Kırım Tatarlarında Milliyetçi Hareket (Devre: 1957-1975)

Kırım Tatarlarında Milliyetçi Hareket (Devre: 1957-1975)

Andrei GRİGORENKO

Çeviren : Selim TAYGAN. 

 

KIRIM TATARLARINDA MİLLİYETÇİ HAREKET (Devre 1957-1975)

Otuz yıl önce vatanlarından sürülerek gurbet çeken Kırım Tatarlarının eski hakların iadesi isteği ve milli kımıldanışları, bundan takriben 18 yıl önce başlamıştı. Onsekiz yıllık direnme sürecinde, başarılar da elde edilmişti, başarısızlıklar da görülmüştü. Bugün hepsini aklıselimin süzgecinden geçirerek, olguları hakkiyle değerlendirip, ilerisi için doğru hedefler seçmek durumundayız.[ihc-hide-content ihc_mb_type=”show” ihc_mb_who=”2,3″ ihc_mb_template=”1″ ]

Böylesine yapılacak tahlilin (analizin) önemi ise, pek büyüktür. Millî hareket, bu ara, bunalım geçirmektedir. Bunalımın objektif ve sübjektif sebepleri üzerinde durmak, aslını, özünü anlamak gerekiyor. Buhrandan kurtulmak, doğru hedefler seçmek, bundan sonra mümkün olacaktır. Kırımlıların millî hareketindeki gelişmeleri bilmek ve değerlendirmek, yalnız Kırım Tatarına düşmez; bu, aynı zamanda demokrasi yanlısı, zulmedilen halkların kaderiyle ilgilenen tüm insanların borcudur.

Yazımıza konu ettiğimiz akımın karakteri siyasaldır ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği içinde çözüm bekleyen millîlik sorunlarıyla ilintilidir. Milliyet anlayışı ise, insandan insana değişir. Millî dâva, Kırım Tatarının nazarında, onu millet olarak resmi kuruluşların yardımiyle, ezmek isteyenlere, onu Ruslaştırmaya çalışan güçlere karşı bir direnme hareketidir.

Tarihin akışı içinde, kökenleri aynı olan insanlar birleşerek milletleri ve Avrupa devletlerini kurmuşlar, oluşturmuşlar. Bunun insanı, faraza bir Kırım Tatarı gibi düşünemez. Hele, gericilik karşısında, demokratik ilkelerin gitgide güç kazandığı ortamda. Avrupalının kafası millî davayı devlet davasından, milletlerarası problemini, devletlerarası probleminden ayırdetemez. Yeni Dünya’daki durum da bunun benzeri. Oraya göç ederek devletlerini kuranlar, gerçi değişik kökenli insanlardı ama, ekonominin çok hızlı gelişmesi yüzünden kaynaşma sağlandı ve yeni milletin doğuşu bu bakımdan devlet doğuşundan farksız oldu. Bununla birlikte ataları bilmek ve anmak, eski milliyeti hatırlamak hakkı kimseden alınmadı.

S.S.C. Birliğinde millîlik sorunu iki şekilde yorumlanmaktadır: Resmîsinin yanında, demokratik anlayışa göre gayriresmî yorum. Bunun temelinde iki ana fikir yatmaktadır: Birincisi, ki ona «akademik yorum» da diyebiliriz, millîlik sorununu fert haklarının toplamı olarak kabul etmektedir. Ölçü olarak törebilim ilkelerini kullanan ikinci görüşe, «Hazreti İsa’nın yolu» demekte bir sakınca görmüyoruz. Bu, millî çıkarları kısıtlananların, millî hisleri yaralananların duygularını paylaşmakla kendini belli eder.

Ulusçuluk sorununa bu açılardan bakış, ne yazık ki, problemin derinliğine inmemize elvermiyor. Kırım Tatarına gelince, konunun özelliğine gölge düşürüyor, güncelliğini (aktüalitesini) unutturuyor.

Kırım milliyetçiliğini anlamak için ilk önce, gelişen Rusya’nın tarihinde millî sorunların çözümünde tutulan yolu öğrenmemiz gerektir.

Rus devletinin temeli, Yukarı Dnepr bölgesiyle Peçora nehri arasında yerleşmiş değişik boylar üzerinde kuruludur. On asır içinde komşu halkların geniş topraklarını sınırları içine alan bu devlet, çok güçlü bir imparatorluk kurmuştur. Batıdaki Baltık denizinden doğudaki Büyük Okyanosa, kuzey kutup bölgesinden Türkiye, Afganistan ve Çin sınırlarına kadar uzanır. Bu fetihlerdeki «başarının» sebebi nedir? Sayı üstünlüğü mü? — Değil. Sekizinci ve dokuzuncu yüzyıllarda Rusların yalnız batı komşuları daha kalabalıktı. Güneydeki ve doğudaki komşuları, özellikle eskiden beri Dnestr nehri ile Yukarı Volga arasında ve Sibirya’nın tamamında yaşayan, çoğunlukla Türk asıllı olan boy ve devletleri hesaba katmalıyız.

Bu hızlı gelişme, yalnız ekonomik etkenlerle de izah edilemez. Rus devletinin oluşma devresinde, komşularının çoğu, daha düzenli devlet idaresinin, daha güçlü ekonominin sahibiydiler.

Sorunun tek cevabı: istilâ ettikleri toprakları muhafaza edebilmek için Ruslar, etkili ve yeni bir silâh buldular ve yendikleri halklara karşı kullandılar. Silâhın adı «ruslaştırma politikasıdır.

Ruslar, başka bir ulusa ait toprağı ellerine geçirir geçirmez, yerli halkı ya toptan imha ederlerdi, ki Doğu ve Batı Sibirya’da yaşamış milletlerin çoğunun başından geçti, veya yerlerinden uzaklara kovarlardı. Kovmadıklarını da, göz yaşlarına bakmadan, ruslaştırırlardı; halka zorla din değiştirtirlerdi, edebiyat ve mimarlığa ait eserleri imha ederlerdi. Bölgenin verimli topraklarını rus göçmenleri arasında paylaştırırlardı; Rusya’nın genişlemiş, «yeni» sınırları boyunca askeri koloniler kurarlardı. resini kuruluşlar ve okullar yardımıyla yerliye Rus dilini öğretip benimsettirirlerdi, evlilik yoluyla Rus göçmenlerini yerli halkla kaynaştırırlardı, yerlinin soylusunu satın alırlardı, kendilerine yarar sağlayan yerliyi mükâfatlandırırlardı, gammazlık ve casusluk müessesesini çalıştırırlardı.

Bunca geniş kapsamlı politikanın sonucu ikinci veya üçüncü kuşakta alınmakta gecikmezdi; yerli halk Rus göçmenleri arasında eriyerek, yok oluyordu. Yenilgiye uğratılan milletler karşısında Ruslardaki anormal nüfus artışı ancak bu şekilde izah edilebiliyor. Demografi alanında yapacağımız üstünkörü inceleme dahi, S.S.C. Birliğinin bugün yerleştiği topraklarda, 8 -10. yüzyıllarda yaşamış İslâvlarla Türk asıllı halklar arasındaki orantı, küçük bir kesirle ifade edilmektedir. Başka bir deyişle Türklerin tümü ve Türklerin sonradan Tatar olarak anılacak bölümü çoğunluktaydı. Bu sayısal üstünlük 15 inci ve 16 inci aşıra kadar devam etmiş. S.S.C. Birliğinde 1970’de yapılan nüfus sayımına göre, ülkedeki Rusların sayısı toplam Türklerin 6 katı, yalnız Tatarların 30 katıdır.

Doğal nüfus artışını İslâvlar için bilimin kabul ettiği en yüksek, Türkler için en düşük seviyede tuttuğumuzda dahi, şu kısa sürede görülen değişikliği doğal nedenlere bağlamak, asla mümkün değildir.

Rus devletine, imparatorluk kurma yolunda yardımcı olan etkenler arasında sayı üstünlüğünü, sömürgeciliği ve ruslaştırma politikasını sayabiliriz. Rus kültürünün ve ekonomisinin az zaman içinde parlaması, aynı sebepler yüzündendir.

Herhangi bir ulusa ait toprağı zaptettikten, halkım topluca imha ettikten veya ruslaştırdıktan sonra, yenilgiye uğramışların kültür hâzinesini «rus asıllıdır» diye tanıtmada elbette bir sakınca kalmıyordu. Yerli kökenli olmakla beraber, ruslaştırma siyaseti yüzünden dillerinden olmuş büyük istidatların eserleri bu kez «büyük rus ulusunun ürünü» oluveriyordu.

Rusya’nın ve Büyük Britanya’nın sömürge politikasına aynı açıdan baktığımızda büyük farklar görürüz. Ruslarınki daha etkindir. Başkasının hesabına ülkelerinin sınırlarını genişleten İngilizler, kolonileri «ingilizleştirme» yoluna sapmazlardı. Yendikleri milletleri acımasızca sömüren, yalnız çıkarlarını çoğaltmayı düşünen Britanyalılar, yerli halkın varlığına kastetmezlerdi, adını tarihten silmezlerdi. Hele «kan karışımı» fikrinden uzak dururlardı, sunî asimilâsyonu benimsemiyorlardı. İngiliz dilini devlet dili olarak kabul ettirmekle beraber, egemenliklerine giren halkların kültürüne, geleneklerine, edebi ve mimarî eserlerine dokunmazlardı; tarihlerini değiştirmezlerdi. Eski kültürün madde dışı değerlerini de kendilerine maletmezlerdi. İşte örneği: Hindistan. İmparatorluktan koparken yanacak hasırı olmayan bu ülkenin halkları, yine de eski kültürlerinin, mimarî ve edebî eserlerinin, atalardan kalma küçük zanaatın, asırların mirası kendilerine özgü sanaat anlayışının sahibiydiler.

Rusyanın sömürgeciliğini İ.P. Traynin (S.S.C.B. ve Millîlik Sorunu, Krasnaya Nov basımevi, Moskova 1924), tam açıklıkla anlatmaktadır:

«Kökeni Rus olmayan halkların çarın egemenliğini simgeleyen hükümdarlık asasının etrafında toplanmalarına. 16 ıncı yüzyıl sularında başlatıldı… 19 uncu asrın ikinci yansında Rusya, tüm dünya karalarının altıda birine, Dünya nüfusunun 10’da birine sahipti. Tipik bir «halklar devleti» Büyük Rus’un * çıkarları ön plânda tutulan bir devlet…

Dilleri, kültürleri ve yaşayışları Büyük Ruslardan ayrı olan bu halklar, zoraki Ruslaştırmaya ve ekonomik baskıya var kuvvetleriyle karşı koydular. Egemenliklerini sağlamlaştırmaya çalışan çarların hükümeti, esir ettiği milletlerin boyunduruktan kurtulma çabalarını, hareketin karakterine göre değişen, fakat daima büyük gaddarlıkla bastırırdı…

Yerliden Rus yapmak, okul ve resmi kuruluşlar yardımıyla yerli halka dilini unutturmak isteyen çarlık hükümeti, ekonomik baskıyı uygulamaktan da geri kalmazdı: verimli toprakları Rus göçmenleri arasında paylaştırır, verimsizini yerliye bırakırdı. Barışçı görünümünden ayrılmayan hükümet, özellikle Doğu’da, devletin genişlemiş sınırları boyunca Rusya’dan getirdiği göçmenleri ve Kazakları yerleştirirdi, onların desteğiyle yerliye sözünü geçirirdi.

Bu uygulama ile hükümet iki amaca birden varıyordu: toprak ağalığı ilkesi üzerine kurulu, Rusya’nın orta bölgesinde geçerli düzen sebebiyle, topraksız veya geçimini sağlamayacak kadar az toprakla kalan köylünün hoşnutsuzluğu gideriliyordu. Onlara: gidin, şu «bizden olmayanların» toprağına yerleşin» deniyordu. Ve bu şekilde yerli halkın ayaklanmalarına karşı sağlam bir destek sağlanmış oluyordu. Böylesine bir politika yüzünden geçimini hayvancılıktan ve tarımdan sağlayan bölgenin yerlisi, ekonomik temelden yoksun bırakılarak, sefaletin kucağına itiliyordu, dolayısiyle yokolmaya mahkûm ediliyordu. Rusa köleci gözüyle bakan halkın duyguları bu gibi davranışlardan kaynaklanıyordu. Şüpheciliği ve kini bundandır… Devletin kenar bölgelerinin kalkınmasıyla, ekonomisinin güçlenmesiyle asla ilgilenmeyen çar hükümeti, tam tersine, buraları güçsüz sömürge durumuna düşürmek istiyordu; yeler ki anavatan endüstrisi için buradan petrol, maden,cevheri, pamuk gibi ham madde gelsin. Anavatana sonradan katılan bölgelerdeki, hayatın bütün yanlarına bulaşan geri kalmışlık, şimdi saydığımız sebeplerden ötürüdür…»

 
İhtilâl Öncesi Rusya’da «bizden olmayanlara» ait sorunun çözümlenmesinde tutulan yolun, Ruslaştırma yolu olduğu şimdi anlaşılmaktadır. Kırım Tatarlarına gelince bu yolun, büyük gaddarlıkla uygulandığı görülmektedir.
 
Rusya çarlarının egemenliğine giren bu millet, devlet yapısından ve toprak bütünlüğünden yoksun olmakla kalmamış, ara verilmeksizin yapılan kovuşturma ve yerinden oynatmalar sonucunda, vatanını terke zorlanmıştır. Kimi Besarabiya’ya, kimi Türkiye’ye hicret etmiştir. Doğrudan doğruya kırdırılarak yokedilenleri hesaba kattığımızda elde edilen sonuç: 1783’den 1917’ye kadar, 134 yıllık süre içinde, 7 milyonluk halktan 102.000 kişi kalmıştı ki **, onlar da Kırım yarımadasının, toprağı daha az verimli olan bölgelere yerleştirilmişti.
 
Bu eski Türk halkının kültürüne indirilen darbe, daha da önemli: Yarım adanın toprağına ayağını basar basmaz, istilâcı, Bahçesaray Han sarayının kütüphanesinde saklı, milletin bütün edebi eserlerini yakmıştır. Bir kütüphane ki, zamanında Dünyanın en büyük kültür hâzinesinden biri sayılırdı, özel ellerde bulunan kitaplar da aynı akibete uğramaktan kurtulamadı, rüşvetçilik ve zorbalık yoluyla bulundu ve yakıldı. Mimarlığa ait eserler, çıkarılan özel «ukaz»lar (fermanlar) gereğince yıktırıldı.
 
«Sömürü politikasının uzun sürmesi sonucunda, dağlık araziye itilmiş Kırım Tatarlarının ekonomik durumları güçsüzleştirilmiş, milli kültürlerini geliştirmek hakkı da ellerinden alınmıştı. Binlerce Tatar Türkiye ve diğer Balkan memleketlerinin yolunu tutuyor, kalanlar ise mollaların ve aydınlarının etkisinden kurtulmayarak, çektiklerinden ötürü Rusluk kokan her şeye karşı kin güdüyorlardı». (İ.P. Traynin) 
 
Rus olmayanların Ruslardan nefret etmelerine, Rustan gelen herşeye şüpheyle bakmalarına ve bu duyguların kana işlediğine dair Traynin’in sözleri genel durumu yansıtmakla beraber, Kırımlının durumuna ışık tutmamaktadır. Barışsever ve uysal olarak bilinen halkın ruhunda kök salmış duygular, kutsal kavramların ayak altına alınmasından, istilâcının tarihte örneği bulunmayan alaycı tutumundan ve gaddarlığından kaynaklanmaktadır. İşte örnekleri: Kırımı ziyaret eden imparatoriçe Katerina’yı eğlendirmek için, minarede ezan okumakta olan müezzin tek kurşunla yere düşürülüyor, imparatoriçenin ayağı dibine düştüğünde ise, Katerina bunu kahkahalarla karşılıyor («Çariçe Katerina’nın Novorossiysk ve Tavrida Yolculuğu», 1787). Rus subay ve erlerin sivil halka sebepsiz ateş açmaları, aynı türden bir eğlence olsa gerek (E. Markov, «Çizgilerle Kırım»), Aynı eserde ırza geçme olaylarından da söz edilir. Sumarokov, «Kırım’daki Hâkimin Boş Zamanı» adlı kitabında, adalet mekanizmasının yalnız Tatarların aleyhine çalıştığını bildirmektedir. A. Kriçinskiy, «Sınır Bölgelerinde Rus Politikası* adlı eserde. Rus göçmenlerinin fesatlarını anlatmaktadır. Kefe şehrinde, manastır başrahibi Parfen’in öldürülmesi ile ilgili ve iki yıl süren davada suçlu görülen 6 Kırım Tatarından 4’ü asılmak suretiyle cezalandırılmışlardı. Oysa Kızıltaş manastırı başrahibi Parfen’in, idare ettiği müesseseyi kendisinin soyduğu ve İtalya’ya kaçtığı sonradan anlaşılmıştı. («Başrahip Parfen Davası», A. Derman). Buna benzer olayların sayısı pek kabarıktır.
 
İhtilâl sonrası Rusya’da Kırım Milli Davasının çözümü hususunda yapılanlar nedir acaba?
 
Partinin bu yolda verdiği teminatlara kısaca değinelim:
 
«Baskı altında kalan devletlerin emekçi kesiminde, baskıyı uygulayan devletin proletaryasına karşı güvensizlik duygusunun uyanmamasını sağlayan tedbirlerin alınması gerek: milliyet farkından doğan imtiyazlar kalkacak, kökenleri değişik halklar eşit duruma getirildikten sonra, daha önce haksızlığa uğrayanlara ayrı devlet kurma hakkı tanınacaktır.* (Partinin 8 inci kongresi).
 
«Partinin görevi, Büyük Rus asıllı olmayan halklar proletaryasına, durumları daha gelişmiş Büyük Rusya emekçilerine yetişmelerine yardım etmektir. Bunun için:
 
a) Sovyet devlet düzeni, söz konusu halkların yaşadığı bölgelerde, milli karakter ve geleneklerin gözönünde bulundurulmasıyla geliştirilecek ve pekiştirilecektir;
 
b) Adliye ve idari kuruluşlar mahalli dilde iş görecek, iktisadi kuruluşların başına halkın psikolojisini bilen yerliler getirilecektir;
 
c) Yerli halkın dilinde öğretim yapan genel kültür konulu ve meslekî okullar çoğaltılarak, söz konusu halkın yaşadığı bölgeye yayılacaktır; (İlk önce Kırgızların, Başkırtların, Taciklerin, Azerilerin, Tatarların, Dağıstanlıların yaşadıkları bölgelerde). Yerli halktan vasıflı elemanlar yetiştirilerek, idarenin bütün dallarında ve özellikle öğretimde onlardan yararlanacak…» (Partinin 10 uncu kongresi, 1921).
 
«Rus olmayan halklarda köylü kesiminin Sovyet hükümetine baba gözüyle bakmasının kaçınılmaz şartı, hükümeti temsil edenlerin yerlisinin dilini kullanmasıdır. Eğitimde ve İdarede, halkın örf ve geleneklerinin yabancısı olmayan yerli elemanlar kullanılacak…»
 
«Azınlıkların ve bölge halkının ana dilinin kullanılması gereği mahalli idarelere bildirilmiş ve bu konuda bir hayli kanun çıkarılmış bulunuyor. Yasaları dinlemeyenler, azınlıkların haklarını çiğneyenler, ihtilâl Hükümetine yaraşır sertlikle cezalandırılacaklardır.» (12 inci Kongre, 1923)
 
«Komünist düzenin kuruluşu esnasında ortaya çıkacak, milletler arası ilişkilere ait tüm sorunlar, proletarya enternasyonalinin görüşlerine ve Lenin’in bu yoldaki politikasına uygun olarak, partice çözümlenecektir. Parti, milli özelliklerin gözden uzak tutulmasına veya söz konusu özelliklerin abartmalı bir şekilde öne sürülmesine izin vermeyecektir.
 
Halklararası ilişkiler konusunda partinin güttüğü amaçlara gelince:
 
a) Sovyetler Birliğinde yaşayan millet ve halklara eski özen gösterilecek, kültürlerinin yükselmesine, ekonomik durumlarının güçlenmesine çalışılacak, Birliği oluşturan değişik milletlerde, hayatın tüm alanlarında duygu ve düşünce birliğinin teminine gayret edilecektir. Bu yol, milli özelliklerden çıkılarak, devleti güçlendirme yoludur.
 
b) … Parti, bundan sonra da, herkesi eşit bilerek, milletler ve halklar arasında fark gözetmeden, çıkarlarıyla ilgilenecektir. Bunu yaparken, ülkenin geri kalmış bölgelerine yardım elini uzatmaktan da geri kalmayacaktır. Komünist yapımcılığın ürünü olan nimetler toplumlar arasında paylaştırılırken, denkserlik ilkesinden asla uzaklaşılmayacaktır.
 
c) Bundan önce olduğu gibi, bundan sonra da S.S.C. Birliğindeki halkların kendi öz dilerini kullanma hakları kısıtlanmayacak, dillerini geliştirme yolundaki çabaları güvence altına alınarak, çocukların istedikleri dilde eğitilmelerine karşı çıkılmayacaktır.
 
ç) S.S.C. Birliğini oluşturan halklarda sosyalist kültür enine boyuna geliştirilecek. Ayrı ayrı halkların geleneklerinde yaşayan ilerici fikirlerin, toplumun ortak malı durumuna gelmesine çalışılacak, komünist yapımcılığına ve devrimciliğe yaraşır, tüm sovyet insanların benimseyeceği yeni gelenekler yaratılacaktır.
 
d) Halklararası ilişkilerde enternasyonalizm ilkeleri bundan sonra da adım adım uygulanacak, karşılıklı dostluğun ve güvenin arttırılmasına çalışılacak. Değil mi ki, milletlerarası dostluk, sosyalizmin başlıca zaferlerinden biridir. Diğer yandan her cins milliyetçiliğin artığı olan şoven davranışlara karşı amansız savaş açılacaktır. Dayanak noktası dar milliyetçilik olan bütün eğilimler şiddetle bastırılacaktır.»
 
(«Uluslararası ilişkilerde partiye düşen görevler», Sovyetler Birliği Komünist Partisinin 12 inci kongresine ait tutanaklardan).
 
Kırım Tatarlarına gelince işbu teminatlar acaba nasıl gerçekleşti?
 
Bu halka karşı Lenin’in tutumu, Kırım Muhtar Sovyet Sosyalist Cumhuriyetin kurulmasıyla veya, başka bir deyişle, kısmi bağımsızlığın tanınmasiyle ve alfabenin 2 kez değiştirilmesiyle belirlendi. (Eskiden kullanılan Arap alfabesi ilkönce lâtince, sonradan rus alfabesiyle değiştirildi). Yazı dilinin değişimiyle genç kuşaklar edebi miraslarından yoksun oldular. Stalin zamanında devletin Kırım Tatarlarına karşı olan tutumuna ise, akıl almaz gaddarlıklarla belirtilmiş yol, diyebiliriz, aydın Kırımlıların tümü öldürüldü, vatanı ve bağımsızlığı elinden alınmış millet toptan ülkenin ücra köşelerine sürüldü, özel düzenin uygulanmasıyla sürgünün ilk yıllarında halkın %47’si kırıldı. Halkı bir bütün olarak devlete ihanetle suçlama, tarihini devşirme, yurtlarından çıkarılanları «yurtlarına dönemezler» kategorisine geçirme, milli kımıldanışları ezme, zor kullanarak bu hareketin öncülerini susturma… Kırımlıları yeni iskân yerlerine bağlama… İşte halkın millî sorunlarına devlet milli politikasının bugün verdiği cevaplar…
 
Peki, bu sorunun özü, ruhu nedir?
 
Kırım Tatarlarının ekonomik yönden soyulduğu meydanda. Bu bir. Halkı yurttan sürmekle onu toprağından, milli ekonomisinden, taşınır, taşınmaz malından ettiler.
 
Halkın siyasî yönden soyulduğu da ortada. Bu da iki. Ona devlet yapısını kaybettirdiler, Kırım Tatar milletinin mensubu olma durumu ortadan kaldırıldı.
 
Üçüncü nokta: Bu millet madde dışı iç varlık (mânevi şahsiyet) olarak da soyuldu: Vatanını, vatanla tarihî ilişkisini, devlet dilini, kültürel mirasını, kuşaktan kuşağa geçen âdetlerini, millî sanatını ve millî zanaatını, kendi dilinde eğitim görme hakkını, milli geleneklerini devam ettirme imkânını, bayramlarını kutlama hürriyetini kaybetme felâketine mahkûm edildi.
 
İlk iki noktada topladığımız hususların tamir imkânı var; halka malı da, hakları iade edilebilir. Fakat 3. noktada belirtilen yaraların çaresi yok. En elverişli şartları düşündüğümüzde dahi, yokedilen edebî ve mimarî eserleri, millî sanatı, eski yaşayışın özelliklerini ihya etmek imkânı yoktur. Başka halkların millî problemlerine benzemeyen Kırım Türkünün millî sorunlarına aktüalitelik kazandıran husus, işte bu noktada toplanmaktadır.
 
Gerçekten, tüm dünya kamu oyunun meşgul olduğu — S.S.C. Birliğindeki Yahudiler sorunu — nihayet bir vatandaşlık sorunudur. Bir millîlik sorunu değildir. Yahudiler, millî problemlerini İsrail devletini kurmakla çözdüler.
 
Volga kıyılarında yaşayan Almanların durumu Kırımlıların durumuna benzemekle beraber, arada önemli fark var: ekonomi ve siyasî yönünden soyulmuş Almanlar, manevî değerlerinden yoksun bırakmanın yolu yoktu. Gerçi eğitimde Alman dilini kullanmak hakkı ellerinden alındı, milli kültürlerine her türlü hizmet yasaklandı, ama, iki ayrı Alman devletinin temsilciliğini yaptıkları büyük Alman kültürüyle ilişkiyi kesmek, hiçbir hükümetin harcı değildir.
 
Kıbrıs davası da Kırım Türkünün davasına benzemez. Bu dava her ne kadar büyük boyutlara ulaşmış, acil çözüm gerektiren bir millî dava görünümünde ise de, aslında Türkiye ile Yunanistan ilişkilerini yansıtan bir problemdir. Türk kültürü de, Yunan kültürü de yaşayabilir birer varlıktır ve Kıbrıs sorununun şu veya bu şekilde çözümlenmesi, geleceklerini etkileyemez, gelişmelerini engelleyemez.
 
Kendi toprağından kovulmuş Filistinlilerin kaderi de Kırım Tatarlarının durumuna ancak kısmen benzemektedir: yerlerinden gaddarca sürülmüş halkın başına gelenler, Arap kültürüne indirilmiş ölüm darbesi olmaktan uzaktır.
 
Değişik memleketlerde yaşayan Kürtlerin millî davaları da değişik karakterde: hem eşit haklara sahip olmak, hem de birleşmek isterler. Fakat bu halk hiç bir zaman topluca, kendine ait topraklardan sürülmemiş, suni asimilâsyona tâbi tutulmamıştır. Geleneklerine ve yaşayışlarına karışan olmamıştır, millî kişiliklerini muhafaza edebilmişlerdir. Karakter ve güncel olmama bakımından Kürt sorununun Kırımlıların sorununun gerisinde kaldığını görmekteyiz.
 
Yaşadığımız çağın bir özelliği de, birçok sorunlara çözüm ararken, devletlerin ortaklaşa hareket etmelerinin kaçınılmazlığıdır. Genel silâhsızlanma, atom savaşının önlenmesi gibi siyasî, uzayı ve okyanusları araştırma, tatlı su, madenler ve enerji kaynaklarının düzenlenmesi, hava kirlenmesine karşı savaş cinsinden bilimsel, teknik ve ekonomik davalar, bunlara dahildir. Dünyamızın, doğanın, canlı yaratıkların ve bitkilerin geleceğini düşünmek zorunluluğu, birçok devleti bu yoldaki çabalan birleştirmeye çağırmıştır. Evrensel kültürün yarınki durumu bizleri daha da fazla düşündürmelidir. Bu bakımdan, ortak kültürümüzü oluşturan millî kültürleri korumak, vazifemizdir; onları ayakta tutmak için etkili yollar bulmak hepimizin ödevidir.
Dünyamızın ortak malı olan kültürü, yan yan halk kültürlerinin bir toplamı olarak görmek, yanlış bir girişimdir. Evrensel kültür daha gözalıcı, daha geniş kapsamlı ve daha zengindir. Yeryüzünde yaşayan halkların tarih boyunca gelişmiş ve düzenlenmiş kültürel ilişkilerini yansıtır. «İç işlere karışmama» formülünü kalkan yaparak, gizliden gizliye soy kırımına girişmek, fark gözetme politikasına başvurmak, suni asimilâsyon yolunu seçmek teşebbüsleri, dünya kültürüne yapılan suikast olarak değerlendirilmelidir, dünya kamuoyu ve ilerici insanlığın protestolarıyla karşılaşmalıdır.
 
Millî hakların iadesi konusunda Kırım Tatarlarının yaptıkları savaş etkinlik ve nitelik açısından birkaç aşama arzetmektedir:
 
 
1inci aşama : 1954 -1964 arası (başlangıç ve genişleme)
 
2inci aşama: 1964 -1969 yılları (en faal devre)
 
3 üncü aşama : 1969 sonrası (bunalım yılları)
 
Hak ve adalete sığmayan usullerle vatanından sürülmüş, milli hakları elinden alınmış milletin, bu davranışa karşı, sürgünün ilk günlerinde tepki göstermesi doğal bir olaydır. Ne var ki, Stalin idaresinin gaddarlığı karşısında bu duygu halk içinde yaşamakla beraber, onu açığa vuran temsilcileri yoktu. Sürgünde geçen yılların ta başlarında, baş eğmeyen, Kırım’a dönen veya tepkiyi türkülerle ifade etmek yolunu bulan Tatarların en cesaretlileri yakalanır, acımasızca cezalandırılırdı.
 
Sovyetler Birliği Komünist Partisinin 20 inci genel kongresi, halka ilk hareketi kazandıran olaydır. Ruslaştırma politikasının kalıplaşmış usulleri, (milli azınlıkların ekonomik) siyasî ve manevî yoldan soyulmaları sözü geçen kongrede hakkıyle değerlenmemekle beraber, olup bittiler «şahsa tapma çağının sübjektif davranışları» hesabına geçiriliverdi, tatsız olaylar nitelendirildi.
 
Kongre, dünyada eşi görülmemiş, (taviz) cinsinden bir eser sergiledi: şahsa tapma çağının kurbanlarını da, milyonlarla Sovyet insanı öbür dünyaya yollayanları da aynı zamanda aka çıkardı (itibarlarını iade etti). Genel bir «günah çıkarma» merasimine benzeyen bir olay. Olaydan sonra cellâtlar yerlerinde kaldılar, parti ve devlet mekanizması içinde ilerlemeye devam ettiler, makamların en yükseğine çıktılar.
 
Bununla birlikte, bu kongrede alınan kararların Sovyet insanlarının bilincinde ve hayatlarında oynadığı rol, çok önemlidir, hafta tarihidir, diyebiliriz. Gaddarlığın ve kanunsuzluğun hüküm sürdüğü uzun yıllardan sonra toplum ilk kez demokrasiyi sağlayacak derin refromların öncülerine kavuştu. Kısa bir süre sonra da, Kırım Tatarları, İdilboyu, Almanlar, Türkler, Kürtler Meshler ve Hemşinliler dışında ***, tüm azınlıklar iadei itibar ettiler, milli haklarına kavuştular.
 
Kırım Tatarlarının sevinci, hüsrana dönüştü. Onlar için «demokratik reformlar», SSCB Birliği Yüksek Kurulunun 1956’da çıkardığı kararname ile başka bir şekil aldı: «yurtlarından çıkarılanlar» bu kez «yurtlarına dönemezler» denildi. Bir kere daha aldatılmış olmanın verdiği acıyla çabalarını birleştiren halk, daha aktif olmanın gerekliliğini anladı.
 
Yeni doğan hareketin öncüleri, eski kuşak temsilcileri, Kırım’da parti başkanlığı veya memuriyet yapmış olanlar, Alınanlara karşı cephede veya yeraltı örgütlerde çarpışanlar, emektar işçiler arasından çıktı.
 
Şahsî veya kollektif mektuplarla Sovyetler Birliği Komünist Partisi Merkez Komitesine başvuruyorlardı. Genel Kongrede alınan kararlara uyularak, millî sorunun çözümlenmesini istiyorlardı.
 
Partinin ve idarenin organize ettiği birkaç «aydınlatıcı» konuşmalardan sonra, bazıların göğsünde yanan ateş sönüveriyor, bu ilk «uslandırma» oyunları karşısında metanetlerini yitirmeyenler ise, bu kez kendi kendilerine: «şimdi ne yapacağız?» diye soruyorlardı.
 
Cevabını halktan aldılar: toplumca hükümete başvurulması isteniyordu. Hareketin «Başvuru» çağı işte böyle başladı. İstidalar altına imza toplama işi, ilk uslandırmadan ürkmemiş, eski kuşağın en çetin temsilcilerine düştü. Bu hareketi başlatanlar, 20 inci kongrenin havasına güvenerek, hükümet organlarına karşı kendilerini az çok emniyette hissediyorlardı. Fakat ta başta siyasal, ideolojik ve organizasyonla ilgili, aşılması zor engeller karşılarına çıktı. Sovyet insanının psikolojisiyle ilgili olan başlıcası, tarihimizin bize bıraktığı mirasla ilgilidir.
 
«Milletler Hapishanesi» ve «Avrupa Jandarması» olarak ün salmış, monarşi ile idare edilen ihtilâl öncesi Rusya ile, Sovyet Rusya’sı arasında ortak bir yan bulunmaktadır: düzenin şiddet ve baskıyla sağlanmış olması durumu. Sıkı sansür, güçlü siyasî polis, temerküz kampları ve zorba idareciler karşısında halk sinmiş, cesareti kırılmış, kamuoyu susmuştu. İnsanlarımızda, girişim ve siyasî görüş kalmamış, herşeyi oluruna bırakmak âdet haline gelmişti. Hürriyet aşkından yoksun insanlar ortamında fırsatçılık ve mevki düşkünlüğü, huy olarak, başa geçmişti. 1917 Şubat ile 1917 Ekim ayları arasında ancak, ülke demokratik bir cumhuriyet olarak yaşamıştı ki, kalıbımızdan sıyrılmak için çok kısa sürdü.
 
20 inci Kongreden az sonra, milletler ilk defa rahat bir nefes aldılar, ölüm korkusu nihayet kalkmıştı. Fakat halkın, uzun yıllar içinde biçimlenmiş psikolojisini değiştirmek, onda siyasete karşı ilgi uyandırmak, demokrasi fikrini bilincine kadar götürmek, söz ve basın hürriyetinin ne olduğunu kendisine anlatmak için, devlet çapında ve ideoloji alanında büyük bir faaliyetin gösterilmesi gerekiyordu.
 
İkinci güçlüğü azınlıkların, bu arada Kırım Tatarının düşünüşünde buluyoruz; «Rustan gelen herşeye şüphe veya kin ile bakmak» alışkanlığında. Milli sorunların çözümlenmesinde uygulanan «Rus varyantının» veya başka bir deyişle, asıl amacın marksist sloganlarla kızıllaşmasıyla, diğer azınlıklardaki direnç yavaş yavaş azalmıştır. Kırımlılarda ise, 1944 tehcirinde dozu kaçıran idareciler, tersine bir sonuç elde etmişlerdi. Kırım Türkünün gözü açıldı, kendisine yapılan haksızlıkların sebebinin «teessüfe değer bir İdarî hatanın» veya «başkumandanca kırılan potun» içinde yatmadığını görmeye başlamış, gerçek nedeni «ağabey» durumunda olan «büyük Rus milletinin» düşmanlığına bağlamıştı. Başlangıçta önsezi aşamasında biriken duygular, sürgünde görülenin yardımıyla, «kardeş kinine» dönüştü.
 
Hareketin öncüleri, tıpkı Sovyet insanlarının çoğu gibi, 20 inci kongrenin kararlarına körü körüne inandılar. Onları senet bilerek, hemşehrilerin, sözünü yukarıda ettiğimiz, kafalarında yerleşmiş fikirleri değiştirmeye kalktılar. Böylelikle, Kırım Millî Tatar Hareketi öncüleri şahsında hükümet, 20 inci kongre kararlarının propagandasını yapan bir gönüllü ordusu buldu.
 
Bu insanlar, toplum içine girerek, propagandacılık görevlerini «milli sorunun çözümlenmesinde hükümete ve partiye yardım» olarak ilân ettiler. Halkta uyanması mümkün kuşkulan önlemek için de, «Sovyet Hükümetinin yeni demokratik çağı», «Lenin zamanı millî politika», «kardeş anlaşmazlığının sona ermesi», «ruslaştırma mikrobunun», bir daha dirilmemek üzere, ölmüş olmasına» değin tezleri öne sürdüler.
 
Millî hareketin öncülüğünü yapanlar, uzağı görememeleri nedeniyle, 20 inci kongre kararlarının halkta uyandırdığı kuşkuları dağıtmada bunca çaba harcarken, ileride kendi üzerlerine çekecekleri şimşekleri, kin ve şüpheleri, halkın nefretini düşünemediler.
 
(Devamı var)
 

(New York’taki Kırım’lı Türk – Tatarlardan küçük bir grupun Türkçe ve Rusça yayınlamaya başladığı, fakat devam ettirmeye imkân bulamadığı, «Hareket — Stremlenye 1» broşüründen bahsetmiştik. Bu broşürün başyazarı olarak Andrei Grigorenko gösterilmiştir.

Broşürün Rusçasında basılan ve imza taşımayan uzun makaleyi, önemli bulduğumuzdan, Sayın Selim Taygan’ın çevirisiyle, yayınlamayı yararlı bulduk. (Emel)

 

 * Lehçe ve kan ayrılığı bakımından Ruslar 3 ana gruba bölünür:

1) «Büyük Ruslar», Avrupa Rusya’sının orta kısmına yerleşenler, merkez: Moskova.

2) «Küçük Ruslar» (Ukraynalılar da denir) — Avrupa Rusya’sının güneyinde yaşarlar, merkez: Kiev.

3) «Ak Ruslar» — Lehistan’ın bitişiğinde kalanlar, merkez: Minsk.

(Terc, notu)

** Bâzı yazarlara göre 5 milyondan kalanlar 240 bindir (Terc, notu)

*** Liste tam değil. 1934’de tehcir edilen Uzak Doğu’nun Korelileri. Asurluları, Rumları eklemeliyiz. Baltık denizi kıyılarından, Akrusyadan ve Ukrayna’dan çıkarılanlar da var. Bunlar için milli varlığı yitirme tehlikesi görülmedi ise de, yurtlarına dönüş yasağı devam ediyordu. Bir önemli nokta daha: Kafkasya halklarından Çeçenler, Karaçaylılar ve diğerlerine, tehcirden sonra, yurda dönme hakkı geri verildi ise de, kimisine yüksek dağlık bölgelerinde yerleşme hakkı tanınmamıştır. (Not: A.G.)
 
Meshler ve Hemşinliler — Türk sınırları yakınında öteden beri yaşayan halklar. (Ter. notu)
[/ihc-hide-content]

Emel 111. Sf.18-29. 

 

Bakınız

18  MAYIS 1944 KIRIM SÜRGÜNÜ -2014 RUSYA İŞGALİ VE ZULÜMLERİ

                      BİLDİRİ          …