KIRIM TATAR HANLIĞI, OSMANLI İMPARATORLUĞU VE ORTA AVRUPA (15.-18. YÜZYILLAR)

KIRIM TATAR HANLIĞI, OSMANLI İMPARATORLUĞU VE ORTA AVRUPA
(15.-18. YÜZYILLAR)*

 

Dariusz KOŁODZIEJCZYK[1]

 Türkçeye Çeviren: Bülent TANATAR

 

Osmanlılar ve Doğu Avrupa: Hıristiyanlığın kalesi rolü tarihsel bir efsane midir?

15. ve 16. yüzyıllarda Lehistan sarayının Haçlı Seferi fikrine karşı tutumunu inceleyen bilim adamları, Jagiellon hükümdarlarının pragmatizmine ve Osmanlı Türklerine karşı savaşmak için Papalık çağrılarını araçsallaştırma eğilimlerine işaret ediyor. Lehistan kralları, Hıristiyanlığın Birliği fikrinin dış görünüşüne, dolayısıyla Haçlı Seferi’ne bağlı kalarak, krallıklarının imajını, maceracı seferlerde konumlarını riske atmaya gerçek hiçbir niyetleri olmaksızın, Hıristiyanlığın kalesi olarak ustaca desteklediler.

Bu politika iki faktörden etkilenmiştir. Bir yandan 15.-16. yüzyıllarda İtalya’da eğitim görmüş Leh öğrenciler ve hepsinden önemlisi, Lehistan Kralı’nın oğullarının öğretmeni Filippo Buonaccorsi (takma adıyla Callimachus) ya da Kral I. Sigismund’un karısı Bona Sforza gibi bazı İtalyan göçmenler, Krakow’daki Rönesans ruhunu ve vaktinden önce “Makyavelizm” fikirlerini ithal ettiler; öte yandan, Jagiellonian ailesinin Litvanyalı hükümdarları, Krakow’da tahta çıkmadan önce, Doğu Avrupa’dan Çin’e uzanan uçsuz bucaksız bozkırlara özgü zengin bir “kültürlerarasılık” geleneğine maruz kalmışlardı.

Örneğin, Moskof knyazları Türk komşularıyla yaptıkları anlaşmaları, her birinin kendi inancına göre yemin ettiği (kajdıy po svoey vere) dinî bir yeminle onaylardı. Çar taahhüdünü haçı öperek mühürlerken, Moskof’ta yemin eden Tatar elçileri, özellikle bu amaçla bir kopyası Kremlin’de saklanan Kuran’ın üzerine yemin ederlerdi.

14. ve 15. yüzyıllarda toprakları Karadeniz ve Yukarı Donets’e kadar uzanan Litvanya Büyük Dükleri, bu renkli siyasî ve diplomatik kültürü paylaştılar. Tebaalarının büyük bir kısmının Ortodoks Rutenyalılar, diğerlerinin ise -aralarında soylular ve prensler de olmak üzere- hâlâ Müslüman Tatarlar olmasına karşın, yakın çevrelerinin pagan (bilahare, 1386’dan sonra Katolik) olması onlara doğal geliyordu.

Avrupa’nın ilk Lüterci devleti olan Prusya ile 1525’te imzaladığı antlaşması ve ardından Sultan Süleyman’la ittifakı (1533) ile Avrupa’yı şaşkına çeviren I. Sigismund, devletinin çıkarlarını gözetmek için kâfirlerle ittifaka girmeye onu ikna etmek üzere Bona’nın İtalya’dan gelmesini beklemedi. Sadece geriye dönüp kendi hanedanının yıllıklarına bakması yeterliydi.

Macaristan’dan Yemen’e Osmanlı İmparatorluğu’nun sınırları

Sınır fikrine yönelik Osmanlı tutumları arasında bazı yönleri ayırt edebiliriz:

1) teoride, evrensel bir hükümdar olarak Osmanlı padişahı herhangi bir yabancı egemenliğe saygı duymuyordu; dünyadaki tüm Müslümanlar onun emirlerine uymak zorundayken, kâfirler ahd ile veya savaş (harb veya cihat)ile boyun eğdirilmek zorundaydı; bununla birlikte, “yeryüzünün meskûn kısmının talihli padişahı” (sa’adetlü padişah-i rub’-i meskûn) unvanı, Osmanlıların çöller, yüksek dağlar veya Karadeniz, Kızıldeniz ve en azından kısmen Akdeniz gibi kontrol edilebilir sayılan birkaç deniz dışında, okyanuslar gibi yaşanmaz bölgeleri kontrol etmeye hevesli olmadıklarını gösteriyordu;

2) gerçekte, pragmatizm nedeniyle, Osmanlılar, Karlofça Antlaşması’ndan çok önce, komşularıyla, örneğin Venedik veya Lehistan ile sık sık müzakerelerde bulundular ve sınırlarını belirlediler;

3) son olarak, Macaristan veya Yemen gibi halihazırda fethedilen ve kontrol edilen bölgelerde bile Osmanlıların kendilerini genellikle güvende ve “rahat” hissetmediklerine dikkat edilmelidir; Peç ile San’a arasında ve Tunus ile Kamaniçe arasında inşa edilen İstanbul tarzında birçok Türk hamamı veya cami, yaşanmaz ve hatta düşmanca görülen mekânı evcilleştirme çabalarına tanıklık ediyor.

Moğol, Ortodoks, Osmanlı ve Latin gelenekleri arasında Kırım Tatar Hanlığı Kançılaryası

Kırım Tatar Hanlığı, Cengizli İmparatorluğu’nun, özellikle de Altın Orda olarak bilinen Batı kısmının meşru varisiydi. Bu sonuncusunda resmî dil Moğolcaydı ve bilahare 14. yüzyıldan itibaren, önce Uygur alfabesiyle ve ardından Cengizli sarayının İslamlaşmasının ardından Arap alfabesiyle yazılan Türkçe (bugün Harezm Türkçesi olarak tanımlanıyor) idi.

Aynı zamanda Kırım hanları belgelerini komşularının dillerinde de oluşturdular: Osmanlı Türkçesinin yanı sıra Rutence, Rusça, Lehçe, Yunanca, İtalyanca ve hatta Latince. Dahası, tamga dışında – büyük Cengizli kare mühür – Tatarlar, belgelerini tasdik etmek için Osmanlı tuğra’sını ve hatta Rus ve Leh kançılaryalarına özgü asılı mührü de kullandılar.

Özetle, Kırım Hanlığı kançılaryasında, yabancı modelleri benimsemeyi ve aynı zamanda kendi kültürel kimliklerini korumayı bilen Tatarların yaratıcılığını yansıtan çeşitli Avrasya geleneklerinin büyüleyici bir karışımı görülür.

Osmanlı padişahının karşısında Kırım Tatar hanı: vasal mı yoksa tam tekmil bir hükümran mı?

Vestfalya Antlaşmaları’ndan (1648) sonra, özellikle Avrupa’da egemenlik kavramı, çağdaş dünyada gerçekten “egemen” olan çok az ülke olmasına rağmen, günümüzde tarih yazımında ve özellikle siyaset biliminde bir şekilde fetişleşmiş görünüyor.

19. yüzyılda, Kırım Tatar Hanlığının egemen bir devlet olmadığı suçlaması, birçok Rus ve hatta Batılı tarihçi ve şarkiyatçı tarafından Hanlığın Rus İmparatorluğu tarafından ilhakını haklı çıkarmak için kullanıldı. Tatarları Türk kuklaları gibi ve devletlerini de yabancı koruma olmadan yaşayamaz ve işlev göremez bir asalak gibi gören Rus imparatorluk tarihyazımı, Kırım’ın çarlar tarafından fethini orada yaşayanlar ve tüm insan uygarlığı için faydalı bir eylem olarak sundu. Bu anlayış, 1920’lerdeki kısa “millî rönesanslar” dönemi dışında, Sovyet tarihçiliği tarafından miras alındı.

Oldukça doğal bir tepkiyle, Tatar tarihçileri, hanlığın egemenliğine vurgu yapmakta ve Osmanlı’nın onun kurumları ve işleyişi üzerindeki etkisini en aza indirme eğilimindedirler.

16. ve 17. yüzyıllarda Osmanlı padişahları, Lehistan kralları ve Kırım hanları arasındaki yazışmaların okunması, hanlığın egemenliği sorununun, günümüz tarihçilerinin yanı sıra, çağdaşları tarafından da zaten güçlü bir şekilde tartışıldığını gösteriyor.

 

* 19 Ocak-9 Şubat 2011 tarihleri arasında Collège de France’da verilen konferansların özeti olarak L’annuaire du Collège de France no. 112 (2013) içinde yayımlandı. Çeviride OpenEdition Journals’ın URL: https://journals.openedition.org/annuaire-cdf/1122 adresindeki elektronik baskı kullanıldı.

[1] Varşova Tarih Enstitüsü’nde profesör. Kırım Tatar tarihiyle ilgili çok sayıda makalesi olan Kołodziejczyk’in 2011 yılında çıkan The Crimean Khanate and Poland-Lithuania: International Diplomacy on the European Periphery (15th-18th Century) adlı önemli bir kitabı da var.

TAVSİYELER

SAMSUN’DA SÜRGÜNÜN 80.YILINDA KIRIM KONFERANSI

Samsun Türk Ocağı “Sürgünün 80 Yılında Kırım” Konferansı düzenliyor Samsun Türk Ocağı’nın Kırım Türklerinin vatanlarından …