Saadet ÇAĞATAY.
Cafer Seydahmet Beyi ilk defa Berlin’de görmüştüm. Yanılmıyorsam 1923 yılının İlkbaharı idi. O İsviçre’den dönüyordu, Berlin’e de uğramıştı. Sabahın ilk saatlerinde idi. Zil çalınca kapıyı ben açmıştım. İçeriye iri yapılı, gösterişli bir insan girdi. Bu misafir her gelen misafire benzemiyordu. Babam (Mehmet Ayaz İshakî Idilli), kapıdan içeri giren misafiri görünce çok heyecanlandı, onun habersizce çıkagelmesine o kadar memnun oldu ki, sevincinden ne yapacağını bilemedi. İki arkadaş biribirine sarıldılar, bu anî buluşma ve görüşmenin sevinci bir hayli sürdü. Böylece ilk defa karşılaştığım bu insanın, babamın eskiden beri senli benli görüştüğü bir arkadaşı olduğunu anladım. [ihc-hide-content ihc_mb_type=”show” ihc_mb_who=”1,2,3″ ihc_mb_template=”1″ ]
Gurbette dostların ve yakınların karşılaşmaları çok daha candan olur. Babam da bu gurbet ilde onu birdenbire görünce karanlıktan aydınlığa çıkmış gibi sevinç içinde kalmıştı. Cafer Bey babamla devamlı surette mektuplaştığından benim babamın yanında olduğumu biliyordu, benim için de kocaman bir kutu İsviçre çikolatası getirmişti… O böylece benim aklımda uzun müddet bana en iyi, en güzel çikolata getirmiş bir amca, babamın arkadaşı olarak kaldı.
Bir kaç yıl geçti. Cafer Bey ve ailesi ile ikinci defa 1926 da İstanbul’da görüştüm. O zaman Cafer Bey Yeni Cami’in arkasındaki yokuşta bulunan bir kibrit şirketinde müdürlük yapıyordu. Babam o yıllarda İstanbul’da oturduğundan ben tatili geçirmek üzere Berlin’den yeni gelmiştim.
Önce bu kibrit şirketine onu ziyarete gittik. Zavallı Cafer Bey bir masanın başına oturmuş bir yığın kâğıt imzalıyor, ekmek parası kazanıyordu. Tabiî bu iş onun için değerli zamanını boşa harcamaktan başka bir şey değildi. Ben bu sırada yaşça daha büyümüş olduğumdan onu daha iyi tanıdım. Bu nuranî yüzlü insanın yalnız arkadaşının çocuğuna çikolata getiren birisi değil de, babamın ve benim en yakın kimsemiz olduğu kanaatine vardım. Babam, Cafer Bey ile yıllarca münasebette kalmış ve dostlukları en samimi şekilde devam etmiştir. Aslında Cafer Bey bir fikir adamı, babam da bir edib olduğundan, insan tipleri olarak biribirlerini iyi anlarlar ve biribirlerini tamamlarlardı. Babam ondan yaşlı olmakla beraber, aralarında his ve hayat görüşü birliği tam idi. Yaş farkı ise hiç bir zaman kendisini belli etmezdi, aynı devrin ve aynı ilkenin taşıyıcıları olarak kaldılar. Onun babama ve bana bir kaç defa hayatî meselelerde yardım ettiği vâkidir. Rahmetli Cafer Bey yaradılış itibariyle asil ve necipti, hiç bir zaman satılık insan tabiatına inmez, yaptığı iyiliği tabiî bir iş bilerek yapar, onun karşılığını beklemek küçüklüğüne asla düşmezdi. Paris’te babam ile beraber iken (1921 veya 1922) babamın yaş günü münasebetiyle ona, saat yânına takılan bir altın madalyon hediye etmiş, üzerine de kendi yazısı ile (“Balzak’ımız”a Cafer) diye yazmıştı. Babam bu madalyonu ömrü boyunca yanında taşımıştır. O, babamı Fransız muharrirlerinden Balzak ile mukayese eder, onu yalnız Idil-Ural’ın değil, Kırım’ın da Balzak’ı ve dış Türklerin en büyük muharrirlerinden birisi olarak tanırdı; ölünceye kadar da bu kanısını devam ettirmiştir. Rahmetli Cafer Bey için İdil-Ural’ın edebiyatı Kırım’ın da edebiyatı idi, orada ne kadar fikir cereyanı var ise hep müşterekti. Kırım ile İdil-Ural, Türklük varlığının içinde bir bütün idi; Kırım İdil-Ural’ın, İdil-Ural da Kırım’ın bir parçası idi. O, hiç bir zaman kendisini ve her hangi bir Kırımlıyı İdil-Urallıdan ayrı hissetmemiştir; bütün çalışmalarında bunları bir tek zümrenin iki coğrafî parçası olarak görmüştür. Oturduğumuz yerler biribirinden uzak olduğu için, ben onun ile sık sık görüşemiyordum. 1929 ve 1931 yaz tatillerini babam ile İstanbul’da Kuzguncuk’ta geçirmiş ve o zaman Cafer Bey ve diğer arkadaş ve ahbaplarla bir daha görüşme fırsatını bulmuştuk. Cafer Bey de bazan bizi ziyaret eder, beraberce tepeden denizi seyreder, hoşbeş ederdik. Cafer Bey, Boğazı ve Karadenizi severdi. Boğazın Karadeniz’e çıkan yönünü gösterir ve “işte Kırım’ın yolu orasıdır’’ der, Kırım’ın hasretini çekerdi. Kırım onun için tabiîdir ki bir ağacın kökü gibi, hayatının başlangıcı ve özü olmuştur. O, bir fikir adamı olarak Türkçü, bir şahsi varlık olarak da Kırım çocuğu idi. Cafer Beyi tanıyanlar çok iyi bilirler ki, O, her an her dakika Kırım ile beraber yaşamıştır. Onu ölüme götüren hastalığın başlangıcı da Kırım’dan gelen tehcir gibi kötü haberler olmuştur. Onun için Kırım bir hayat kaynağı idi; oradaki bozukluk saat mekanizması gibi onun varlığına da tesir ediyordu. Cafer Beyin yaradılışı kimseye benzemezdi. Ağır hasta olduğu zamanlarda bile acısını belli etmez, kendisini büyük bir vekar-la idare ederdi. Rahmetli hoş sohbetti. Sohbetleri daima ciddî olmakla beraber insanı hiç bir zaman sıkmazdı. O, tek başına bir meclisi dolduracak şahsiyete sahipti; bütün etrafında bulunanlar vakur şahsiyetinin tesirinde kalırlardı. Ben Cafer Beyin hiç bir zaman kahkahalar atarak havadan sudan konuştuğunu hatırlamıyorum. O, yerinde küçücük bir nükte ile insanları neşelendirir, fakat daima ciddî kalırdı. Her zaman her şikâyeti, her acıyı soğuk kanlılıkla tahlil eder, onun çıkar yolunu arardı.
1954 de babam öldükten sonra her şeyden önce Cafer Beyi ziyaret etmek ve onu babam yerine kucaklamak arzusunu hissettim. Cafer Bey kendisi de çok rahatsız olmasına rağmen, beni büyük bir muhab-
betle ve anlayışla karşıladı. Son zamanlarda Ankara’dan İstanbul’a yazlığa gidişimde her zaman bir kaç defa onu arıyordum, çok memnun oluyordu. Zaten babamdan sonra dostluk ve muhabbeti devam ettirmek bana düşüyordu. Onun da yakınlarda babam gibi aramızdan ayrılacağı belli idi. Her yıl kışa doğru ayrılışımızda, “inşallah sağ kalırsam seneye görüşürüz” derdi. Son defasında beraber yemek yedik, Cafer Bey bermutad istirahata çekilirken bana, “Sen otur Saadet, bana müsaade et, biraz yatacağım” demişti; ben de her nedense uyanmasını beklemeden ayrılmıştım, vedalaşmamız ise telefon ile olmuştu. Cenazesinde de bulunamadığımdan, bugün onu istirahate çekilmek üzere arkası dönük yavaş adımlarla odayı terk eder halde görüyorum; gözümün önünde hâlâ o durumda yaşıyor, istirahat ediyor. Kırım gençliği de onu istirahatte bilerek onun vazifesini “O yokken” devam ettirmek suretiyle yerini doldurmalıdır.
[/ihc-hide-content]
Emel 4. sf. 6-8.
Emel KIRIM VAKFI