KIRIM’DA YEŞİLLER TEŞKİLATI HAKKINDA
Aziz BOZGÖZ
Gerek şahsına ve gerekse hatırasına büyük saygı beslemiş ve beslemekte olduğum rahmetli Nurettin Agat’ın 114. sayılı “Emel”de çıkan “Kırım Yeşilleri Üzerine” yazısını dikkatle okudum. Okuyunca aklıma ilk gelen şu oldu:
[ihc-hide-content ihc_mb_type=”show” ihc_mb_who=”3,2,1″ ihc_mb_template=”1″ ]
Niçin bu yazı bu kadar geç kaldı? Eğer bu yazı bundan 25 yıl evvel yayınlanmış olsaydı, o zamanları yaşamış, o zamanlarda çalışmış olan şahısların, hiç olmazsa birkaçı hayatta olur bildiklerini, gördüklerini anlatır, millî inkılap tarihimizin bu sayfasını daha iyi aydınlanmasına yardım ederlerdi; olmadı. Hatta bu sözü geçen yazının sahibi Nurettin Agat da Allah’ın, rahmetine kavuştu ve bugün bu mesele üzerine kendisine yöneltilmesi muhtemel olan bazı bir suallerin cevabını almak imkânı da elden gitti, yazık!
Yazı bir tartışma mahiyetini taşımaktadır. Fakat Nurettin Agat muarızlarının hüviyetlerini bildirmemiş, onların nerede ne zaman ve ne gibi iddialarda bulunduklarını açıklamamış, ancak umumiyetle ve o da müphem bir şekilde onların Bolşeviklere methiye okuduklarını söylemekle yetinmiştir. Diğer taraftan Nurettin Agat kendisi de muarızlarına karşı ileri sürdüğü iddiaları destekleyici, takviye edici ne bir delil-belge, ne bir kaynak göstermemiştir. Yazar yazının bir yerinde (ikinci sayfanın sonuna doğru) Sovyet tarihçilerine atıf yapmış, fakat ne bu tarihçilerin ve ne de yazdıkları kitapların adını zikretmemiş. Acaba bu kitaplar ilmî bir kıymeti haiz olan ciddî eserler midir, yoksa Sovyetler Birliğinde gayet bol olan propaganda maksadıyla yazılan derme – çatma hatıra –hikâyeleri midir, bilemiyoruz.*
Yazısında da belirttiği gibi rahmetli Nurettin Bey 1918 yılında Kırım’a gelmiş bir sene kadar kalmış, hükümet çalışmalarına katılmıştı. Bu çalışmaları sırasında işgal ettiği makam sayesinde, bizim gibi kenardan seyredenlere kıyasla, daha fazla bilgiler elde etmiş, belki bâzı bir (şimdi ifşasında hiçbir sakınca olamayacağı şüphesiz olan) vesikalar da elinden geçirmiş olabilir. Fakat yazısında böyle hiçbir şeyden bahsetmemiş konkret olarak hiçbir şey söylememiştir, işte bu noksanlar yüzünden
Nurettin Bey’in yazıda ileri sürdüğü iddialar inandırıcı kuvvetini büyük ölçüde kaybetmektedir.
Bu yeşiller meselesi hususunda benim kanaatim odur ki, Kırım’da 1918-1920 yıllarında hatırı sayılır bir Yeşiller Hareketi hiç olmamıştır. Şimdi bu yeşiller üzerine söylenenler sunî surette şişirilmiş zamanla katmerleşmiş ve fazlasıyla abartılmış birtakım hikâyelerdir. Benim bildiğim kadarıyla o yıllarda Kırım’da az – çok yeşiller adıyla anılabilecek tek bir küçük olay cereyan etmiştir: 1919 yılının sonuna doğru General Slaşçof ordusunun Kırım’da cephe arkasında istirahatta bulunan bir kısmında Orlof isminde bir yüzbaşı kendi amirleriyle anlaşamamış ve yanına aldığı küçük bir grupla dağlara çıkmıştı; lâkin hiçbir faaliyet gösterememiş, kısa bir müddet sonra yaptığına pişman olarak geri dönmüş ve teslim olmuştu. Bu küçük grubun içinde herhangi bir Tatar erinin bulunduğu da hiç duyulmamıştı. Zaten bütün sivil harp boyunca Kırım Tatarları Beyazların ordusuna hiç asker vermemişlerdir. Onlara gönüllü yazılan gençlerin sayısı da 8-10 kişiyi geçmemiştir.
Nurettin Agat, yazısında Veli İbrahim’in Kırım’da 3000 kişilik bir kuvvet topladığını ve bunları Bolşeviklerden aldığı talimat üzerine Beyazlara ve diğer antikomünist çetelere saldırttığını iddia etmektedir. Ben 1944 yılına kadar 47 yıl hayatımı (1930’ların birkaç yılı müstesna olmak üzere) Kırım’da geçirdim ve ben ne Bolşevik istilasından evvel ve ne de Bolşevik istilasından sonra Kırım dağlarında, 3000 kişiyi bir tarafa bırakalım, 30 kişilik bir grubun Kırım dağlarında faaliyet gösterdiğini ne duydum ne de işittim. Evet tek-tük bazı kimselerin dağlara çıktığı duyulmuştu. Mesela 1919-20 yıllarında sonradan Kırım Halk Komiserleri Şurası Başkanı Osman Derenayırlı’nın Üsküt dağlarında dolaştığı ve civar köylerden bazı bir kimselerle temasta olduğu söylenirdi. Fakat bunlar hiçbir faaliyet gösterememiş ve yerli hükümetleri taciz edebilmekten çok uzak kalmışlardı, çünkü kuvvetleri yoktu.
Bu arada şu noktayı da kaydetmeliyim: Benim hatırladığıma göre 1919-20. yıllarında Veli İbrahim Kırım’da yoktu. O 1918 yılının sonlarında veyahut 1919 yılının başlarında Kırım’dan yok olmuş ve ancak 1921 yılının ilk aylarında Kırım’a dönmüştü. Geldiğinde topallıyordu. Azerbaycan’da bir çatışmada ayağından yaralandığı söylentileri çıkmıştı. Eğer benim hafızam beni yanıltmıyorsa, eğer benim bu hatırladıklarım gerçeğe mutabık ise Veli İbrahim’in 1919-20 yıllarında Kırım’da yeşilleri teşkilatlandırması, idare etmesi, tabiidir ki, imkân dışına çıkmaktadır.
Peki şimdi ağızlarda dolaşan bu yeşiller hikâyesi nasıl ve ne şekilde ne gibi hadiselerden kaynaklanmıştır. Ben bu hususu şu şekilde tahmin ediyorum:
1917 millî hareketin başarıya ulaşması, Kırım’daki bâzı toplulukları ve bu arada Kırım’ın Yalıboyu’nda topluca bir halde oturan Rumları kıskandırmış ve hem de kuşkulandırmıştı. Onlar, Kırım’da Tatarların hakimiyeti kurulduğu takdirde kendilerinin rahatı bozulacağından korkmağa başlamışlardı. Bu yüzden de bütün 1917 yılı boyunca Tatarlara karşı hasmane bir tavır takınan Yalıboyu Rumları, 1918 Ocak ayında Tatar kuvvetleriyle Bolşevikler arasında savaş başlayınca bunu fırsat bilerek elde silah Tatar köylerine baskın yapmağa başladılar ve bir hayli kan akıttılar. Bolşeviklerle Rumlar arasında, iki ateş arasında kalan Tatar köylüleri evlerine kapanarak veya dağlara kaçarak kendilerini kurtarmak tedbirlerine baş vurdular. Bolşevik idaresi Kırım’da bu defa çok sürmedi; üç ay sonra Nisan 1918’de Alman orduları Or kapısından Kırım’a girdi ve Bolşevik kuvvetleri kaçmağa başladılar. Bu fırsatı bekleyen Tatar köylüleri, intikam duygusu ile hem Bolşeviklere hem de Rum köylülerine saldırdılar. Bir boğuşma başladı. Bu haber Akmescit’e (Simferopol) e ulaşınca birçok genç evde gizli silahlarını kaparak Yalı Boyuna yardıma yetişmek için çareler araştırmağa koyuldular. İşte bu sırada Veli İbrahim’in bu gençleri toparlayarak, onlara arabalar tedarik ederek sevkıyat işini düzenlemede canla başla enerjik bir surette çalıştığının ben bizzat şahidi olmuşumdur. Fakat bu bir yeşiller hareketi değildi. Her iki tarafta da ne bir teşkilat vardı, ne de bir lider.
Bu, muhtelif etnik grupların karışık olarak yaşadığı yerlerde geniş kitleleri kapsayan, tedirgin eden olağanüstü hadiselerde aniden fışkıran, frenlenemeyen, kontrol edilemeyen heyecana kapılarak sokaklara fırlayan kalabalıkların biri birine saldırması, dövüşmesi idi ve benzeri hallerde pek çok yerlerde görülen kitle psikolojisinin bir tecellisi idi. Nitekim uzun sürmedi; Alman ordusunun ileri kollarının gelip köşe başlarını tutmasıyla hemen yatıştı ve iki gün içinde hayat eski normal düzenine girdi. İşte bu hadise zaman denilen güçlü faktörün tesiri ile gitgide şişirilmiş, katmerleşmiş ve renkten renge girerek bugün anlatılan yeşiller hikâyesi şekline girmiş olabilir. Bu hadisede Veli İbrahim’in oynadığı rol hiç de Bolşeviklere yardım mahiyetinde değil, tam tersine Bolşeviklere ve Rumlara karşı kendi halkını savunma mahiyetinde olmuştur.
Evet, Veli İbrahim sonradan Bolşeviklere katıldı, onların partisine girdi ve tevkifine kadar o partide üye olarak kaldı. Bunu hep biliyoruz, fakat niçin ve nasıl yaptığını kati olarak bilmiyoruz. Şimdi bunu araştırmak sırası geliyor.
Konuyu biraz genişletelim:
Rahmetli Nurettin Agat, yazısında Kırımlılardan isim olarak yalnız Veli İbrahim’in ismini veriyor, onu eleştiriyor. Fakat Kırım milletçilerinden ayrılarak sonradan Bolşeviklere katılan yalnız Veli İbrahim değildi; daha başkaları da vardı. Mesela Ali Badaninski, Selim Memetof, Osman Derenayırlı, Hüseyin Baliç, Dosmambet Hacı, Ömer İbrahim, Emir Hasan Şugu bu cümledendir. Onlar da 1917 millî hareketini bütün samimiyetleriyle desteklemiş, Çelebi Cihan’ın etrafında toplanarak tek-tük fikir ayrılıkları olmakla beraber, sonuna kadar onunla birlikte yürümüşlerdi. O halde niçin ayrıldılar, niçin Bolşeviklere katıldılar.
Şüphesizdir ki geçmişte cereyan etmiş, olan bir hadiseyi incelersek, ona bir kıymet biçmek istenirken o hadisenin cereyan ettiği zaman, muhit ve şartları göz önüne almak, onları hesaba katmak icap etmektedir. Öyle olunca biz “Rus İnkılabı” denilen o büyük tarih hadisenin cereyan şeklini gayet kısa olarak bir gözden geçirelim:
Şubat 1917 inkılabı, tam mânâsıyla demokratik bir inkılaptı. Onu Rusya’nın bütün milletleri, o cümleden Kırım Türk-Tatarları büyük bir şevk ve heyecanla selamlamış, millî emellerinin gerçekleşmesi için lazım gelen şartların hazırlanmakta olduğunu görerek onu büyük, samimiyetle desteklemişlerdi. Bütün millet tek bir vücut halinde birleşmiş, büyük bir azimle millî emellerinin gerçekleşmesi için çalışmış ve senenin sonuna doğru bu işi başarmıştı, fakat bu başarının ömrü kısa oldu. Ekim 1917’de Bolşevik ihtilali merkezdeki Kerenski hükümetini devirdi, memleket idaresini ele geçirdi. Kanlı bir terör başladı. Merkezde başlayan bu terör dalgası, yayıla yayıla 1918 yılı başında Kırım’a kadar geldi ve Kırım millî hükümetini basıp ezdi. Lider Çelebi Cihan şehit oldu; kanlı terör, milletçileri perişan etti, sindirdi. Fakat bu da uzun sürmedi, üç ay sonra Alman ordusu Kırım’a girdi. Bolşevikler kaçtılar. Bunun üzerine Kırım milletçileri yeniden ortaya çıktılar; Kırım parlamentosu toplandı, Abdulhakim Hilmi’nin başkanlığı altında bir hükümet kuruldu. Lakin şu son birkaç ay zarfında şartlar çok değişmişti; kuzeyden Bolşeviklerden kaçan birçok halk Kırım’a sığınmış ve şu küçük Kırım’ın nüfusu bir buçuk milyona çıkmıştı; şimdi Ruslar Kırım’da büyük bir çoğunluk teşkil ediyorlardı, içlerinde de bir hayli kuzeyden kaçan tanınmış Rus devlet adamları, kuvvetli politikacılar bulunuyordu. Bunlar Bolşeviklerin kaçmasından cesaret almış, Alman kumandanlığına nüfuz etmesini becermiş, habire Kırım hükümetini baltalamaya çalışıyorlardı. Nihayet Abdulhakim Hilmi hükümeti bu kuvvetli baskı karşısında dayanamadı, çekildi. Yerine Alman kumandanlığının direktifi ile yeni bir hükümet kuruldu; başkanlığa Polonya Tatarlarından General Süleyman Sulkeviç getirildi. Bu hükümette Sulkeviç’in kendisinden başka yalnız iki Tatar bakan vardı: Dışişleri Bakanı Cafer Seydahmet ve yanılmıyorsam, adliye bakanı yine Polonya Tatarlarından Ahmetoviç idi. Diğer bütün bakanlar Ruslardı. Çok geçmedi, Almanya da yenildi. Ekim 1918’de Alman ordusu Kırım’dan çekildi, yerine General Denikin bölükleri Kırım’a girdi. Sulkeviç hükümeti düştü, yeni bir hükümet kuruldu. Bu hükümette Kırım Türk – Tatarlarına verilen tek taviz başkanlığa “Kırım” soyadını taşıyan, Tatarca konuşmasını bilen “Solomon” isminde bir Karayim’in getirilmesi oldu. Bakanlar bütün eski Rus devlet adamları idiler.
Çar Rusya’sının eski İstanbul sefiri “Çarikof” dışişleri bakanı idi. Hükümette bir Tatar bakanı olmadığı gibi hükümet dairelerinde, çalışan bir Tatar memuru bile yoktu. Vaziyetin daha iyi anlaşılması için şu küçük bir olayı misal olarak anlatmadan geçemeyeceğim: Eskiden beri tanıdığım küçük bir köy öğretmeni Ali Abdulhalim isminde bir genç, bir işi için bu hükümet zamanında maarif bakanlığına gelir; Rusçası zayıf olduğu için meramını anlatamaz. Kendisine gidip bir tercüman bulup getirmesi teklif edilir. Genç çıkar, benim oturduğum evi bildiği için doğru bana gelir. Ben onunla birlikte gidip bakanlıkta onun işinin çözülmesine yardım etmişimdir.
İşte 1917’de başarının zirvesine ulaşan Kırım Türk – Tatarının bu başarısının zirvesinden daha bir sene geçmeden içine düştüğü acıklı durum bu idi.
Kırım’da durum bu şekle girerken kuzeyde, merkezde de durum, iç açıcı değildi: Merkezî hükümet tam bir bozguna uğramış, yok olup gitmişti; taraftarlarının birçoğu kılıçtan geçirilmiş, bir kısmı da memleket dışına kaçmıştı; kaçamayanlar sağa sola dağılmış, perişan vaziyette ya sağa veya sola meylederek karışıp eriyip gitmişlerdi. Ortada yalnız iki kuvvet kalmıştı; Bir tarafta eski Çar Rusya’sını diriltmek hayalleriyle beslenen, “Büyük, Bölünmez, Parçalanmaz Rusya” için yanıp tutuşan Çar generalleri Denikinler, Vrangeller, Yudeniçler, Kolçaklar. Karşı tarafta da bütün milletlere kendi mukadderatını kendi tayin etme hakkını, hatta tamamıyla ayrılıp çıkma hakkını tanıdığını ilân eden, yeni çıkmış, hiç denenmemiş bir lider (Lenin) ve onun Bolşevikleri. Üçüncü bir başka kuvvet yoktu ve çıkma ihtimali de yoktu. Yeni bir 1917 yılı hareketi başlatılamazdı; 1917’nin şartları bambaşka idi. O yıl bütün milleti etrafına toplayıp birleştirmesini ve onun bütün azim ve iradesini seferber etmeyi beceren büyük bir lider vardı; Birinci Dünya Cengi’nin muhtelif cephelerinde en çetin savaşlardan yoğrulup çıkan bir silahlı kuvvet vardı; Rusya’nın geniş bir kısmını işgal eden 40 milyonluk Türk milleti sımsıkı kenetlenmiş dimdik ayakta duruyordu; merkezde demokrasinin faziletine inanan, federatif Rusya cumhuriyeti prensibini reddetmeyen yalnız onun Kurucu Meclis onayından geçmesini şart koşan bir hükümet vardı; arkada ise daha yenilmemiş, savaşa devam eden bir Almanya, bir Türkiye vardı. Şimdi ise bunların hiçbirisi yoktu.
İşte bu manzara karşısında Kırım milletçileri durup bir etrafa bakmak, bir durum muhasebesi yapmak, bir taktik çiziştirmek zaruretini elbette duyacaktı ve duydu da. Ne yapacaklardı, nasıl bir yol tutacaklardı? Gidip çar generallerinin önünde diz çökerek milletin mukadderatını onların “merhametli” kollarına mı teslim edeceklerdi, yoksa Lenin’in “selfdeterminizm” vaatlerine inanarak onun safına mı katılacaklardı?
İşte çatlak burada çıktı. Eski tek-tük fikir ayrılıkları daha belirgin şekil aldı: Milletçilerin büyük çoğunluğu çaresizliklerini kabul ederek geri çekilmek, kültürel işlerle uğraşarak hadiselerin gelişmesini beklemek kararını aldı, çekildi. Solcular tabir edeceğimiz küçük grup ise Bolşeviklere katılma kararını kabul etti ve katıldı.
Onları bu kararı kabul etmeğe iten sebep ne idi; egoistik bir emel, yani Bolşeviklerden mükâfat almak, yumuşak koltuk kapmak hevesi mi? Olabilir; bu heves ihtimal dışı sayılamaz. Fakat bununla beraber başka ek bir düşünce, mesela, işgal edecekleri makam sayesinde kendi halkına daha iyi hizmet edebilmek imkânını elde etmek düşüncesi de acaba burada bir rol oynamadı mı? Bunu da bilemeyiz. Biz bugün bu tahminlerin herhangi birini ne kabul ve ne reddetmek imkânını verecek herhangi bir bilgi veya belgeye sahip değiliz. Buna rağmen bugün bu soru ortaya atılmış bulunuyor, bu adamların hareketine bir kıymet biçilmek isteniyor. Bu soru ile meraklanan, bu sorunun üstüne eğilmek isteyenler bulunabilir. İşte bu gibi meraklılara bu hususta fikir oluşturmalarında bir ip ucu olabileceğini umarak biz burada birkaç küçük olayı kaydetmek istiyoruz:
a) 1917 yılını baştan sonuna kadar, hep birlikte yürümüş olan bu adamlar aralarında çıkan bu çatlaktan sonra birbirlerine düşman kesilmediler, araları açılmadı, Soğukluk girmedi; dostlukları, samimiyetleri sonuna kadar devam etti. Bu vefakârlık bu sadakat ne gibi bir mana ifade ediyordu, yoksa geri çekilen çoğunluk solcu arkadaşlarının bu hareketini bugünkü zorlu şartlar karşısında mecburen kabul edilmiş bir karar sayarak bir hoşgörü (tolerans) ile karşılanması icap ettiği kanaatinde mi idiler?
b) Bolşevikler Kırım’ı işgal edip yerleştikten sonra kurulan hükümetin ilk icraatı arasında şu tayinler yer almıştı: 1917 yılının ileri gelen şahsiyetlerinden Dr. Halil Çapçakçı partisiz olmasına rağmen sağlık bakanı tayin edilmiş, “Tercüman” gazetesinde Gaspıralı İsmail Bey’in halefi ve 1917-18 yıllarında millî hükümetin naşiri efkâri “Millet” gazetesinin başyazarı Hasan Sabri Ayvazof Cumhurbaşkanı Veli İbrahim’in halkla münasebet işlerini yürüten özel sekreterliğine getirilmiş, Prof. Bekir Çobanzade’ye Kırım Üniversitesi Şarkiyat Fakültesinde kürsü verilmiş, İsmail Lemanof ve Osman Akçokraklı aynı fakültenin öğretim üyeliğine tayin edilmişler, Çelebi Cihan’ın ta İstanbul Tatar Talebe Cemiyetinde en yakın arkadaşlarından Habibulla Temircan, Maarif Bakanlığının sosyal eğitim kısmı müdür yardımcılığı, Abdullah Kürkçü aynı bakanlığın teknik eğitim kısmı müdür yardımcılığına getirilmişler. Kırım’ın köy okullarına en ateşli milliyetçi öğretmenleri yetiştiren Totayköy öğretmen okulu yine 1917 yılının en ileri şahsiyetlerinden Dr. Ahmet Özenbaşlı, Habibulla Temircan ve Şevki Bektöre gibi milletçilerin çalışmaları ve Cumhurbaşkanı Veli İbrahim’in desteklemesi ile kurulmuş ve bu okulun müdürlüğüne, tıp doktoru olmasına rağmen Ahmet Özenbaşlı getirilmişti. Bu adamlar, Bolşeviklerin hizmetine girdik diye eski inançlarını mı değiştirmiş, yeni bir kozmopolit siyaset mi takip etmeğe koyulmuşlardı? ASLA!
c) Fakat parti, Bolşevik partisi de uyumuyordu. Bütün bunları görüyor ve seziyordu. Tedbirini almakta gecikmedi. Rejim bütün Rusya’da ayağını sağlam zemine bastığını görünce, Stalin bunların cümlesini hem milletçileri, hem de solcu dediğimiz grubu teker teker ayıkladı, yerlerinden alarak hepsini kısa bir müddet içinde yok etti.
Allah cümlesinin taksiratını affetsin.
_______________________
* Sovyet tarihçilerinin tutum ve davranışları, kalemlerinden çıkan yazıların ifade ettiği
kıymet hakkında geçen yaz burada Albert Parri isminde halen Amerika’da yaşamakta
olan Latiş asıllı bir profesörün çok enteresan bir yazısı çıkmıştı. Bir sırası gelirse
Türkçe’ye çeviririm niyetiyle yazıyı kesip sakladım, fakat sırası “nedense” hâlâ gelmedi.
Emel KIRIM VAKFI