Sürgünler Yurtlarına Dönerken
Müstecib ÜLKÜSAL.
(Sovyetler Birliğini Öğrenme Enstitüsü)’nün Münih’te yayınlamakta olduğu Türkçe «DERGİ» nin 1965 yılı 39/40. sayısında Dr. E. K. imzası ile çıkan HABERLER sütununda, Sovyetler Birliği’nin Yüksek Şûrası tarafından 29.3.1964 tarihli bir kararı bildirilmekte ve yorumlanmaktadır. Bu karar, yazı sahibinin ifadesine göre, Kremlin’in bunu yürürlüğe koyma hususundaki tereddüdü yüzünden, 4 aylık bir gecikme ile, 24 Aralık 1964 tarihinde yayınlanmıştır.
[ihc-hide-content ihc_mb_type=”show” ihc_mb_who=”3,2″ ihc_mb_template=”1″ ]Söz konusu karar gereğince, İkinci Dünya Savaşı içinde bir misilleme olmak üzere Sibirya’ya sürülmüş olan Volga boyu Almanlarının itibarı iade edilmiş; yani bu Almanlar sürgün cezasından af edilerek serbest bırakılmışlardır. Ama bunların savaştan evvelki muhtar cumhuriyetleri ortadan kaldırılmış ve «eskiden yaşadıkları» yerler başka insanlarla «iskân edilmiş» olduğundan yurtlarına dönmeleri imkânsız olmuştur.Böylece Alman – Rus savaşı sırasında yurtlarından sürülmüş olan bütün milletler: Kafkasyalı Karaçay ve Balkar Türkleri, Çeçenler, İnguşlar, Kalmuklar ve İdil boyu Almanları resmen rehabilite edilmiş bulunmaktadırlar. Diğer bir deyimle, serbest bırakılmışlar ve eski durumlarına gelebilmek imkânına kavuşmuşlardır. Bu kararın dışında bırakılan bahtsızlar yalnız Kırım Türkleridir.
Bilindiği gibi, İkinci Dünya Savaşı içinde, Alman ve Romen orduları 1941 de Kırım Yarımadası’na girmişler, Kerç ve Sivastopol müstahkem kaleleri önlerinde şiddetli savaşlar ve büyük kayıplar vererek Kırım’ın işgalini tamamlamışlardı. Bu sıralarda Kırım Türklerinden asgarî oniki bin kadar erkek Almanlar tarafından, gönüllü sıfatiyle, silâhlandırılmış, Kerç ve Sivastopol savaşlarında ve bilhassa Kırım dağlarından köylere inerek baskınlar yapan partizanların avlanmalarında kullanılmıştı.
Alman-Romen ordularının Rus savaşını kayıp etmeleri üzerine 1944’te Kırım’ı tekrar işgal eden Kızılordu erleri ve N.K. V.D. ajanları tarafından, Stalin’in bizzat verdiği bir emir gereğince, Kırımlı Türklerin bir kısmı kurşuna dizilmiş ve kalanları da, beraberlerinde ancak otuzar kilo eşya almalarına izin verilmek suretiyle, 24 saat içinde hayvan vagonlarına yükletilerek Sibirya’ya sürgün edilmişlerdi.
Sovyetler Birliği’nin sabık başbakanlarından ve birinci sekreterlerinden N. Huruşçov’un zamanında alman ve Sovyetler Birliği Resmî Gatezesi’nin 4 Nisan 1962 tarihli nüshasında yayınlanmış bulunan bir kararname ile, Stalin tarafından 1944 yılında N. K. V. D., İçişleri Bakanlığı Komiserliği ve N. K. G. B. Millî Emniyet Teşkilâtı üyelerine verilmiş olan sadakat nişanlarından 700 tanesi iptal edilerek geri alınmıştı. Nişanları geri alınan ajanlar ve üyeler, 1944 yılında Baltık Cumhuriyetlerinden Litvanyalıları, Estonyalıları ve Letonyalıları, Volga boyu Almanlarını, Kırım Türklerini, Kafkasya’lı halkları Sibirya’ya sürdükleri zaman, canavarca davranışları ile yararlık göstermiş ve ün salmış olanlardı. Sibirya’ya sürülenlerden Kırım Türkleri, Volga Almanları ve Baltık milletleri hariç, diğerleri 1956 yılında alman bir hükümet kararı ile af edilerek serbest bırakılmışlardı. Yukarıda sözü edilen karar ile de Volga boyu Almanları serbest bırakılmışlardır. Çileleri dolmamış olanlar, yalnız bahtsız Kırımlılardır.
O zaman, Emel’in 11. sayısında ve 1962 de, yazmıştık:
Stalin’in bizzat verdiği gayri İnsanî bir karar ortadan kaldırılıyor ve bu karara göre sürülen insanlar, itibarları iade edilerek, yurtlarına döndürülüyorlar ise bu karardan Kırım Türklerinin dış bırakılmaması gerekir. Aksi takdirde Stalin’in takbih ve tel’in edilen bu kararı, tasvib ve onun cinayetine iştirak edilmiş olunur, demiştik.
Şimdi derin bir acı ile görüyoruz ki, Kırım Türkleri bu son kararnamenin de dışında bırakılmışlardır. Kendilerine yapılan zulüm ve işkencede devam ve ısrar edilmektedir. Bu tutum insanlık duyguları, hak ve adalet prensipleri ile asla bağdaşmamaktadır.
Volga boyu Almanları Hıristiyan dünyasının protestosu ve manevî baskısı, Kremlin’in Federal Almanya’ya hoş görünme arzusu, Kızıl Çin tehlikesi ve saldırısı karşısında Batıklara yaklaşma isteği, yahut şu veya bu sebeplerle rehabilite edilmiş olabilirler. Bunların hepsi siyasî ve İktisadî menfaat kombinezonları ve oyunlarıdır.
Kırım Türklerinin Kremlini bu düşüncelerden birisine zorlayabilecek durumu veya böyle bir sebep yaratabilecek kudreti acaba var mıdır ?
Reel vaziyeti gözden geçirelim:
İşte Türk dünyası: 80 milyondan 50 milyonu esir ve yardıma muhtaç. Aynı kandan ve dinden gelen bir milletin insanları olduğunu, düşmanının ve kurtuluş yolunun müşterek olduğunu söyleyemiyecek ve hattâ düşünemiyecek derecede ayrılık ve korku içinde… Güya birer müstakil cumhuriyet olan, kendi arzu ve iradeleri ile Sovyetler Birliği’ne katılan Türk Cumhuriyetlerinden bir tek ses yükselerek Stalin’in gadrine uğramış bahtsız Kırımlı kardeşleri için bir söz söyleyebiliyor mu? Hepsi Moskova’nın şiddetli şovinizminin baskısı ve tedhişi altında titriyor!
Otuziki milyonluk hür ve müstakil Türkiye Cumhuriyeti Türklerinin en münevver tabakasını teşkil eden Üniversite profesörlerinden, doçentlerinden, asistanlarından ve öğrencilerinden ve İstanbul avukatlarından gruplar çıkarak komünizme karşı savaşan Amerika Birleşik Devletlerinin Viyetnam’dan çekilip gitmesini istiyor, orada komünist kanı dökmelerini insanlığa aykırı görerek protesto ediyorlar. Ama yüzbinlerce Kırım Türkünün yurdundan sürüldüğünü, sefaletten ve işkenceden öldürüldüğünü, bütün sürgünler yurtlarına döndürüldükleri halde Kırım Türklerinin bu kutsal haktan yoksun edildiğini protesto etmek değil, duymak ve bilmek bile istemiyorlar. Mukaddesatçı, milliyetçi ve Türkçü olanlar ise pasif durumda seyirci kalıyorlar.
Komünizm düşmanı olan ve aleyhinde gazetesinde sütunlarla yazı yayınlayan bir başyazar var ki, Rusya, Türklüğünün Balkan Türklüğü gibi Türklüğünü kaybettiğini yazıyor. Ama bunların acıklı durumlarının nedenlerini ve düzeltilmesi çarelerini düşünmüyor ve aramıyor.
Müslüman dünyası Hıristiyan dünyası gibi mi? Papalık otoritesi yalnız Hıristiyan âleminde değil, komünistlere bile söz dinletmeğe ve etki yapmağa çalışıyor. Buna karşılık, müşterek merkezî bir otoriteden yoksun olan Müslüman memleketler, komünistlere etki yapmak değil, toplandıkları dünya Müslümanları kongrelerinde Kızıl Çin ve Sovyetler Birliği aleyhinde konuşmaya bile cesaret edemiyorlar. Bu memleketler fakirlik, gerilik ve aciz içinde bulunduklarından -komünist devletlerin azıcık yardımına tamah ederek- imha edilen milyonlarca din kardeşlerinin feryatlarına kulaklarını tıkıyorlar.
Nerede (İnnemel mü’minune ihvetün – Müslümanlar kardeştirler) kelâmının mânası ve önemi?!.
Milletlerin, insan topluluklarının, kişilerin haklarını, hürriyetlerini korumak ve gasp edilenlerini alıp vermek; zulmü, adaletsizliği ve haksızlığı ortadan kaldırmak ve faillerini cezalandırmak maksadiyle kurulduğu söylenilen Birleşmiş Milletler Teşkilâtı nerede?!.
(Esir Milletler Haftası) kanununu çıkarmış ve bunu her yıl Temmuz ayının üçüncü haftasında büyük tantanalarla ilân eden Amerika Birleşik Devletleri, diğer insancıl ve hak koruyucu devletler nerede?!.
Hepsi Sovyetler Birliği ve Kızıl Çin ile ticaret anlaşmaları ve dostluk paktları kurmak peşinde… Birkaç yüzbin Kırım Türkünün hesabı mı olurmuş? 50 milyon esir Türkün ve 70 milyon Hıristiyan milletlerin kurtuluşları için Rusya ve Kızıl Çin ile savaşmak mı olurmuş? 100 milyonluk peyk memleketler için Amerika ve Avrupa kendilerini ateşe mi atsınlar mış?!.
Federal Almanya ile Amerika ve Avrupa devletleri arasındaki siyasi, askerî ve İktisadî menfaat kombinezonları ve çekişmeleri Doğu Almanya’nın bile Sovyetlerin pençesinden kurtulmasına engel oluyor.
Bugün üç milyara erişmiş olan insan sayısının türlü yollardan azaltılmasına çalışılırken, birkaç yüzbin Kırımlı, türlü milletlere mensup birkaç yüz milyon insan var olmuş veya yok olmuş. Amerika ve Batı Avrupa için ne önemi var?!.
Büyük dâvanın esası şu noktada toplanmış görünüyor:
Doğu (komünist) emperyalistleri ile Batı (demokrat) emperyalistleri dünyaya kendi sistemlerini kabul ettirmek ve böylece ona hükmetmek için savaşıyorlar. Bu savaşta iki taraf ta bir takım hesaplara dayanarak karşılıklı tâvizler yapmakta ve yapacaklardır. Hüner, bu hesaplarda bir değer ve ağırlık haline gelerek tâvizler listesine girmemektir.
Milletler dünya üstünde ya işgal ettikleri toprağın stratejik ve verimli olması, yahut medeniyet, iktisat ve çokluk bakımlarından taşıdıkları önemle orantılı değer kazanıyorlar. Hiç bir milletten diğer bir milletin kara kaşı ve elâ gözü için fedakârlık yapması beklenemez. İnsanlar gibi milletler de -belki daha ziyade- egoisttirler. Her teşebbüsün ve hareketin evvelâ kendi yararlarına ve çıkarlarına olmasını düşünür ve hesap ederler.
Kişi ve toplum olarak hayatın temeli ve felsefesi bu olduğuna göre, bütün esir Türklerin, evvelâ insan olarak ve sonra millet olarak, varlıklarını korumak, devam ettirmek ve bir gün kurtuluş saadetine erişmek için, içeride ve dışarıda ne olduklarını ve ne yapmak gerektiğini iyice kavramaları ve kararlaştırmaları gerektir.
Rus esiri 40 milyon Türkün gayesi ve kaderi, bir İstanbul gazetesi başyazarının yazdığı gibi, «Rusya Türklüğü ikiden birini seçecek: Ya Kızıl Rus milliyetçisi olmak veya hiç olmamak! Ve Avrupa Rusyası göçleri içinde kaynayıp gitmek!» olmamalıdır. Afrika’nın ilkel topluluklarının bile kurtuldukları ve insan haklarına kavuştukları Yirminci Yüzyılın son yarısında böyle birşey düşünülemez ve düşünülmemelidir. Bunun böyle olacağını düşünmek, böyle olmasını peşinen kabul etmek demektir.
Rus esiri, Kızıl Çin esiri ve diğer milletlerin esiri Türklüğün emeli ve kaderi, Türklüğünü korumak ve kurtuluş gayesini beslemek ve gerçekleştirmek olmalıdır. Bu emeli ve kaderi gerçekleştirmek yolunda ilk ve en çok gayret etmeleri gerekenler, Türkiye’de ve diğer hür memleketlerde yaşayan ve kendilerini esir Türklüğün kardeşleri his edenler, esir Türklüğün şerefini, hakkını, hürriyetini ve kurtuluşunu kutsal haklar olarak tanıyan ve benimseyen Türkler olacaktır ve olmalıdır. Bunlar idealist Türklerdir. Bunlar bu yolda imanla ve ümitle çalışmalı ve aslâ yılmamalıdırlar. Çünkü idealini ve ümitini kaybedenler muvaffak olamazlar.
Ey esir Türk insanlara acıyanlar! Onların hakkını, hürriyetim ve kurtuluşunu kutsal haklar olarak tanıyanlar!
Ey yüzbinlerce Kırım Türkünün öz toprağına bırakılmamasını ve orada yaşamasına isin verilmemesini insan haklarına ve adalet prensiplerine aykırı görenler!
Ey milletlerin ve insanların hürriyetleri için, huzuru ve mutluluğu için çalıştığını iddia eden Birleşmiş Milletler Teşkilâtı üyeleri!
Ey insan hakları beyannamesini imzalayan Devletler!
Prensiplerinize, ideallerinize samimiyetle bağlı iseniz ve bunlara gerçekten inanıyorsanız 22 yıldan beri Sibirya’nın ve Orta Asya’nın iklim şartlarına dayanamıyarak ölenlerden geride kalan mazlûm Kırım Türklerinin öz yurtları Kırıma bırakılmalarının sağlanmasına yardım ediniz! Yüzbinlerce kadın, çocuk, suçsuz insanın acılarını dindirmeğe ve feryatlarım kestirmeğe tavassut ediniz! Böylece vicdanımızın huzurunu da artırmış olursunuz…[/ihc-hide-content]
Emel 32. Sayfa 1-4.
Emel KIRIM VAKFI