Filiz Tutku AYDIN*
İsmail Gaspıralı’nın temellerini attığı ve Numan Çelebi Cihan ve Cafer Seydahmet’in önderliğinde Kırım Tatar Cumhuriyeti’nin ilan edilmesiyle vücut bulan Kırım Tatar Millî Hareketi çeşitli dönemlere ve kollara ayrılmıştır. Diasporanın yerleştiği çeşitli ülkelerde, diğer kollarla ilişki içinde olsa da, ayrı Kırım Tatar millî hareketleri oluşmuş, farklı siyasî bağlamlarda, mutlakıyet, meşrutiyet, komünizm, kısıtlı demokrasi ve demokrasi rejimlerinde, şartlara göre, Kırım Tatarları çeşitli millî hareketler geliştirmişlerdir. Bugün de hem diasporada, hem de Rus işgali altında ve Ukrayna anakarasında millî varlıklarını devam ettirmek için yeni yollar aramaya devam etmektedirler.
[ihc-hide-content ihc_mb_type=”show” ihc_mb_who=”1,2,3″ ihc_mb_template=”1″ ]
Kırım Tatarlarının 18 Mayıs 1944’deki sürgünü sonrasında resmen yoktan var ettikleri millî hareket, belki de millî hareketlerin en kuvvetli olanıdır. Sürgün şüphesiz Kırım Tatar tarihinin en önemli dönüm noktalarından biridir. Bugünkü Kırım Tatar millî hareketi soykırıma tepki olarak oluşmuştur. Sürgün trajedisi bugün Kırım Tatar kolektif hafızasını ve Kırım Tatar kimliğini tanımlayan olaydır dersek yalan olmaz. Sürgün sonrasında bir millî hareketin doğması sürgün sonrası bu halkın düştüğü olumsuz koşullar göz önünde tutulduğunda oldukça inanılmazdır. Nitekim Kırım Tatarlarına benzer koşullarda sürülen Ahıska Türkleri, Volga Almanları, Çeçenler, İnguşlar, Karaçaylar böyle güçlü bir hareket oluşturamamışlardır. 50 yıldan uzun süre sürgün koşullarında millî kimliğini korumak ve sonrasında kolektif olarak anavatana dönmek dünya tarihinde neredeyse görülmemiş bir olaydır. Öyleyse, Kırım Tatarlarının bunu nasıl gerçekleştirdiklerini merak etmek hakkımızdır.
Kırım Tatarlarının sürüldükten sonra nasıl Özbekistan çöllerinde barınaksız, aç, susuz yaşam mücadelesi verdiklerini veya Sibirya’daki tayga ormanlarında yarı bellerine kadar su içinde tomruk fabrikaları için ağaç kestiklerini, vahşi hayvanlarla mücadele ettiklerini, her hafta gidip imza verdiklerini ve on yıl içerisinde nüfuslarının yüzde kırkını kaybettiklerini sürgün hatıralarından biliyoruz. Stalin’in ölümünden sonra verimliliği arttırmak ve iç barışı sağlamak için Hruşçov halkın üzerindeki demir yumruğu biraz gevşetmeye karar verdi. Bu durum Kırım Tatarlarının hareketliliğini arttırdı ve herkes aile üyelerinin yerlerini toplumsal ağları sayesinde tespit etmeye başladı, aileler birleşti ve Kırım Tatarları Özbekistan’ın büyük şehirlerinde sanayi bölgelerinde toplu olarak yaşamaya başladılar. Sibirya veya diğer Sovyet cumhuriyetlerinde Kırım Tatarlarının sayısı azaldı. Çoğu Özbekistan’ın Taşkent, Semerkand, Andican, Namangan, Bekabad gibi kentlerinde fabrikalarda çalışıyorlardı, kırsaldakiler ise pamuk tarlalarında rençberdi. Sürgüne kadar köylerinden çıkmamış Kırım Tatarları Kırım’ın diğer yerlerinden gelmiş Kırım Tatarları ile haşır neşir olarak yeni bir toplum oluşturdular, farklı alt-etnik gruplar (Nogay, Tat) evlendi ve öncekinden daha kaynaşmış ortak bir millî kültür oluşmaya başladı. Daha önce daha çok köylerine bağlılık duyan Kırım Tatarları sürgünün ve bir halk olarak hedef alınmalarının neticesinde Kırım yarımadasının bütününe bir bağlılık ve özlem geliştirdiler. Genel bir Müslüman ve köy kimliğinden spesifik bir Kırım Tatar millî kimliğine geçiş eğitim seviyesi artan, mavi yakalı, şehirli Kırım Tatar halkı arasında tamamen benimsendi. Tabiî bunda başta Komünist Parti üyesi Kırım Tatar aksakallarının rolü büyüktür. Romanya’da komünist rejim geldiğinde oradaki Kırım Tatarlarını koruyacak, onlara lider rolü oynayacak bir tane bile Komünist Parti üyesi Kırım Tatarı’nın bulunmaması o toplumun millî kimliğinde bugün bile izleri süren büyük bir zedelenmeye sebebiyet vermiştir.
Hem Komünist Parti üyesi Kırım Tatarları hem de anti-komünist Kırım Tatar genç kuşağının Rolan Kadıyev, Mustafa Cemiloğlu (Cemilev) ve Yuri Osmanov gibi liderlerinin oluşturduğu örgütlenmelerin millî kimliğin yeniden inşasında payı büyüktür. Bu örgütlenme bütün bir halkı kapsayacak kadar genişti. 2006 senesinde Kırım’daki alan çalışmamda Sibirya’dakiler dahil, Kırım Tatar millî hareketinin toplantısına hiç gitmemiş bir tane bile Kırım Tatarı’na rastlamadım.
Kırım Tatar millî hareketi tabiî ki bir “dissident” (muhalif) hareketiydi ve dolayısıyla gayri-resmî ve yeraltında bir hareketti, ama aynı zamanda da açık seçik ortadaydı. Bu bir taktikti, çünkü KGB gizli olmayan bir hareketi nasıl suçlayabilirdi? Bugünkü Rusya’nın ve başka bazı ülkelerin aksine Sovyet devleti kendi koyduğu kanunlara uymak zorundaydı. Sovyet kanunları sınırlı bir özgürlük alanı belirliyordu, bunlardan biri de dilekçe yazma ve imza toplama özgürlüğüydü. Her ne kadar hükümetin politikalarını eleştirmek yasak da olsa Kırım Tatarları Lenin’e referans vererek Lenin tarafından kurulmuş Kırım Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin yeniden kurulmasını talep edebiliyor, bu dilekçenin altına da o zamanki Kırım Tatar erişkin nüfusu olan 200 bin imza toplayabiliyordu. Ardı arkası kesilmeyen dilekçeleri sunmak için Moskova’da sürekli (rotasyon yöntemiyle) temsilciler heyeti bulunduruyorlardı. Bu heyetleri Politbüro temsilcileri dinlemek zorundaydı. Tabiî dinlemeleri talepleri yerine getirmeleri anlamına gelmiyordu, ama bu çabaların mutlaka Kırım Tatarlarını biraz yatıştırmak için 1967’de vatana ihanet suçundan temize çıkmalarında büyük katkısı oldu. Fakat Sovyet Devletinde her olumlu görünen siyasetin çok daha olumsuz bir yönü oraya çıkıyordu. Çünkü 1967 kararnamesi vatana ihanet suçundan arındırılmalarına rağmen Kırım Tatarları diye bir halk olduğunu reddediyordu ve onların önceden Kırım’da yaşamış bazı Tatarlar olduğunu söylüyordu. Eğer millet değillerse millî haklardan veya millî özerk devletten bahsedemezlerdi.
1967’de Ukraynalı dissident general Pyotr Grigorenko’nun Kırım Tatar Millî Hareketi’nin yeni bir hüviyet kazanmasında büyük bir rolü oldu. Kısaca “artık ricacı olmaktan vazgeçin ve doğru dürüst haklarınızı talep etmeye başlayın” şeklinde özetlenebilecek çıkışı sonucunda sürgün sırasında bebek olan veya sürgünden sonra doğan kuşaklar rejime açıkça karşı gelmeye başladılar. Protesto gösterileri düzenlediler, haklarını isteyen yayınlar yapmaya ve bunları Batı’ya sızdırıp orada bastırmaya başladılar. Ayşe Seytmuratova açıkça Politbüro üyesinin yüzüne karşı Sovyet Devletini suçladı, Mustafa Cemiloğlu askere gitmeyi reddetti, Çekoslavakya’nın işgaline karşı çıktı, Sovyet vatandaşlığından çıkarılmayı talep etti. Binlerce Kırım Tatarı Kırım’a dönmeye, yerleşmeye çalıştı, ev bulamazlarsa çadır kurdular, polis onları defalarca yeniden sürgün etti. Protestocular üniversiteden, işten atıldı ve en sonunda da hapse ya da tımarhanelere kapatıldılar. Aktivistler ibret için yargılandıkları mahkemeleri propaganda aracına dönüştürdüler, Sovyet Devletinin nasıl demokrasiye ve hatta komünizmin felsefesine ve kanunlarına karşı hareket ettiğini, doktora tezi kadar ayrıntılı kanıtlarla dolu savunmalarında gösterdiler ve bu fikirleri Batı’ya da Sovyet dissident’leriyle kurdukları yakın ilişkiler sayesinde yaydılar.
Sovyet Devleti de tüm halka yayılan bu hareketi sadece zorla bastıramayacağını anladı. Hücre tipi örgütlenen hareketin liderleri tutuklansa da propaganda ve eylemler devam ediyordu. Hücreler birbirinden bağımsız ama genel çerçeve doğrultusunda hareket ediyordu. Sovyet hükümeti Kırım Tatarları’na Özbekistan’ın Mübarek ve Baharistan adında iki yerleşim yerini toplu yaşamak, kendi millî kurumlarını, okullarını oluşturmak için tahsis etmeye karar verdi. Yeni kurulan Kırım Tatar Dili ve Edebiyatı bölümü mezunlarını da oraya yollamak istedi, bazı Kırım Tatarlarını orada üst pozisyonlara atadı. Özbekistan çöllerindeki Yalta adında sokaklar Kırım Tatarları’nı gerçek Yalta’dan vazgeçiremedi. Bu durumda Sovyet hükümeti her yıl birkaç bin millî harekete karışmamış, işçi statüsündeki Kırım Tatarını Kırım’a yerleştireceğini söyledi. Herkes sırasını beklemeli ve milli harekete karışmamalıydı. Problem şuydu ki böyle bir Kırım Tatarı bulmak oldukça zordu, ama bu niyetle döndürülenler de, her ne kadar bir işçi kadar eğitim almışlarsa da, Kırım’da millî haklarını istemekten geri durmadılar. Bu durumda Kırım’daki dönenler üzerine baskılar ve sürgünler iyice arttı. 70’li yıllara damgasını vuran ve kolektif hafızada yer alan en güçlü imaj birkaç kez sürülen Musa Mamut’un en sonunda üzerine benzin dökerek kendini yakması ve kendini sürmeye gelen KGB üyelerini alevler saçarak kovalamasıydı. Bir diğeri Mustafa Cemiloğlu’nun açlık grevi sırasında 30 kg’a düşmesi ve bunun bütün dünyada yankı uyandırmasıydı. Kırım Tatar millî hareketi kuşkusuz Sovyetler Birliği’ne karşı en güçlü demokratik hareketti.
Tarih bilinci ve kültürel devamlılık bu hareketin önemli bir ayağıdır. Yok ilan edilmiş bir milletin fertleri olan sürgünde doğmuş ve büyümüş Kırım Tatarları kütüphanedeki kitapların satır aralarında tarihlerini keşfettiler. Kırım Tatarlarını asimile etmek ve komünizme bağlamak için çıkarma imkânı verilen Lenin Bayrağı gazetesini, Yıldız dergisini dillerini ve edebiyatlarını korumak ve sürdürmek için bir araç haline getirdiler. Kaytarma Ansambli’nin konserleri millet ve vatan sevgisini güçlendiren araçlar haline geldi. Evlerine ve sofralarına Rusçanın girmesine izin vermediler, çocuklarıyla Kırım Tatarca konuştular, dinlerini ve geleneklerini öğrettiler.
Gorbaçov’un gelişi Kırım Tatarları için hemen bir kolaylık getirmedi. 1986’daki TASS Ajansı bildirisi hâlâ dönüşü yasaklıyor ve hâlâ Kırım Tatarlarını suçluyordu. Bunu radyodan dinleyen bütün bir millet gözyaşlarına boğuldu. 1989’a gelindiğinde ise Kırım sürgününün hukuksuz olduğu ve Kırım Tatarlarının devlet eliyle döndürülmesi gerektiği Sovyet hükümetince kabul edildi, ama Sovyet devleti bunu gerçekleştirecek maddî imkânlara artık sahip değildi. Kırım Tatarları kendi maddî imkânlarıyla topyekûn dönmeye başladılar. Zaten 50 yıllık sürgün süresince asla tam olarak sürgün yerlerine yerleşmemişler, Greta Uehling’in deyişiyle “bavullarının üzerinde oturmaya devam etmişlerdi”. Sürgünde gelişen millî hareket artık resmî bir kuruluş haline geldi ve demokratik temsil mekanizmaları oluşturdu. Milli hareket kendisini 1917’deki komünizm öncesi millî hareketin devamı olarak tanımlayarak II. Kırım Tatar Millî Kurultayı’nı Kırım’da 1992 senesinde topladı.
Sonuç olarak sürgünde millî kimliğin korunması ve vatana topyekûn dönüş ülküsünün gerçekleştirilmesinde en önemli faktör sürgünün açtığı derin yara, beslediği vatan özlemi ve bundan beslenen güçlü ve kararlı bir örgütlenmeydi. Sovyet Rusya, Kırım Tatarlarını sürgün vasıtasıyla yok etme amacına ulaşamadı, bu saldırı tam tersi sonuç verdi. Kırım Tatarları sürgünden eğitimli, tarih bilinci yüksek, vatan sevgisiyle dolu, güçlü bir kültürü ve edebiyatı olan, örgütlü, demokratik bir gelenek geliştirmiş, barışsever modern bir halk olarak döndü ve Kırım Tatarlarının milletleşme süreci tamamlandı.
[/ihc-hide-content]* Dr., Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi, Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü Öğretim Üyesi.
Emel KIRIM VAKFI