CENGİZ DAĞCI BETİMLEMELERİYLE İNSANIN SALDIRGAN VE ÖZGECİ DOĞASINI ANLAMAK: “ONLAR DA İNSANDI”

Yazar:

Cengiz Dağcı’nın Vefatının 10. Yılında:

CENGİZ DAĞCI BETİMLEMELERİYLE İNSANIN SALDIRGAN VE ÖZGECİ DOĞASINI ANLAMAK: “ONLAR DA İNSANDI”

Esmanur AKMAN*

 

ÖZET

İnsan doğası varoluşundan bugüne bireysellik ve toplumsallık arasında gidip gelmeleri sırasında, kişiler arası ilişkileri büyük değişikliklere uğramıştır. Kişiler arası ilişkiler tanımlanırken, deneyimler sonucu, insan doğasına; iyi-kötü, elsever-egoist gibi nitelikler yüklenmiştir. Thomas Hobbes, “insan insanın kurdudur” diyerek insanın kötü ve saldırgan doğası olduğunu söylemiştir. Fakat Rousseau’nun, insan bir başkasıyla duygusal bir bağ kurabilir ve ona acır şeklindeki ifadeleri insanın pozitif yönünü yansıtmaktadır. İnsan üzerinde, iyi ve kötü gibi genel tarzda ayırıcı açıklamalar yapılsa da toplumsal düzen içinde, koşulsuz yardım etmeye gönüllü insanlar da vardır. Koşulsuz yardım etme davranışı; özgeci davranışlar, alturistik davranışlar ve toplum yanlısı davranışlar olarak adlandırılır. Cengiz Dağcı’nın eserleri ise insan doğasının en medeni ve en ilkel yönleriyle kaleme alınmış ve eserlerindeki betimlemeler edebiyat-psikoloji ilişkisini destekleyecek zenginliktedir. Dağcı’nın “Onlar da İnsandı” adlı eserinde, Kırım halkının toprağına bağlılığı ve vatanlarından ayrılmamak için verdikleri mücadele konusu ağır bassa da, arka planda baskıcı ve diktatör bir saldırganlığın karşısında Kırım halkının iyi niyetiyle insanlığın zıt kutupları yansıtılmaktadır.

Anahtar Kelimeler: Cengiz Dağcı, İnsan Doğası, Saldırganlık, Özgecilik.

İnsan doğası zıtlıkların birleşimini barındırır. İyi olan özelliklerin karşısında zıt olan özellikler de bulunur. Nasıl ki bir insan, çıkar ve beklentisi olmadan saf yardım etme güdüsüyle prososyal davranışlar sergiliyorsa, insan ilişkilerinde saldırganlığı öne çıkaran iletişim tarzı da geliştirebilmektedir. İnsan doğası Fröydcu kuramla açıklanacak olursa, kişilik; id, ego ve süper ego arasındaki etkileşimle gelişir. İd, bizim bencil kısmımızdır ve haz ilkesine göre çalışır. İd’de bilinçaltı istekler yer alır ve bu isteklerin doğru olup olmaması önemli değildir. Ego, id’in isteklerini gerçeklik ilkesiyle değerlendirir ve isteklerin olabilecek kısımları için id’i tatmin etmeye çalışır. Süper-ego ise, benliğin vicdanını temsil eder ve suçluluk duygusu devreye girerek id ile bir çatışmaya girer. Bu çatışmalar insanın, diğer insanlarla olan ilişkilerini belirleyecek kişilik yapısına sahip olmasında etkilidir.

Moyer (1976), saldırganlığı ortaya çıkaran nörobiyolojik ve kimyasal etkenleri araştırmış; insan ve hayvanlarda, saldırganlığı tetikleyen davranışların beyindeki amigdala bölgesiyle ilişkili olduğu sonucuna ulaşmıştır. Ayrıca Moyer, yaptığı araştırmalar sırasında saldırganlığı belirli kimyasalların da etkilediğini düşünmüş ve orta beyinde yer alan serotonin adı verilen kimyasalın az salgılanmasının saldırganlığı tetiklediğini açıklamıştır.[1]

Engellenme ve saldırganlık arasındaki ilişki incelendiğinde ise, Freud’un açıklamaları önemli bir yer tutmaktadır. Freud saldırganlığı engellenmiş libido sonucu geliştirilmiş bir tepki olarak açıklamaktadır. Haz ilkesiyle hareket eden dürtüler engellendiğinde, saldırgan davranışlar çevredeki insanlara yansıtılarak haz peşinde olan dürtüler yön değiştirmektedir.

İnsan doğasının yıkıcı tarafı olan saldırganlığın temelinde birçok sebep olabilmektedir: Geçmiş yaşantılarla bu yıkıcı davranışın öğrenilmiş olması, çeşitli travmaların yaşanmış olması, saldırgan kişilerin beyin yapılarının farklı bir işleyişe sahip olması ya da psikanalitik yaklaşıma göre insanın doğasında var olan ölüm içgüdüsünü kendisine yöneltemediği için çevresindekilere saldırganlık olarak yansıtması gibi çeşitli nedenler olabilmektedir.   Dağcı’nın “Onlar da İnsandı” adlı eserinde ise kötülüğün sembolü olarak yer alan İvan karakteri üzerinden, insanlığın yıkıcı doğası ele alınacaktır.

Eserde İvan’ın, geçmişte Anüta adındaki bir kıza uyguladığı işkence ve nefret aktarıldıktan sonra bu saldırganlık yön değiştirerek evinde kaldığı Bekir’in kızı Ayşe’ye yönelmektedir. İvan’ın ruhsal dünyasına yer verilerek eserde ilk şiddet örneği yer almaktadır:

“… Ayşe birden arkasına döndü, ürkmüş bir kedi pençesi gibi uzattı elini ve geri çekildi… Karşısında İvan, gözlerinde bir insanınkine benzemeyen gülümsemeyle, aranın duvarına dayanmış, Ayşe’ye bakıyordu. Ayşe, İvan’ın gözlerindeki ifadeyi tanımıyor; kendisini süzmekte olan adamın kim olduğunu adeta bilmiyor; titrek: “İvan, İvan, ne istiyorsun benden?… Ayşe’nin şefkatler içinde büyümüş genç, nazlı vücudu İvan’ın çizmeleri, yumrukları altında eziliyor, İvan’ın sası solukları altında sönüyordu. İvan şimdi kendisiydi; Ayşe, kırmızı entarisi göğsüne çekilmiş, mosmor, kanlı bacakları çamurlarda, kuvvetsiz ve zavallı yatıyordu. Bu manzara İvan’ı ayıltmıştı sanki…”[2]

Bu olaydan sonra, Ayşe’nin ruhunda açılan yaralar kapanmazken, İvan hiç bir şey hissetmemekte ve saldırganlığını başka insanlara yöneltmeye devam etmektedir.

İvan, yaşı on beşi geçmeyen Sabri adındaki çocuğa ve onun atına saldırır. Çocuğu kızdıracak şeyler söyler ve atı hırpalar. Bu tür davranışlardan yola çıkarak anlaşılmaktadır ki İvan, gücünün yetebileceğini anladığı insanlara, üstelik hayvanlara şiddet uygulama arzusu duyan psikopatik davranışlar sergilemektedir. Psikopatinin en önemli göstergelerinden biri olan kurbanlarını savunmasız kişiler arasından seçme, İvan’ın esas karakterini ortaya koymaktadır. Herhangi bir acıma duygusu olmadan, yapılan iyilikleri düşünmeden, merhametten ve sevgiden yoksun, sadece saldırganlık dürtüsüyle hareket etmesi psikopat bir kişilik özelliği taşıdığını göstermektedir. Öldürmek ve insanlara acı çektirmek İvan için sıradan bir şey haline gelmiştir.

Dağcı, İvan’ın şiddet ve saldırganlığının karşısına, Bekir’in saf merhametini koyarak, aslında Ruslar ve Kırım Türklerini karşılaştırmaktadır. Kırım halkı, senelerce Ruslar tarafından zulme uğramış ve İvan gibi birçok Rus askeri, Türklere insanlık dışı sahneler yaşatmışlardır. Savaş ahlâkının olmadığı bu durumlar ise insan doğasının yıkıcı yönünü ortaya koymaktadır.

Eserde kişiliğin pozitif kutbunda ise Bekir karakteri yer almaktadır. Bekir’in yaşadığı psiko-sosyal dünyayı tanımak, onun güvenilir kişiliği ve merhametinin gelişme ortamını anlamak açısından önem taşımaktadır. Yazarın aktarımıyla, Bekir’in psiko-sosyal dünyası şu şekilde ifade edilmektedir: “Sofalara kadar açılan oda kapıları, ardına kadar açık bırakılıyordu; çünkü hırsızlık duyulmamış bir şeydi; evlerin kapısını kilitlemek, bahçeleri yüksek duvarlarla çevirmek, bura köylüleri için ayıp sayılıyordu. Yol üstündeki evlerin açık kapılarından odalarda eşyalar görülüyor, kimseden sır saklanmıyordu. Birinin hali ötekince belliydi; biri ötekinden şikayetçi değildi”[3]. Bekir, herkesin birbirine güvendiği, kötülüğün olmadığı insanlar arasında yetişmiş, iyi niyetli bir karakterdir.

Eserde, Bekir’in ilk özgeci davranış örneği iki Rusla karşılaşması ve evine alması olayında gerçekleşmektedir. Bir gün Bekir’in kapısına, baba ve oğul iki Rus gelir ve Bekir’den kalacak yer isterler. Kırım halkı, Ruslara güvenmezler. Bu sebeple Bekir’in eşi de Bekir’i uyarır ve karşı çıkar. Yazar Bekir’in duygularını şu şekilde ifade etmektedir: “Çok düşkün görünüyorlardı. Ama zavallı desen değillerdi, mesut desen, o da değil. Bu dünyanın insanı değillerdi sanki. Sanki dünya ve hayat onları kendilerinden ayırıp atmıştı… ama ne sebepten bu hale düşmüş olurlarsa olsunlar, yine de insandılar ve insanı insanlıkla karşılamak gerekirdi”.[4] Bekir’in bu düşüncelerinden yola çıkarak; içinde insanın halini anlamaya yönelik empatik düşünme becerisi ve koşulsuz yardım etme duyguları taşıdığı anlaşılmaktadır.

Yardım etme davranışımızın temelinde iki güdü olabilir: Bunlardan biri, egoist bir güdü; diğeri ise, özgecilik. Yardıma ihtiyacı olan bir canlıyı gördüğümüzde içsel bir huzursuzluk hissederiz bundan kurtulmak için, egoist bir güdüyle yardım etme davranışına yöneliriz. Bu bizi ruhsal anlamda rahatlatır. Güdülerimizden ikincisi olan özgecilik devreye girdiğinde karşımızdakini kendimizden daha fazla önemseriz, bulunduğu zor durumdan kurtarmak için faaliyete geçeriz. Bazen de yardım etme davranışının temelinde hem bencillik hem de özgecilik söz konusu olmaktadır.[5]

Özgeci davranışların altında sadece güdüler değil bireysel ve durumsal farklılıklar da önemli bir etkendir. Özgeci davranışları sergileyen insanların dünyasını anlamak için bu farklılıkları bilmek gereklidir. Bu tür prososyal davranışları sergilemede, kültürel bağlılık ve kültürel farklılık etkilidir. Birbirleriyle özdeşleşen kültürlerde özgeci davranışlar daha fazladır.[6] Özdeşleşen kültürde, insan içi ilişkiler daha samimi olmakta ve grubun üyeleri birbirlerine karşı daha sorumlu hissetmektedirler. 

Bekir’in alturistik karakterinin gelişmesinde doğup büyüdüğü güven ortamının ve insanların birbirine hoş görüyle yaklaştığı bir psiko-sosyal çevrenin de bir rolü vardır. Buna rağmen Bekir, romanda; çevresindeki insanlardan daha hoşgörülü ve kendi derdinden çok başka insanların dertleriyle hemhal olan, iyiliğin, saflığın ve özgeci davranışların sembolü haline gelmektedir.

Bekir’in bu özgeci davranışları roman boyunca devam etmektedir. Sadece İvan ve babasına karşı değil çevresindeki herkese iyi niyetiyle yaklaşmaktadır. Romanda verilmek istenen mesajlardan biri, kötülüğün karşısında bile bulunan koşulsuz bir iyiliğin varlığı. Bekir, ince ruhlu, iyimser ve köy ortamında yetişmesinden dolayı bazı çocuksu ve batıl düşüncelere sahip. Romanda Bekir’in bu iyi niyetinin sebepleri, güven ve huzur ortamı içinde bir köy hayatında yaşıyor olması da sayılabilir. Aslında, Bekir’le verilmek istenen mesaj, Kırım Türklerinin hümanist bakış açısıdır. Çünkü Bekir ne olursa olsun İvan ve babasını, Rus olmalarından öte, insan olarak gördüğü için yardım etmek istemektedir.

Romanın son cümlelerine bakıldığında aslında verilmek istenen mesaj, evrensel olan insancıl bakış açısının gerekliliğidir. İnsanların birbirlerine insan olduğu için değer vermesi gerektiğidir. Yazar bu mesajı verirken, bir tarafta da özgeci Bekir ve bunun karşısında da insanın yıkıcı doğasını temsil eden İvan vardır. Bu iki zıtlık, hümanizme vurgu yapmak için eser boyunca kendilerine ait özellikleri yansıtmaktadır. Dağcı’nın bu kitabı ve hayatından yola çıkarak, hümanizmi savunmuş bir milliyetçi olduğunu hissettiren izler hemen hemen her eserinde karşımıza çıkmaktadır. “Onlar da İnsandı”yı bitirirken, şiddetin ve saldırganlığın karşısında, hümanizm vurgusunu şu sözlerle dile getirmektedir:

“Evet, onlar da insandır! Pavlenko’lar, İvan’lar, Kostyük’ler, Vasil Dimitroviç’ler, Stephan’lar, belki bunu gülünç görecekler; ama nasıl görürlerse görsünler, ben eserimi tekrar sakin bir dua ile bitirmek istiyorum. Romanımı kapatırken: Tanrım! Diyorum. Onlar da insan! Acı onlara! Kendileri gibi, başkalarının da insan olduklarına inandır onları! Ötekiler, o hayvan gibi sürülüp götürülenler… Onlar da insandı!”[7]

* Esmanur Akman, Kırgızistan Türkiye Manas Üniversitesi, Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik Mezunu.

[1] Elliot Aronson, Timothy D. Wilson, ve Robin M. Akert, Sosyal Psikoloji, çev., Okhan Gündüz, İstanbul: Kaknüs Yayınevi, 2012, s.654.

[2] Cengiz Dağcı,  Onlar da İnsandı, İstanbul: Ötüken, 2007, s.162-163.

[3] Cengiz Dağcı, a.g.e, s.33.

[4] Cengiz Dağcı, a.g.e, s.68.

[5] Üstün Dökmen, İletişim Çatışmaları ve Empati, İstanbul: Sistem Yayıncılık, 1997, s.145.

[6] Elliot Aronson, Timothy D. Wilson, ve Robin M. Akert, a.g.e, s.641.

[7] Cengiz Dağcı, a.g.e, s.459.

Emel Dergisi 276, Temmuz-Ağustos-Eylül 2021. Sayfa .

TAVSİYELER

TÜRK DÜNYASI VE KIRIM’IN İŞGALİ KONFRANSI

TÜRK DÜNYASI VE KIRIM’IN İŞGALİ KONFRANSI Emel Kırım Vakfı Başkanı ve KTMM Türkiye Temsilcisi Zafer …