Yrd. Doç. Dr. Kamelya KESKİN *
Kırım, coğrafi konumundan kaynaklanan stratejik önemi, sahip olduğu zengin yer altı ve yerüstü kaynakları dolayısıyla en eski devirlerden itibaren bazı topluluklar için bir geçiş noktası bazıları için kalıcı hale gelecekleri bir vatan olmuştur. [ihc-hide-content ihc_mb_type=”show” ihc_mb_who=”1,2,3″ ihc_mb_template=”1″ ]
Yarımadanın Türkleşmesinde Hunlar, Göktürkler, Hazarlar, Peçeneklerin büyük katkısının ardından X. yüzyılın sonlarından itibaren Kıpçaklar etnik ve kültürel yapının şekillenmesinde en etkili unsur olmuştur. Sahip olduğu özellikleri sayesinde cazip gözüken bu yarımadanın yerli sakini olan Kırım Tatar Türkleri Altın Orda’ nın siyaseten çözülüşüyle müstakil hale gelerek 300 yıldan fazla hüküm sürecek olan Kırım Hanlığı’nı kurmuşlardır. Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethinden bir süre sonra Osmanlı Devleti’ne bağlansa da ayrıcalıklı bir bölge olarak varlığını sürdürmüştür. Ancak zaman içerisindeki siyasi gelişmeler neticesinde Kırım Küçük Kaynarca Anlaşması ile müstakil bir statüye kavuşmuş ve 1783 yılında Rus işgali altında kalmıştır. Bu işgal ile karşı karşıya kaldığı ilk andan itibaren Kırım Tatar Türkleri çok geniş bir boyutta ele alınabilecek haksızlıklar yaşamıştır.
Rus işgali ile başlayan süreç geçmişten günümüze uzanan tarihi çizgide sadece coğrafi (fiziksel), siyasi ve ekonomik yönleriyle sınırlı kalmamış Yeşil Ada’nın yerli halkı olan Kırım Tatar Türklerinin kültürel kimliğini yok etmeye çalışan bir mahiyet de taşımıştır. Rus zihniyeti bir taraftan yer adlarını değiştirmek suretiyle bir milletin tarihi kaynaklarla bağını koparırken yürüttüğü iskan siyaseti ile demografik yapının Kırım Tatar Türkleri aleyhine bozulması için gereken tüm çaba sarf edilmiştir. Başıbozuk kimselerin işgal edilen topraklara yerleştirilmesi ile adeta bir taşla iki kuş vurulmuştur. Bu durum bir taraftan ekonomik sıkıntılar yaratırken bir taraftan da Kırım Tatar Türklerinin zorunlu bir göç dalgası ile kitleler halinde yarımadayı terk etmesine sebep olmuştur. Böylece geride kalan Kırım Tatar Türkleri dili, dini, millî kimliği yabancı çoğunlukla bir arada yaşamak durumunda kalmıştır. Bu yeni düzen zorunlu göçlerle başlayıp 18 Mayıs 1944’te tarihin en dramatik sürgün hadisesine giden bir süreçle tamamlanmıştır.
Kültürel işgalin başka bir boyutu da kültür varlıklarının yok edilmesi ya da toplumun manevi hassasiyetlerine dokunan şekilde, amacı dışında kullanılması olmuştur. Müslüman kimliğinin en açık alameti olan camilere verilen zarar bu grubun başında gelmektedir. Mimar Sinan tarafından yapılan Gözleve’deki Cuma Han Camii’nin ateizm müzesi olarak kullanılması bu konudaki en çarpıcı örneklerden birini teşkil etmektedir. Aynı şekilde kabristanlar da bu kötü muamelelerden nasibini almıştır. Ruslar işgal ettiği tüm Türk topraklarında olduğu gibi dini özgürlükleri de kısıtlamıştır. Tüm bu faaliyetlerle toplumun manevi iklimini bozmak amaçlanmıştır.
Rusya’nın işgaline maruz kalmış diğer Türk toplulukları gibi Kırım Tatar Türkleri de kendilerine dayatılan Kiril alfabesini kullanmak zorunda kalmıştır. Kiril harflerinin kullanımıyla başlayan süreç Kırım Tatar diline büyük zarar vermiş etkileri günümüze kadar devam eden bir mahiyet taşımıştır. Büyük sürgün sonrası Kırım Tatarlarına ait tüm eserlerin yakılıp yok edilmesi meselesi ise köklü bir geçmişe ve aynı zamanda gelecek nesillere aktarılacak olan mirasa büyük zarar vermiştir.
Rusların izlediği yöntemlere bakıldığında toplumun maneviyatını yükselten hemen her detayı göz önünde bulundurarak onu ortadan kaldırmaya çalıştıkları görülmektedir. Bu anlamda ilk akla gelen örneklerden biri XIX. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkmış haksızlıklara karşı tek başına mücadele eden Alim adlı kahramandır. Alim Azamatoğlu gibi bir millî kahramanın Rus dilinde razboynik Kırım Tatar Lehçesinde aydamak şeklinde telaffuz edilmek suretiyle kahraman bir Kırım Tatarının kendi milletine eşkıya, baskıncı olarak tanıtılmaya çalışılması çabası da dikkat çekicidir.
Kültürel işgalin belki de ulaştığı en uç nokta Kırım Tatar Türklerini uyandıran, farkındalık yaratan ve kuşkusuz aydınlık bir geleceğe taşıyacak olan münevverlerin isnat edilen düzmece suçlamalarla tutuklanarak şehit edilmesidir. Bu değerli kişiler arasında siyasetçiler, yazarlar, ilim adamları, sanatçılar kısacası hemen her alandan Kırım Tatar münevverleri yer almıştır.
Büyük sürgün sonrasında sanki hiç var olmamışçasına nüfus sayımlarında dahi gösterilmeyen Kırım Tatar Türkleri gönderildikleri bölgelerde özel bir iskân siyasetine tabi tutularak bulundukları yerlerde kontrol altında bulundurulmuşlardır. Bu kontrol sadece fiziki varlıklarına yönelik değil kültürel faaliyetlerini de kapsayıcı bir biçimde gerçekleşmiştir. Öyle ki Kırım’ı referans veren, hatırlatan ifadelerin kullanımı dahi yasaklanmıştır.
Uzun süren Rus hâkimiyeti esnasında Kırım Tatar Türklerinin yaşadığı kültürel işgalin ulaştığı boyutlar saymakla bitmeyecek kadar çeşitlidir. Anlaşılacağı üzere Ruslar Kırım üzerinde çift yönlü bir siyaset takip etmiştir. Fiziken yayılmacı bir yol izleyen siyasetine paralel olarak kültürel alanda da Türk ve Müslüman kimliği asimile etmeye çalışmıştır. Bunu yaparken de hemen her türlü yönteme müracaat etmiştir. Şüphesiz Rus idaresi altında geçirilen uzun yıllar Kırım Tatarları üzerinde belirli ölçüde bir kültürel değişimi de beraberinde getirmiştir. Fakat aile ve sosyal çevre milli kimliğin korunmasında başlıca rolü oynamıştır. Öyle ki nüfusun önemli bir kısmının yok edildiği, anavatandan oldukça uzak bölgelere gönderildikleri bu trajik sürgün hadisesine rağmen ilk fırsatta yeniden Kırım’a dönmüşlerdir. Bu dönüşü takiben kısa zaman içerisinde maddi ve manevi tüm kültürel değerlerini ve kurumlarını yeniden inşa etme konusunda önemli bir mesafe kat etmişlerdir.
[/ihc-hide-content]Emel 246/249. Sf.95-97.
Emel KIRIM VAKFI