olmanın ötesinde, toplumun kendini yeniden ürettiği merkezler hâline geldi.
Çocuklara ana dili öğretilmeye devam edildi.
Köy isimleri unutulmadı.
Mezar taşları korundu.
Gelenekler yaşatıldı.
Bir ninni, bir dua, bir atasözü, bazen bir tarih kitabından çok daha etkili oldu.
Çünkü işgalciler önce devletleri yıkar.
Milletleri ise ancak hafızalarını silebildikleri zaman yenebilirler.
İşte Kırım Tatarları bu hafızayı korudular.
Bu mücadele sessizdi.
Fakat pasif değildi.
Sabırlıydı.
Fakat teslimiyet değildi.
Aradan geçen yıllar içinde bu sessiz muhafaza dönemi, yeni bir safhaya ulaştı.
XIX. yüzyılın sonlarında sahneye çıkan İsmail Gaspıralı, Kırım Tatar millî mücadelesine yeni bir istikamet kazandırdı.
Gaspıralı’nın büyüklüğü, yaşadığı çağın sınırlarını doğru okuyabilmesindeydi.
O, romantik kahramanlıkların değil, uzun vadeli hazırlığın adamıydı.
Rus İmparatorluğu’nun askerî gücü karşısında sonuç vermeyecek maceralara yönelmek yerine, milleti geleceğe hazırlamayı seçti.
Usûl-i Cedid mektepleri bunun için kuruldu.
Tercüman Gazetesi bunun için yayımlandı.
“Dilde, fikirde, işte birlik” çağrısı bunun için yapıldı.
Gaspıralı’nın hedefi siyasetten vazgeçmek değildi.
Siyasetin üzerine yükseleceği zemini inşa etmekti.
Hayatının son yıllarında İstanbul’da, Hamdullah Suphi Tanrıöver ile yaptığı bir sohbet sırasında bunu son derece açık ifadelerle dile getirmiştir:
“Bazı düşünceler vardır ki o bize yasaktır. Onları bizden sonra gelecek nesillere bırakalım; biz manevi birliği yapalım, dilleri birleştirelim. Siyasal birliği başkaları düşünsün.”[1]
Bu sözler, kimi zaman ihtiyatlı bir tavır gibi yorumlanmıştır.
Oysa dikkatle okunduğunda bambaşka bir anlam taşır.
Gaspıralı, hedefi küçültmüyor; hedefe giden yolu tarif ediyordu.
Millet fikren dağınıksa, siyasî birlik kurulamazdı.
Ortak bir dil oluşmadan ortak bir gelecek kurulamazdı.
Eğitim olmadan hürriyet kalıcı olamazdı.
Bu yüzden önce insan yetiştirmek gerekiyordu.
Önce fikir dünyasını kurmak gerekiyordu.
Önce ortak hafızayı güçlendirmek gerekiyordu.
Bu bakımdan Gaspıralı’nın yaptığı, bir geri çekiliş değil; tarihî şartların içinde mümkün olan en ileri hamleydi.
Belki de Kırım Tatarlarının tarihî modus vivendisi ilk defa onun eliyle bu kadar açık bir fikrî çerçeveye kavuştu.
Şartlara teslim olmadan…
Şartların izin verdiği en doğru mücadeleyi vermek…
Gaspıralı’nın açtığı yolun değeri, kısa süre sonra daha iyi anlaşılacaktı.
Çünkü o, kendi ömrüne sığmayacak bir geleceğe yatırım yapıyordu.
Ve gerçekten de öyle oldu.
II. Şartlar Değişirken Mücadele de Biçim Değiştirdi
Gaspıralı’nın ektiği tohumların filiz vermesi uzun sürmedi.
1917 yılı, Rusya’daki büyük siyasal sarsıntının yanında, Kırım Tatarları için de tarihî bir fırsat penceresi açtı. Yıllardır eğitim yoluyla yetişen aydınlar, öğretmenler, gazeteciler ve fikir adamları bu defa milletin siyasî iradesini temsil edecek bir adım attılar. Millî Kurultay toplandı ve Kırım Tatarları, modern çağda ilk defa kendi geleceklerini tayin etme iradelerini bütün dünyaya ilan ettiler.
Bu bakımdan Kurultay, aniden ortaya çıkmış bir hadise değildir.
Arkasında onlarca yıllık fikrî hazırlık vardır.
Arkasında Gaspıralı’nın mektepleri vardır.
Tercüman‘ın sayfaları vardır.
Usûl-i Cedid öğretmenleri vardır.
Bir millet, önce zihninde ayağa kalkmış; ardından bunu siyasî hayata taşımıştır.
Kurultay’ın ömrü kısa oldu. Kırım Halk Cumhuriyeti uzun süre yaşayamadı. Fakat tarihte bazı teşebbüslerin değeri, ne kadar sürdükleriyle değil, hangi ufku açtıklarıyla ölçülür.
Kurultay, Kırım Tatarlarının kendi kaderlerini tayin edebilecek bir millet olduğunu hem kendilerine hem de dünyaya göstermiştir.
Bolşevik hâkimiyetinin ilk yıllarında mücadele bir kez daha yeni şartlara uyum sağlamak zorunda kaldı.
1921’de kurulan Kırım Muhtar Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti, bütün sınırlamalarına rağmen Kırım Tatarları için bazı çalışma alanları açıyordu. Millî aydınlar bu imkânları değerlendirmeyi tercih ettiler.
Ana dilinde eğitim yaygınlaştırıldı.
Yeni ders kitapları hazırlandı.
Kültür ve sanat kurumları kuruldu.
Tiyatro çalışmaları desteklendi.
Folklor derlendi.
Bilimsel araştırmalar teşvik edildi.
Kırım Tatarcası kamusal hayatta daha görünür hâle geldi.
Bugünden geriye bakıldığında bu tercih farklı şekillerde yorumlanabilir.
Ancak dönemin şartları dikkate alındığında görülen şudur: Açık olan kapılar milletin geleceği için sonuna kadar zorlanmış ve millet lehine kullanılmaya çalışılmıştır.
Çünkü modus vivendi tam da bunu gerektiriyordu.
Şartlar elverdiği ölçüde çalışmak…
Millete nefes alacak alanlar açmak…
Yarının kadrolarını yetiştirmek…
Ne var ki bu dönem uzun sürmedi.
1930’lu yıllarda Stalin’in merkezîleşme politikalarıyla birlikte bu imkânlar birer birer ortadan kaldırıldı.
Kırım Tatar aydınlarının önemli bir kısmı “milliyetçilik” suçlamasıyla tasfiye edildi.
Öğretmenler, bilim insanları, yazarlar ve devlet adamları tutuklandı.
Bir kısmı kurşuna dizildi.
Bir kısmı çalışma kamplarında hayatını kaybetti.
Kültür kurumları dağıtıldı.
Yıllar boyunca büyük emeklerle yetiştirilen kadrolar yok edilmeye çalışıldı.
Böyle zamanlarda mücadele yeniden yön değiştirdi.
Bu defa kurumları korumak mümkün değildi.
Öncelik, insanı ve hafızayı korumaya dönüştü.
1944 sürgünü ise bu büyük yıkımı daha da derinleştirdi.
Bir gecede yüz binlerce insan doğdukları topraklardan koparıldı.
Yüzlerce köy boşaltıldı.
Mezarlar geride bırakıldı.
Evler başkalarına verildi.
Haritalardan köy isimleri silindi.
Kırım Tatarlarının kendileri gibi, onlara ait hatıralar da yok edilmek istendi.
Sürgünün amacı sadece insanları yerlerinden etmek değildi.
Millet ile vatan arasındaki bağı koparmaktı.
Fakat burada da beklenmedik bir şey oldu.
Vatan, insanların hafızasında yaşamaya devam etti.
Kırım artık çocukların hiç görmediği bir coğrafyaydı.
Ama annelerin anlattığı masallarda vardı.
Dedelerin hatıralarında vardı.
Söylenen türkülerde vardı.
Bayram sofralarında vardı.
Evlerde konuşulan dilde vardı.
Köylerin isimleri ezberletiliyordu.
Akrabaların hikâyeleri anlatılıyordu.
Eski fotoğraflar büyük bir emanet gibi saklanıyordu.
Bir nesil, çocuklarına yalnızca aile tarihini değil, vatanın hafızasını da miras bırakıyordu.
Belki de sürgün yıllarının en büyük başarısı burada aranmalıdır.
Kırım kaybedilmişti.
Fakat Kırımlılık kaybedilmemişti.
İşte bu sayede sürgünde doğan nesiller, hiç görmedikleri bir vatan için mücadele etmeyi hayatlarının gayesi hâline getirebildiler.
1950’li yıllardan itibaren şekillenen Kırım Tatar Millî Hareketi de bu hafızanın üzerine inşa edildi.
Bu defa mücadelenin dili farklıydı.
Dilekçeler yazıldı.
İmzalar toplandı.
Heyetler oluşturuldu.
Moskova’da hukuk mücadelesi verildi.
Uluslararası kamuoyu harekete geçirilmeye çalışıldı.
Silahlı çatışmanın mümkün olmadığı bir dönemde, hukuk ve insan hakları mücadelenin en etkili araçlarına dönüştü.
Bu uzun ve sabırlı mücadelenin en büyük kazanımı ise dönüş hakkının elde edilmesi oldu.
1980’lerin sonundan itibaren yüz binlerce Kırım Tatarı yeniden vatanına kavuşmaya başladı.
Bu dönüş, tarihin kendiliğinden sunduğu bir lütuf değildi.
Neredeyse yarım asır boyunca sürdürülen kararlı mücadelenin sonucuydu.
Sürgün nesli, büyük fedakârlıklarla çocuklarına emanet ettiği Kırım ülküsünü yeniden vatan toprağıyla buluşturmayı başardı.
Böylece Gaspıralı’nın mekteplerinden başlayan fikir yolculuğu, Kurultay’ın kürsüsünden, sürgündeki mütevazı evlerden ve Millî Hareket’in hukuk mücadelesinden geçerek yeniden Kırım’a ulaştı.
Bu uzun yürüyüş, Kırım Tatar tarihinin belki de en önemli gerçeğini bir kez daha ortaya koydu:
Şartlar ne kadar değişirse değişsin, mücadele devam ediyordu.
Değişen şey, mücadelenin şekliydi.
Değişmeyen ise millî iradeydi.
III. Uzun Nöbet Devam Ediyor
1980’li yılların sonunda başlayan dönüş hareketi, Kırım Tatar tarihinin en önemli dönüm noktalarından biri oldu. Aradan geçen kırk beş yılın ardından yeniden Kırım toprağına basabilmek, sürgünde büyüyen kuşaklar için bir hayalin gerçekleşmesiydi.
Kırım yeniden yurt oluyordu.
Köyler yeniden kuruluyor, evler yeniden yükseliyor, camiler yeniden ibadete açılıyor, çocuklar yeniden ana dillerinde eğitim görmenin hayalini kuruyordu.
Uzun yıllar boyunca hafızada taşınan vatan, yeniden gündelik hayatın bir parçası hâline gelmeye başlamıştı.
Ne var ki tarih, Kırım Tatarlarını bir kez daha ağır bir imtihanla karşı karşıya bıraktı.
2014 yılında başlayan Rus işgali, yeni bir dönemin kapısını açtı.
Birçok insan Kırım’dan ayrılmak zorunda kaldı.
Birçok kişi baskılarla karşı karşıya kaldı.
Millî kurumlar yeniden hedef hâline geldi.
Fakat bu defa da tarih tekerrür etmedi.
Çünkü Kırım Tatarları artık iki buçuk asırlık bir tarihî tecrübeye sahipti.
Hangi şartlarda nasıl ayakta kalınacağını biliyorlardı.
Bugün Kırım’da kalanların mücadelesiyle, Kyiv’de sürdürülen çalışmaların veya diasporanın faaliyetlerinin birbirinden farklı görünmesi bundan kaynaklanmaktadır.
Şartlar farklıdır.
Dolayısıyla sorumluluklar da farklıdır.
Bu farklılık, mücadelenin zayıfladığını değil, şartlara göre yeniden şekillendiğini gösterir. Kırım Tatarlarının iki buçuk asırlık tecrübesi, bazen ayakta kalmanın da başlı başına bir direniş olduğunu öğretmiştir. Çünkü mücadele, her zaman aynı usulle verilmez; fakat irade değişmez.
Bu iradeyi Cengiz Dağcı, hafızalara kazınan şu cümlelerle dile getirir:
“Güçlü olacaksın! Karşı koyacaksın! Dayanacaksın! Ölmeyeceksin! Elli yıl. Yüz yıl. Yüz elli yıl!”
Bu sözler, uzun bir bekleyişi değil, uzun bir direnişi anlatır. Kırım Tatarlarının modus vivendisi de tam olarak budur: Vazgeçmeden dayanmak, yılmadan varlığını korumak ve şartlar ne olursa olsun hürriyet ülküsünü gelecek nesillere taşımak.
İşgal altındaki Kırım’da yaşayan insanlar için en büyük vazife, kimliklerini, dillerini ve toplumsal dayanışmalarını koruyabilmektir.
Bir annenin çocuğuyla Kırım Tatarca konuşması…
Bir dedenin aile tarihini torunlarına aktarması…
Komşuların birbirlerine sahip çıkması…
Tutuklananların ailelerinin yalnız bırakılmaması…
Dinî ve kültürel hayatın bütün güçlüklerine rağmen sürdürülmesi…
Bunlar dışarıdan bakıldığında sıradan hayatın parçaları gibi görülebilir.
Gerçekte ise bunların her biri, milletin varlığını koruyan sessiz direniş biçimleridir.
Kyiv’de yürütülen faaliyetlerin mahiyeti ise farklıdır.
Orada Kırım’ın sesi uluslararası platformlarda duyurulmaktadır.
Akademik çalışmalar yapılmaktadır.
Yeni hukukî mücadeleler verilmektedir.
Kırım’ın geleceğine ilişkin fikirler üretilmektedir.
Diasporanın görevi ise bunların tamamını destekleyen daha geniş bir zemini ayakta tutmaktır.
Kültür faaliyetleri…
Yayıncılık…
Kütüphaneler…
Arşivler…
Gençlik çalışmaları…
Uluslararası kamuoyu…
Bütün bunlar, farklı cephelerde yürütülen aynı mücadelenin parçalarıdır.
İşte burada Gaspıralı’nın bir asır önce söylediği söz yeniden anlam kazanmaktadır.
O, yaşadığı dönemde siyasal hedeflerin tamamen terk edilmesini istemiyordu.
O hedeflere ulaşabilmek için önce manevî ve fikrî birliğin kurulması gerektiğini söylüyordu.
Bugün de durum farklı değildir.
Şartlar, her nesle aynı görevleri yüklemez.
Kimi nesiller devlet kurar.
Kimi nesiller sürgünü yaşar.
Kimi nesiller dönüşü gerçekleştirir.
Kimi nesiller ise işgal altında kimliği korumak zorunda kalır.
Önemli olan, her neslin kendi tarihî sorumluluğunu doğru okuyabilmesidir.
İşte modus vivendi tam da budur.
Şartlara teslim olmak değil…
Şartların içinde millet için yapılabilecek en doğru işi bulabilmek…
Bu bakımdan Emel’in bir asra yaklaşan yayın hayatına da aynı gözle bakmak gerekir.
Emel hiçbir zaman günlük siyasetin peşinden koşan bir yayın olmadı.
Çünkü günü kurtarmaya çalışan yayınlar, günle birlikte unutulur.
Kalıcı olan ise hafızadır.
Emel, kuruluşundan bu yana bu hafızanın taşıyıcılarından biri olmuştur.
Kimi zaman bir araştırmacının ilk başvurduğu kaynak…
Kimi zaman sürgündeki bir ailenin Kırım’la kurduğu bağ…
Kimi zaman genç bir öğrencinin millî meselelerle tanıştığı ilk mektep…
Kimi zaman da dünyanın dört bir yanına dağılmış Kırım Tatarlarının ortak sesi…
Bugün bu görev yeni araçlarla devam ediyor.
Basılı dergilerin yanına dijital yayınlar ekleniyor.
Belgeler dijital ortama aktarılıyor.
Fotoğraflar korunuyor.
Sözlü tarih kayıt altına alınıyor.
Kütüphaneler kuruluyor.
Arşivler tasnif ediliyor.
Çünkü milletlerin hafızası kendiliğinden yaşamaz.
Onu koruyan insanlar olduğu sürece yaşar.
Belki bugün yapılan çalışmaların sonuçlarını hemen göremeyeceğiz.
Gaspıralı da Usûl-i Cedid mekteplerini açarken Kurultay’ı göremiyordu.
Sürgün yıllarında mücadele edenler de Kırım’a dönüşün ne zaman mümkün olacağını hesaplayamıyordu.
Buna rağmen her nesil, kendi şartları içinde yapabileceğinin en iyisini yapmaya çalıştı ve emaneti bir sonrakine devretti.
Bugün de görevimiz aynıdır.
Bulunduğumuz şartları doğru okumak…
Millî hafızayı korumak…
Yeni nesilleri yetiştirmek…
Kültürümüzü, dilimizi ve tarih şuurumuzu yaşatmak…
Çünkü Kırım Tatarlarının modus vivendisi, işgale boyun eğmenin değil; işgal sona erinceye kadar milleti ayakta tutmanın adıdır.
Esaretle yapılmış bir uzlaşma hiç değildir.
Bu, hürriyet gününe kadar milleti ayakta tutan tarihî bir varoluş stratejisidir.
Bunun için bazen bir mektep açılır.
Bazen bir gazete yayımlanır.
Bazen bir dilekçe yazılır.
Bazen bir kütüphane kurulur.
Bazen bir dergi çıkarılır.
Bazen de bir çocuk, ana dilinde ilk kelimesini öğrenir.
İşte Kırım Tatarlarının iki buçuk asırlık modus vivendisi budur.
Nöbet değişir.
İstikamet değişmez.
[1] Hakan Kırımlı, Kırım Tatarlarında Milli Kimlik ve Milli Hareketler (1905-1916), Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1996, s. 47.
Emel KIRIM VAKFI