KIRIM’DA BİR KULAKLARIN TASFİYESİ DÖNEMİ HİKÂYESİ

KIRIM’DA BİR KULAKLARIN TASFİYESİ DÖNEMİ HİKÂYESİ

Lilya TANATAR

 

Kırım yarımadasının tarihçesinde birçok çalkantılı dönem yaşanmıştır, yaşanmaya da devam ediyor. Onlardan biri de 1920’lerin sonlarına doğru başlayan ve halkımıza da çok acılar getiren kulaksızlaştırma[1] (raskulaçivaniye) dönemi veya mülklere el koyup kolektifleştirme dönemiydi. Bir avuç toprağa veya bir adet inek ya da ata sahip olanlar bile zengin sayılarak, elinde mal mülk, toprak ne varsa el konulup kolektifleştiriliyordu. Rahmetli annemin hem anne tarafı, hem de baba tarafındaki aileleri bu sürecin kurbanlarındandılar. 1928 senesi onlar için çok ağır ve acı yüklüydü. Daha rahat anlaşılsın diye anlatımımı biraz öncesine götürmek isterim.

Yakub kartbabamın babası büyük dedem Muhtar Yartubaş (1875-1932) Kırım’ın Karasubazar bölgesinde doğmuş varlıklı bir aile çocuğuydu. Tam kaç senesinde olduğu bilinmiyor, fakat 1917 öncesi olduğu kesin, Karasubazar’ın Zuya kasabasında bir zengin Rus pomeşçik’ten (toprak sahibi) 2 katlı büyük bir ev (konak) satın almış ve ailesiyle oraya yerleşmişti. Kendi kızı için yaptırdığı bu şaşalı evi, şu ya da bu sebepten dolayı satmaya karar vermiş o zengin Rus. Ev tüm eşyalarla, alt kattaki restoranıyla ve hizmetçileriyle birlikte büyük dedem tarafından satın alınmıştı. Evin giriş katındaki restoran “Dvoryanskiy” (soylu demek oluyor) ismini taşıyordu, daha sonra ismi “Dvoryanskoye gnezdo” (soyluların yuvası) olarak değiştirilmişti. Giriş katına bakan azbardaki (bahçe) küçük evciklerde (müştemilat) çalışanlar kalıyormuş. Çalışanların çoğu genç Ukraynalı kadınlarmış. Aynı azbarda büyük boy buzdolapları diziliymiş ve restoranı işletmek için ne gerekiyorsa orada yer almaktaymış. Kullanılan yemek takımları genelde gümüş ve kristalmiş.  Konağın 2. katı ise tamamen aileye aitmiş. 2. katında çok değerli siyah bir kuyruklu piyano da varmış. Gösterişli mobilyalar ve güzel eşyalarla döşeliymiş bütün kat ve odalar. Evin azbarında ise tam girişte yüksek bir palmiye ağacı büyüyormuş.

Büyük dedem Muhtar Yartubaş (sağdan 3.) ve eşi Zade-Şerfe (soldan 3.). Çocukları soldan sağa İbraim, önündeki küçük kızları Lilâ, en büyük kızları Zöre, Zöre’nin eşi Seydamet ve en sağında ortanca kızları Uriye.

 

Sayde büyükanamın babası büyük dedem Abdulla Kerim (1875-1935) Aluşta’nın Temirçi (Demirci) köyünde doğmuş. Abdulla büyük dedemin ve 2 erkek kardeşin 2 katlı evleri yan yana duruyormuş. Büyük dedem Abdullah da Temirçi’nin varlıklı ailelerinden geliyormuş. Ailelerine ait büyük verimli toprakları, üzüm bağları ve bahçeleri varmış. Bunlarda üzüm, elma, armut ağırlıklı olmak üzere çeşit çeşit cinslerde meyveler yetiştiriliyormuş. Hasat döneminde sezonluk işçiler, genelde komşu Ukrayna’dan sezonluk para kazanmak için gelen gençleri çalıştırıyorlarmış. Toplanan meyveler Moskova ve Petersburg’a gönderiliyormuş.

1928 senesinde büyük dedem Abdulla’nın temel sivil hakları elinden alınmış. Böylece o “лишён голоса”[2] statüsüne geçmiş olmuş ve hayatını kurtarabilmesi için ona serbest sürgünlük (bir nevi kendi kendini sürgün etme, oto-sürgün) teklif edilmiş. Yani Kırım’ı terk edip başka bir yerde yerleşme seçeneği. Büyük dedem Abdulla çok eğitimli biriymiş. Daha gençliğinde Akyar’da (Sivastopol) askerliğini yaparken Rusçadan Kırım Tatarcaya ve ters yönde tercümanlık yapıyormuş. Komutanlarının gözdesiymiş. Temirçi’de de bilinen ve saygın bir kişiymiş. Kendisine yapılanları büyük bir saygısızlık ve hakaret olarak algılamış, kendisine hiç yakıştıramamış. Karara itiraz etmek için en üst yöneticilerinden, SSCB Merkezî İcra Komitesi Başkanı (cumhurbaşkanı muadili) Mihail Kalinin ile görüşmek için derhal Moskova’ya gitmiş. Kalinin ile yüz yüze görüşen büyük dedem maalesef olumsuz cevap almış. “Emir yukardan geldi” demiş Kalinin, “üzgünüm yardımcı olamam”. Boynu bükük dönmüş Kırım’a büyük dedem. Başka seçenekleri olmadığı için Kırım’a en yakın olan Ukrayna’nın Melitopol şehrine göç etmeye karar vermişler.

Büyük dedem Abdulla Kerim (ortada) ve eşi Rebiya sağdan ikinci. Çocukları soldan sağa: Mecit, Abdulkerim, Ceppar, Şukri, Niyar, Bekir.

 

O sıralarda büyük dedemin en büyük kızı olan Sayde’ye (büyükanama) talip çıkmış. Karasubazar’ın saygın bir ailesinden gelen Yakub’muş (kartbabam) o talip. Büyükanam o zaman 18’e yeni basmış, dedem ise 20 yaşında. İki gep genç insan. Büyük dedem bir taraftan üzüntülü, diğer taraftan kızını hiç olmazsa kurtarabileceği için mutluymuş. 28 Aralık 1928 senesinde Abdulla büyük dedem kızı Sayde’yi evlendireceği gün eşi Rebiya ve küçük çocuklarıyla birlikte Melitopol’e yola çıkmak üzereymiş. Gelin olan Sayde büyükanam ise ağabeyi Abdulkerim ve 16 yaşındaki kardeşi Mecit (ikisi de 1938 senesinde katil Stalin’in emriyle katledilmiş iki gençti) ve birkaç dost ve akraba eşliğinde dedemin evine gelin olarak gitmiş. Düğün Muhtar büyük dedemin konağının 2. katında yapılmış, güzel ve gösterişliymiş. Mükellef döşenmiş sofralarda gümüş ve kristal yemek takımları kullanılmış, envai çeşit yemekler sunulmuş. Müzisyenlerden biri kemane Biyadin Bulgakov’muş, Yakub kartbabamın en yakın arkadaşı. Dostlukları uzun yıllar devam etmiş. Diğerleri ise Çelebiyev, akordeon çalan bir müzisyen (adı bilinmiyor) ve kuyruklu piyano çalan bir müzisyen daha. Alt kattaki restoran müşterilere açıkmış o gün. Garsonluk yapan genç kızlar iki kata birden hizmet vermek için aralıksız koşuşturuyorlarmış. Düğün bittiğinde gelini getiren heyet faytonlara binip dönüşe geçmiş. Faytonları tam da Akmescit-Aluşta arasındaki Angarsk geçidine (Anğara Boğazı) yaklaştığında Abdulla büyük dedemin faytonuyla burun buruna gelmiş. Abdulla büyük dedem sormuş toy güzel geçmiş mi, kızım düzgün bir aileye düşmüş mü diye, olumlu cevap alınca gönlü biraz rahatlamış olarak Melitopol’e yol doğru yola devam etmiş.

1928 senesinde başlayan “kulakların tasfiyesi” (raskulaçivaniye) döneminde varlıklı aileleri yüksek vergilerle resmen boğmaya başlamışlar. Annemin babaannesi Zade-Şerfe önce çok sevdiği 98 sıra incilerini satmış ağır vergileri ödemek için. Fakat onları yine de rahat bırakmamışlar, vergi memurları tekrar ve tekrar kapılarına dayanmışlar. Önce taşınabilecek ne varsa satmışlar, daha sonra sıra siyah kuyruklu piyanoya gelmiş. Komşularına piyanoyu teminat olarak vermişler, alınan borç paraları vergi olarak ödemişler. Siyah kuyruklu piyano hakikî ağaçtan, çok değerli ve çok ağırmış. 2. kattan indirilmesi için 8 kişiden yardım istenmiş. Tüm bunları geri almayı umut ediyorlardı elbet, fakat hepsi nafile. O döneme özgü ihbarcılık (donos) çok yaygınmış. Yörenin ayak takımına baskı ve şantaj yaparak komşularını ihbar etmeleri isteniyormuş. Zuya’da da böyle bir yerel “kahraman” varmış, bir yankesici. Büyük dedemi ihbar etmiş. Muhtar büyük dedem konağını yeni evlenmiş olan oğluna, Yakub kartbabama bırakıp, eşi Zade-Şerfe ile küçük çocuklarını alıp Melitopol’e kaçmak zorunda kalmış. Daha önce Melitopol’e göç eden büyük dedem Abdulla’nın yanına yerleşmişler. Zuya’daki evlerinde sadece dedem Yakub ve Sayde büyükanam kalmışlar. O da kısa bir süreliğine. Bir gün tanıdıklardan biri dedemin kulağına “kara” listede isminin ilk sıralarda olduğunu fısıldamış. Böylece, dedem hiç vakit kaybetmeden bir gece vakti, evindeki tüm eşyaları olduğu gibi bırakıp, pencere ve kapılarını tahtalarla kapatıp Fransız mıhlarıyla çivilemiş. Ellerinde sadece küçücük bir bavulla evi terketmişler. Önce Aluşta’ya gitmişler. Tam da o sıralarda Sayde büyükanam anneme hamileymiş. 27 Kasım 1929 senesinde annem Edaye dünyaya gelmiş. Biraz büyümesini beklemişler ve annem yaklaşık 6 aylıkken ailelerinin yanına, Melitopol’e göç etmişler. Büyük dedem Abdulla salam fabrikasının bahçesini süpürerek bir iki kuruş para kazanıyormuş ailesinin geçimini sağlamak için.

Melitopol’de salam fabrikasının içinde kalıyorlarmış iki ailenin fertleri de. Gündüz saatlerinde çalıştıkları yeri gece barınma yeri olarak kullanıyorlarmış. Ne paraları varmış ne de başka bir evleri varmış gidecek. Geceleri odanın ortasına perde çekip orasını yatak odasına çeviriyorlarmış. Bavul bebek olan annemin yatağıymış. Feci sayıda tahtakurusu varmış orada, annemi sürekli ısırıyorlarmış. Bavulun civarına su kapları koyarak biraz engellemeye çalışsalar da, bu minik yaratıklar son derece zekilermiş, tavana çıkıp oradan atlıyorlarmış hedeflerine. Anlayacağınız gibi, temiz ve konforlu evlerden sonra bu gibi feci ortamlarda bulunmak çok can sıkıcıydı. Yaklaşık iki sene Melitopol’de kalmışlar. “Kulaklardan arındırma” dalgası biraz azalınca Kırım’a geri dönüşler başlamış. Ama hiçbir şey eskisi gibi olamazdı artık. Ne o konforlu evler, ne de güzel huzurlu günler. Daha ne büyük facialar bekliyordu onları ileride henüz hiç haberleri yoktu. Ama bir gerçek var, bunca felaketlere rağmen hiçbir zaman hayattan kopmadılar, yılmadılar, didindiler. Atalarımla, halkımla hep gurur duydum. Bu günlere gelip de kimliğimizi kaybetmediysek, demek ki gelecekte de tarihimizi yazmaya devam edeceğiz!

13 Ocak 2025

[1] Rusça kulak teriminin kelime karşılığı yumruk olup çarlık zamanında olsun Sovyet zamanında olsun kırsal dünyanın, köyün ileri gelenlerini, yetki sahiplerini tasvir etmek için mecazî olarak kullanılıyordu. Sovyet devrinde, bilhassa 1920’lerin ortalarından itibarense iktidarın propaganda ağzında hızlı bir şekilde pejoratif bir anlam kazandı ve sınıfsal ayrımları da aşarak köydeki bütün istenmeyen unsurları içerecek şekilde kapsam genişlemesine uğradı.  

[2] Lişçôn golosa veya kısaca lişçônnıy sivil haklardan mahrum bırakılanları ifade eden Rusça terimlerdir.

Emel 292. Temmuz-Ağustos-Eylül 2025

TAVSİYELER

TARİHÇİ BÜŞRA KAYAR KIRIM HANLIĞINDA SUÇ VE CEZA HAKKINDA

Kırım tarihçisi Doktorant Büşra Kayar, Kırım Hanlığı’ndaki suç ve ceza sistemini Kırım Haber Ajansına (QHA) …