İnsanlık tarihinin en dramatik dönemlerinden birini teşkil eden 2. Dünya Savaşı milyonlarca insanın ölümüne ve yaralanmasına yol açarken sayısız insanı da yerinden yurdundan etmişti. Dünyanın egemenliği için bir süredir devam eden gizli mücadele ve bilek güreşi yerini düpedüz kamplar arası savaşa bıraktığında pervasızca devreye sokulan planlar en çok da savaşların baş mağdurları olan sayı suyu olmayan sivilleri vurmuştu. [ihc-hide-content ihc_mb_type=”show” ihc_mb_who=”1,2,3″ ihc_mb_template=”1″ ]
Giderek daha güçlü, dolayısıyla daha kıyıcı savaş makinalarının kumanda düğmelerine hükmeden büyük güçlerin sebep oldukları ölü ve yaralı sayıları ansiklopedik bilgi sayfalarındaki hüzünlü yerlerini alsalar da, yerinden yurdundan edilen insanların başlarına gelenlerin demografik tahminlerin ötesinde ete kemiğe bürünmüş bir hikâyeleri pek olmadı. İşte Neşe Sarısoy Karatay bu meşum savaş başladığında hasbel kader Sovyetler Birliği’nde yaşayan ve kaderin kendilerini başka coğrafyalara ve kültürlere sürüklediği bu gibi insanlardan bir şekilde kaderleri kendilerini Türkiye’ye getirmiş çoğu Türksoylu ve Müslüman, ama aynı zamanda muhtelif Kafkasyalı kavme mensup ya da evlilik dolayısıyla bu yola girmiş Slav kökenli kişilerden halen yaşayanlara kulak vermiş ve ortaya önce 2004 yılında çoğunluğu Türkiye’de olmak üzere (ama kimisi de ABD, Almanya ve Ukrayna’da) yapılan 100’ü aşkın yüz yüze görüşmeleri takiben 2006 yılında TRT ekranlarında yayınlanan 6 bölümlük bir televizyon belgeseli (ayrıca 3 CD’lik DVD formatında da çıktı), sonra da eldeki materyali daha iyi yansıtan işbu elinizdeki kitap çıkmış. Neşe Sarısoy Karatay eski Sovyetler Birliği’nden kâh savaş esiriyken kendisine sunulan karşı kampın askeri olma seçeneğini kabul ederek hayatını kurtarma yoluna gidenlerin, kâh Alman-Romen işgali altındaki bölgelerden zorla ya da kendi rızalarıyla işçi (Ostarbeiter) olarak çalışmaya götürülenlerin, kâh işgal atındaki bölgelerde gönüllü ya da gönülsüz anti-partizan öz-savunma birliklerinde veya çeşitli düzeylerde kolluk kuvvetlerinde görev aldıktan sonra savaşın gidişatındaki ters yüz oluşla birlikte geri çekilen Mihver kuvvetlerinin yanına sığınabilenlerin hikâyelerini aradan önemli sayılabilecek bir zaman geçtikten sonra bile olsa kendi ağızlarından aktarmak üzere yaman bir işe girişmiş. Kuşkusuz Sovyetler Birliği’den çıkmak zorunda kalan ya da kaçmayı deneyenlerin sadece bir kısmı militer-polisiye işlere bulaşmış kişilerdi. Çoğunluk işçi olarak ülkesinden ayrılmış, bunların bir kısmı cebren (oblava ile), sokakta alıkonularak götürülmüş ve karın tokluğuna Alman savaş gücünün sivil ihtiyaçlarının karşılanmasında çalıştırılmışlardı. Almanlar Sovyeler Birliği’nin batısını Barbarossa Harekâtı çerçevesinde hakikâten bir Blitzkrieg ile kısa zamanda ele geçirmişti ve o sırada karşılarında buldukları Sovyetler Birliği halkı, bilhassa millî (Rus olmayan) bölgelerde, Mahşer’i yaşar durumdaki, neredeyse Mesih’i bekler vaziyette, son derece mecalsiz insanlardan oluşuyordu. Nasıl öyle olmasındı ki: Millî intelligentsiya’lar hal’edilmiş, cebrî kolektivizasyon ve kulak sürgünlerini Ukrayna’da açlık,Büyük Terör, Moskova mahkemeleri ve askeriyenin tasfiyesi kampanyaları izlemiş, devrimi yapan birinci sınıf kadrolardan Stalin haricinde geriye kalan son önder Trotskiy’in kafasına avcı kazması Meksika’da inmiş, rejimin reformasyonu için hiç bir ümit kalmamıştı.
Neşe Sarısoy Karatay da kitabını tarihsel kronolojiye uygun olarak dizayn etmiş. Buna göre önce 2. Dünya Savaşı öncesinde Sovyetler Birliği’ndeki, özellikle Türk ve/veya Müslüman kökenlilerin durumları tespite çalışılmış, bilahare Stalin rejiminin baskıcı (repsessive) doğası çeşitli veçheleriyle örneklenmiş ve ardından Alman esir kamplarının iç yüzü, kibirli III. Reich rejiminin savaşın sonuna doğru, yenilgi mukadder olunca ancak olur verdiği millî temsilcilikler (Leitstelle’ler) ve bunlara bağlı lejyonların etkisiz varlıklarının hikâyesi söze dökülmüş. Son olarak büyük ricat boyunca ortaya çıkan eriyiş, rastlantının yenilen kampa dahil ettiği bedbahtların savaş ertesinde Sovyetler’e iade edilmemek için canhıraş bir şekilde çırpınışları (bu sürecin bir parçası son olarak Zülfü Livaneli’nin Serenad adlı romanında konu edilip işlenmişti) ve savaş sonrasının ilk anlarında bilfiil yaşananlar birinci elden tanıkların hatıralarıyla renkli bir şekilde anlatılmış.
Belgesel ve doğal olarak kitabın adı 1970 yılında Almanya’da Patrick von Mühlen’in yazığı bir doktora tezinden ödünç alınarak konmuş: Gamalı Haç ile Kızıl Yıldız Arasında Türkler. Gerçekten, Türkçede, bir kısmıyla rahmetli romancı Cengiz Dağcı’nın kalemiyle dünya yüzü görmüş hazin bir tarih parçasının birinci el tanıklarının bugün artık titrek sesleriyle yankılanan ve ne mutlu ki çok geç olmadan tamamlanan bir geçmiş böylelikle tarih oluyor. Öyleki röportaj yapılan tanıkların bir haylisi aradan geçen yıllarda Hakkın rahmetine kavuşmuş. Rahat uyusunlar…
[/ihc-hide-content]Emel 242-245. Sf.38-40.
Emel KIRIM VAKFI