Cafer Kırımer ve Mefkûre
Ahmet KARAKAYA.
Bu yazıda, merhum Cafer Kırımer’in ideal hakkındaki fikirlerini belirtmeğe çalışacağız. Kendisi de büyük bir idealist ve sağlam bir imana sahip olan Cafer Kırımer, Ziya Gökalp gibi, ideal ve idealist kelimeleri karşılığında mefkûre ve mefkûreci kelimelerini kullanmıştır.
[ihc-hide-content ihc_mb_type=”show” ihc_mb_who=”2,3″ ihc_mb_template=”1″ ]
[/ihc-hide-content]
Mefkûre nedir? Cafer Kırımer, mefküreyi şu şekilde tarif ve izah eder : ‘‘Mefkure, içtimai bir fikir ve imandır. Mefkûre, cemiyetin maddî ve manevî varlığını daha ekmel bir şekle getirmek için edinilen kanaattir. Tarih de hayat gibi tekâmül yolunu takibe mecburdur. Mefkûre, cemiyeti tekâmülden uzaklaştıran esaslara karşı yapılması gereken aksülâmellerin ifadesidir. Her inkılâbın mübeşşiri ve âmili mefkûredir.
Mefkûre yalnız cemiyetin tekâmülünü sağlayan zincirleri koparmaz, yalnız tarihin intikamını almaz, tarihin hakkım, şerefini kurtarmaz, onu en yüksek, en uzak gayesine de ulaştırır. (1)
“Mefkûreler ferdidir. Onların kıymet ve ehemmiyetleri, oynadıkları İçtimaî rollerle ölçülür. Dinî, millî, siyasî, İçtimaî bütün mefkûreler, evvelâ bir ferdin zekâ ve imanı ile doğmuştur. İçtimaî her hangi bir fikrin mefkûre haline gelebilmesi, yani cemiyet tarafından benimsenebilmesi için, onun, cemiyetin tekâmülüne (kurtuluş ve yükselişine) hadim olması elzemdir. Cemiyetlerin maddî, manevî, siyasî, İktisadî hayatlarını tanzime, onları içinde bulundukları ihtiyaçlardan kurtarmağa yaramayan fikirler mefkûre haline gelemezler.”
Mefkûreci kimdir? Mefkûreci, cemiyetin duyduğunu, sezdiğini cemiyete anlatan, esasen cemiyette mevcut olan fikri meydana çıkaran ve onu benimseten, bir iman haline getiren ve cemiyeti o fikir etrafında toplayarak ve arkasından sürükleyerek kurtuluşa ve yükselişe götüren kimsedir. Bu sebeple mefkûrecilerin yolu her devirde, her yerde dikenli olmuştur.
Mefkûreciler gayelerine ya ıslahat veya inkılâp yoluyla giderler. Islahatçılar, cemiyetin zihniyetini değiştirmek, İlmî, edebî cereyanları kuvvetlendirmek suretiyle, yani tabii tekâmül yoluyla; inkılâpçılar ise, tarihî tekûmülü zorlamak, tarihe hız vermek suretiyle gayelerine ulaşmak isterler. Bu sebeple her inkılâpçı mefkûrecidir. Fakat her mefkûreci inkılâpçı değildir. Her iki halde de iyi yetişmiş bir kadroya ihtiyaç vardır.
Kırımer’e göre mefkûreci, iradeli, seciyeli, duygularında samimi, fedakâr, ciddî, çalışkan, bilgili, kendi kendisini tenkit edebilen, gösterişe sapmayan, kendisinden değil dâvasından bahsedilmesini isteyen, disiplinli, soğuk kanlı ve isabetle karar verebilen adamdır. O, yaradılışı itibariyle başkalarına faydalı olmaktan zevk duyar. Rahmet, fazilet ve feragat duygularına sahiptir. Şahsî hırslarından tamamen tecerrüt etmiştir.
Mefkûrecilerin tam aksi, kendileri için, haz ve zevkleri için yaşayan insanlardır. Cafer Kırımer bu gibilere, “Aşamak (yemek) için yaşayanlar” der. Yaşamayı bu şekilde anlayan insanlar ülkücü olamazlar.
Filhakika bu kanaat ve yaradılışta olan insanlar cemiyet içinde söz sahibi oldukları zaman, cemiyetlerine fayda değil, daha ziyade zarar vermişlerdir. Memleketimizde yakın bir geçmişte cereyan etmiş olan olaylar buna iyi bir misaldir.
Hayatın gayesinin haz olarak kabul edilmesi demek, esasen gayesizlik demektir. Eski Yunan filozoflarından Aristippe’in kurduğu ve Epicure ile devam eden Hazcılık Okulu (Hédonisme), bu gibi insanların doktrinidir. Bu doktrinde ruhî zevklere de yer verilir ise de, esas itibariyle fikrin mantığı sakattır. Çünkü, madem ki hayatın gayesi hazdır, o halde hayatta daima haz aranacaktır. Halbuki hayat daha ziyade elem ve iztıraptan ibarettir. Elemsiz, iztırapsız bir hayat mevcut değildir. O halde gayenin elde edilmesine imkân yoktur. Gaye elde edilemeyince ölüm hayata tercih edilmelidir. Menfi saadet elem ve iztırabın mutlak olarak ortadan kaldırılmasından ibaret olduğuna göre, hiç olmazsa ölüm insana biricik saadeti verebilir.
Hédonisme böylece zarurî olarak intihar felsefesine ve pessimisme’e sürüklenmektedir. Halbuki, ancak bir ideali gaye olarak tanıyanlar içindir ki, hayat bir mâna ifade eder. Çünkü, idealistler, hayatı bir gaye olarak değil, bir vasıta olarak kabul ederler.
Cafer Kırımer der ki : ‘‘Mefkûreci için hayat, gayesinin anlaşılmasına, benimsenmesine, canlandırılmasına ve müdafaasına yarayan bir imkândan ibarettir. Mefkûreci bunun için hayatı sever. Hayatın sıkıntıları, keder ve faciaları bile mefkûrecileri diğer insanlar kadar sarsmaz. Çünkü, her şeye rağmen gayesini muvaffak kılabilmek için yaşamağa mecbur olduğundan ruhî, maddî her türlü sıkıntıya rağmen o yine kendisinde yaşama kudreti bulur. Mefkûreci hayatı bir yük değil, bir nimet telâkki eder. Eğer beşer hayata arkasını çevirmiş olsaydı, ne medeniyet kurulur, ne de insan bu günkü tekâmüle ulaşırdı. Bütün dinlerin, felsefi akidelerin inkişafında, hattâ bütün İlmî, fennî büyük ihtira’ların bulunmasında çalışmış olanların, muvaffakiyetlerini iman ve mefkürelerine borçlu oldukları ne kadar aşikârsa, bunların hepsinin en acı mahrumiyetlere göğüs germeleri, zulme, tahkire, her şeye mukavemet göstermeleri, mefkûrelerinin tahakkuku için ölümden ziyade hayata sarılmaları imanlarının tabu bir neticesi idi. Bununla beraber, ölümlerinin gayelerine daha büyük fayda sağlıyacağına inandıkları gün, mefkûrecileri hayatta tutmağa da imkân yoktur.”
Cafer Kırımer ve mefkûresi : Cafer Kırımer, mefkûrecilere has vasıfları haizdi. O, yaradılışı itibariyle başkalarına faydalı olmaktan zevk duyan, rahmet, fazilet ve feragat duygularına sahip, iradeli, karakterli, duygularında samimi, fedakâr, ciddî, çalışkan, bilgili, kendi kendini tenkit edebilen, gösterişten uzak, kendisinden değil dâvasından bahsedilmesini isteyen, insanları gayet iyi tanıyan ve maddî hırslardan tamamiyle tecerrüt etmiş bir insandı.
Onun hayatı başından sonuna kadar hak bildiği fikir uğrunda mücadele ile geçmiştir. Orta tahsil çağından itibaren Kırımın kurtuluşu dâvasına atılmış, aynı dâva onu Paris’e ve oradan tekrar Kırım’a sürüklemiş, bir buçuk asır esaret altında yaşamış olan Kırım’ın istiklâle kavuşmasında birinci derecede rol oynamış ve kurduğu Kırımın küçük ordusunun başına geçerek bilfiil düşmanla çarpışmış ve nihayet bu dâvayı gayet kuvvetli ve canlı olarak bu güne intikal ettirmiştir.
Onun ideali sadece Kırımın kurtuluşu gibi dar çerçeve içerisinde kalmamıştır. Onun büyük ideali Türkçülük ideali idi. O, bu ülküye, Kırımlı bir Türk olarak, Kırımdan hareketle vasıl olmuştur. Onun asıl büyüklüğü, Gaspıralı İsmail Beyden başlayan Türkçülük idealinin mürşitlerinden ve bu yolun bir merhalesi olmasından gelir.
O diyor ki : “Cemiyetler kemale ancak mefkûre ile ulaşabilirler. Mefkûrenin ölmesiyle de her cemiyet zevale uğrar.
Tekâmülü zincirleyen, hakka ve halka dayanmıyan, insanlık bakımından terakkiye engel olan her idare, ne kadar kuvvetli olursa olsun zevale uğramağa mahkûmdur. Bu durumda olan devletler temelleri çürük olan devletlerdir. Devletler, süngüden ziyade imana dayandıkları müddetçe kuvvetlidirler…
Tarihte bütün millî birlikler Milliyetçilik Ülküsü sayesinde tahakkuk etmiş ve insanlar bu ülkü sayesinde hürriyetlerine kavuşmuşlardır. Türkiye de bu ülkü sayesinde kurtulmuş ve yükselmiştir.
Tarihten ders alan her Türk gencinin mefkûresi ancak milliyetçilik olabilir. Bütün fikir ve hayal kuvvetlerimizi işlememize, yükseltmemize Türklük kâfidir. Hangi bakımdan tetkik edilirse edilsin, âlemşümul nazariye ve hayallerden biz Türklerin bir saadet beklememiz kendi kendimizi aldatmak olur.
Milliyetçiyiz demek, Türkçüyüz demektir. Yani kabileci değil… Çünkü, Türk tarihi yalnız bir ülkenin malı değildir. Türk Harsı yalnız bir kabilemize münhasır değildir. Türk Dili yalnız bir yurtta konuşulmaz. Bütün Türkler bir küldür. Bir millettir.” (2)
Cafer Kırımer’in bitmez tükenmez sabrını ve feragatini, ülküsüne olan nihayetsiz bağlılık ve imanını müşahede edenlerden bazıları, bir insanın bu derece idealist olabileceğini havsalaları almadığı için, onu yadırgamışlar ve hakkında, (çok fazla idealist) demişlerdir.
Bir insanın bu derece üstün vasıfları haiz olması, bu derece iman ve feragata sahip bulunması, bir kusur değil, bilâkis Tanrının pek nadir kullarına nasip ettiği büyük bir meziyettir.
Ölümünden sonra onun hakkında bazıları da : “İdealistti. Fakat realist değildi.” demişler.
Kırımerin realist, yani gerçekçi olmadığını söylemek tamamiyle manasızdır. Çünkü, idealizm gerçeği görmeğe mâni değildir. Bilâkis gerçekleri görenlere, görebilenlere idealist denir. Bu sebeple, her idealist gerçekçidir. Fakat, her gerçekçi idealist değildir. Esasen, idealizmin mantığında gerçekçilik vardır. Aksi takdirde böyle bir fikre ideal değil, (idée fixe) demek icabeder. Realiteleri göremiyenler, ancak idée fixe sahibi olanlar ve idealizmle ilgileri bulunmıyanlardır. Şu hale göre, “Cafer Kırımer idealistti, fakat realist değildi.” demiş olanlar, ya onu tanımadan ulu orta hüküm vermeğe kalkışanlar veya onu tanıyamıyanlar veyahut da saplandıkları garip bir idée fixe’in tesirinden kendilerini kurtaramıyanlardır.
Her ne sebepten olursa olsun, bu büyük ülkücü hakkında böyle bir şey söylenmiş olması, gerçekle, mantıkla ve vicdanla kabili telif değildir.
(1) Cafer Seydahmet Kırımer: Mefkûre ve Mefkurenin Fert ve Cemiyet Hayatındaki Tesiri. İstanbul, 1937.
(2) Aynı eser.
Emel Dergisi sayı:1, Kasım 1960. sayfa 27-30.
Emel KIRIM VAKFI