ONLAR DA İNSANDI

ONLAR DA İNSANDI

Özge KANDEMİR TEMİZEL

 

16.06.1994

“Toprak onları kırıp eziyor, onlara bin bir türlü meşakkatler çektiriyor, onları öldürüyor, ama onlar gene de her şeyden çok, kendilerinden çok toprağı seviyorlardı. Onları bu topraktan ayıracak hiçbir güç yoktu. Bin yıllardan beri yaşayageldikleri bu toprakta yaşayacaklardı; yıpranmış, yorgun vücutlarını bu toprakların altına gömecek, ancak o zaman, canlarını göğe, göğün sükût ve rahatına teslim edeceklerdi…”[1]

Cengiz Dağcı, ilk baskısı 1958 yılında Varlık Yayınevinden çıkan, kendisine göre yaratıcılığının en büyük romanı olan Onlar Da İnsandı eserini, Londra’nın Fulham Road’taki evinde yazmıştır. Kırım’ı her düşündüğünde gerçekleri anlatma arzusunun önüne geçemeyen Dağcı, edebiyata şiirle adım attığı sebeptendir ki romanlarında sıkça yer verdiği tasvir, teşbih ve metafor gibi şiir unsurlarını Onlar Da İnsandı romanında bolca kullanmıştır. Ayrıca romanın ana karakteri Bekir’in kendiyle sıkça konuşması, yazarın bilinç akışı tekniğini ustaca kullandığını göstermektedir. Üçüncü kişi anlatımı ile yazılan romanda bellek ve imgelem iç içe[2] geçmiştir.

Onlarca yıl ayrı kaldığı, yalnızca çocukluğundaki anılarda kalan Gurzuf, Kızıltaş, Gelinkaya ve Memişin deresi mekânlarını satırların arasına konuşlandıran yazar; roman karakterlerini gerçek hayattan almış ve her birini idealize ederek anlatmıştır.

Bekir, Ayşe, İvan, Kala Mala, Enver, Esma, Çoban Seyd Ali, Remzi, Selim… Roman, Bekir, Bekir’in ailesi ve Bekir’in tercihleri etrafında şekilleniyor.

Bekir

Ömrü Kızıltaş’ta geçmiş, atadan kalma toprağında, atalarından öğrendiği şekilde yaşam süren, bilmedikleri hakkında öngörüşü olmayan yaşlı bir köylü. Tarla işlerinin ağırlığı yıllar geçtikçe sırtına daha çok binmekte ve romanın I. bölümünde yazar, Bekir’in işlere karşı umutsuzluğuyla bir oğul arzusunda olduğunu hissettirmektedir. Romanda hikâyeyi başlatan, Bekir’in İvan ve Kala Mala’yı yabancı kimsenin olmadığı Kızıltaş köyüne kabul etmesidir.

Ayşe

Esma ve Bekir’in biricik kızı, okuduğu gazetelerden öğrendiği bilgileri ailesiyle paylaşan, bilgiye açık bir karakter. Gönlünde taşıdığı Remzi hayaliyle ve kıyamadığı inekleri Macik ile geçer günleri. Ancak tüm Kızıltaş’ı etkileyecek, kendisini suskunlaştıracak, başlarına gelen tüm uğursuzlukları o âna bağlayacakları; Bekir’in, evlerine iki Rus’u kabul etmesinde Ayşe’nin ve Esma’nın yufka yüreklerinin de büyük payı vardır.

Kala Mala

Bekir’in ilk olarak tarlasının başında gördüğü iki Rus’tan baba olanı Kala Mala’nın adı, Bekir’in gazetede gördüğü Karl Marks’a benzetmesiyle Kala Mala kalmıştır. Dağcı, Kala Mala’yı sevimsiz, ürkütücü, pis bir Rus şeklinde tasvir ediyor. Öyle ki Bekir’in İvan ve Kala Mala ile ilk karşılaşmasını okurken kalbimin güm güm attığını, yüzümün kızardığını hatırlıyorum.

“ … Bunlar ne insana benziyorlardı, ne de kargaları kaçırmak için üzüm bağlarına konan korkuluklara… Ama ilerledikçe kalbinden isimsiz bir korku geçiyor, çünkü gören gözleri yanı sıra kalbi ‘Aldanma Bekir, gözlerine!’ diyordu. ‘Hiç bu şekilde insan olur mu?’”[3]

İvan

Hayattaki tek başarısı babasına ve ona ekmek verenlere itaat etmek olan İvan, romanda birçok kötülüğün de sebebi olmuştur. Ancak yazar, onca kötülük yapan bu karakteri Kala Mala kadar kötü tasvir etmiyor. Dağcı, tüm yaşadıklarına rağmen kendi hayatında insana duyduğu sevginin büyüklüğüyle işliyor İvan konusunu. Okurun, İvan’dan nefret etmemesini istiyor sanki. Öyle acınası, öyle aciz, kötülükler içinde savrulan bir hayat. İvan’ın gerçekte kalbinde ne hissettiğinin kapısı açık kalmış, okurun yorumuna bırakılmış.

Enver

Yiğit, çalışkan, güçlü, öngörüsü yüksek ve cesur bir köylü olan Enver, romanda bazı akışları etkilemekte ve Tatarların destansı bir kahramanı gibi kararlar vermektedir.

Remzi

Geniş omuzlu, güçlü, cesur, saygılı olarak tasvir edilen Remzi, gönlündeki aşka kavuşur kavuşmaz İvan’ın kötülüğünden nasibini alıyor.

Onlar da İnsandı’da Mekân

Savaş geçmişi olan Dağcı, Londra’daki günlerinde hafızasındaki korku imgesi olan üniformadan kaçmak için Kırım’ı hatırlayarak yazma isteği duymuştur. Onun en huzur bulduğu, doğduğu yer Gurzuf, çocukluğunun geçtiği yer Kızıltaş ve oradaki evlerinden bakınca gördüğü, taşlaşmış bir gelin efsanesi olan Gelinkaya.

Tasvirleriyle mekânda dolaşıyor ve Kızıltaş’ın kokusunu alıyormuş gibi hissettiriyor okuruna:

“Anneciğim, ister inan ister inanma, ben, kendimden başka, bir ben daha taşıyorum içimde. Bu ben, zaman zaman doğrusu sıkça içimden çıkıp bizim Kızıltaş’ımızı ziyaret ediyor. Ben’e göre Kızıltaş ölü, donuk, boz. Buna inanıyorum. Gene de içimden çıkıp Kızıltaş’ı ziyaret etmesini sürdürüyor ben, ve her ziyaretinde soluksuz Kızıltaş’ta Kızıltaşlıların hayaletleriyle buluşup konuşuyor.”[4]

Roman karakterlerinin hepsi (Ruslar da dahil), tabiatla mutlu olan, onunla çatışmayan ve gördükleri manzara ile dinginleşen özelliktedir. Kuşkusuz, yazarın hayalindeki mekânın kendisine hissettirdikleri, kusursuz ve akıcı bir anlatımla okura geçmekte.

Sürgün ve dışlanma ile toplumsal çatışmaya neden olan kolhoz, atadan miras kalan, ana kucağı sıcaklığındaki topraklarını almak için gelecektir. Kızıltaş’ta Bekir’in tarlasında bulunan Kuşkaya’nın tarlaya yıkılacağı söylentisi, yol yapımı için ellerinde değişik aletlerle dolaşan yabancı kimseler, bu felaketin habercisidir. 

Dönüşü Olmayan Kararlar:

İyi niyetli Bekir’in kötü niyetli ve bunu gizleyerek kendini acındıran İvan ve Kala Mala’yı karın tokluğuna tarlasındaki işleri yetiştirmek için evine alması, romanın merkezine oturmuş; olaylar bu tercihin etrafında şekillenmiştir. Bekir’in acıması ve Ayşe ile Esma’nın yardım etme isteğiyle uğursuzlukların kapısı açılır. Artık Kızıltaş cennetinde iki şeytan dolaşmaktadır.

Atadan kalan toprağı bırakıp okula gitmeyen, dolayısıyla cahil kalan ancak Rus’a güvenilmeyeceğini de bilen Kızıltaşlılar, Bekir’e yüz çevirir. Öte yandan İvan’ın her işi kabul edişi ve yerine getirişi Bekir’i rahatlatır. Bekir’in işlerinin yolunda gittiğine inandığı sırada Kala Mala’dan korkan Enver’in oğlu damdan düşer, Bekir’in ensesinde çıban çıkar, kabaklar kurur, Esma ana ve babasını rüyasında kendilerini azarlarken görür, son olarak Macik hastalanır ve Bekir’in ailesi tüm bunların sebebi olarak iki Rus’un köylerine girmesi olduğunu düşünür.

Evden kovmaya yeltense de iki Rus’un ayaklarına kapanarak yalvarmasına Bekir’in saf yüreği dayanamaz ve onlara kötülük yapamaz. Bekir’in içinde kötülük olmayan kalbi, ona her zaman yanlış kararlar aldıracaktır.

Kendi halkından bile dışlanan, ezilen İvan ve Kala Mala, Kırım’ın cennet topraklarında huzurla yaşarlar ancak kalplerindeki ezilmişliğin verdiği öfke; merhamet ışığını göremez ve ilk fırsatta damarları kötülük kanını akıtır.

Yol yapımı bahanesiyle köylere gelmeye başlayan kolhoz sistemin askerleriyle yakınlık kurması ve Vasil Dimitroviç Yegorof tarafından değer görmesi, İvan’ın kötü yüzünü açığa çıkarmasına neden olur. Artık içindekileri dışına vurmaktan çekinmeyen, herkes tarafından dışlanan, ilk defa Bekir ve ailesi tarafından değer gören İvan, Yegorof’un emriyle, kendi üstünlüğünü Kızıltaş erkekleri üzerinde amelebaşı olarak kurmuştur. Remzi’nin kardeşi Sabri, emirler yağdıran ve atını döven vicdansız amelebaşı İvan’ı döver. İvan kanlar içinde Bekir’in evine geldiğinde bile merhametli Tatar kadını Esma, yaralarını sarmış ve tüm kalbiyle İvan’ın iyileşmesi için dua etmiştir. Kala Mala’nın umursamadığı İvan’ın kalbi o anlarda bu insanlara karşı merhamet duymuştur. Bu merhamete sahip olmak için salt kötü olan, içinde intikam öfkesiyle gezen birinin alıştığı bu ezilmiş halinin sürekli hale gelmesi gerekiyordur belki de.

Dağcı, 1927 Kırım depremini de esere dahil etmiştir. Bekir’in evinin yanındaki odanın duvarı odasından hiç çıkmayan, İvan’dan efendisiymiş gibi rakı bekleyen, bir gün bile olsa oğlunun hatrını sormayan Kala Mala’nın üzerine yıkılmıştır ve Kala Mala orada ölmüştür. Kala Mala’nın cenazesini, kış günü, Memişin bayırındaki derenin üzerinden götürecek olan İvan’ın yanında Remzi’yi de gönderirler. Henüz İvan’ın kaderlerine etkisinden habersiz Kızıltaşlılardan Remzi, İvan’ın bu yollarda zorlanmaması için ona yardım eder. İvan, babasının cenazesini ve iki atla birlikte Remzi’yi dereye düşürür.

Remzi’yi öldürmeyi planlamamıştı İvan. Bir anda öyle düşünüvermişti. Ayşe’ye duyduğu isteğin vermiş olduğu intikamla Remzi’nin hayatına son vermişti hain İvan.

‘Hain İvan…’ Remzi’nin son sözüydü. Belki bu amelebaşını tek başına gönderseydiler Remzi yaşayacak ve Enver gibi destansı bir kahraman olacaktı Kızıltaş’ta. 

Enver’in İvan ve Kala Mala kararına rağmen Bekir Ağa ile konuşmaya devam etmesi, büyüğüne saygı duyması, Bekir’i hiçbir zaman yalnız hissettirmemiştir. Topraktan pek anlamadığını söyleyen Enver, yine de topraktan başka yuvalarının olmadığının farkındadır. Son nefesine kadar Ruslara ve İvan’a olan tepkisi, Kırım’ın Kızıltaşında, kolhoza ve ötekileştirmeye karşı adeta bir direnişin sembolüdür. Enver yiğitti, canı pekti, gençti. Ama o da öldü. Ne uğruna ölmüştü Enver? Kalsaydı, boyun eğseydi ne değişecekti? Hiçbir şey. Yine Ruslar, Tatar evlerine kendileri yerleşecekti. Kızıltaş kaderinde hiçbir şey değişmeyecekti ancak Kırım tarihine Enver gibilerin adı yazıldı:

“Esma, ellerini göğsünde sıkmış, göğe yükselen dumanlara bakıyor, dua ediyordu:

  • Tanrım! Sen bize Enver gibi kocalar ver! Bu yurda bu millete Enver gibi sağlam, kuvvetli, korkmaz, yılmaz çocuklar doğuralım, diye dua ediyordu.” (s. 453)

Tüm bunlar yaşanırken, İvanlar köye doluşmuşken, kolhoza karşı çıkanlar sürülmüşken Remzisiz kalan Ayşe, baba evinde, Macik’in anılarının dolu olduğu ahırda Alim’i dünyaya getirir. Çilingir’in oğlu, okula gitmek isteyen aydın görüşlü Selim’e emanet eder.

Alim Alim demekten

Ben kesildim yemekten

Aman Alim of of

Yandım Alim of.

Esma’nın ettiği dua belki de oracıkta kabul oldu ve torunu Alim, “O Topraklar Bizimdi” romanının kahramanı oldu…

Son Sözler

Her şeye rağmen insanlarının “Yaradılanı Yaradan’dan ötürü seven.”, hoşgörülü, sığınakları dua olan, kötülük görmemiş, toprağı vatan olarak gören, ömürlerinin sonuna kadar mesut yaşayacakları yer, Dağcı’nın hayallerinde gezdiği cennetti Kızıltaş. Bekir, Kızıltaş’ın köklerindeydi ve sadece o toprak alabilirdi onun canını; Kuşkaya, Bekir’in tüm hüznü ve şaşkınlığıyla üzerine yıkılmıştı. Atalarının ayak izlerinin olduğu, analarının elleriyle işlediği toprak, Bekir’i içine almıştı. Sanki ‘Sen benimsin Bekir, ben seninim! Korkma, biz seninle ayrılamayız!’ der gibiydi…

İnsandı Bekir. Saf, merhametli, Kırımlı…

İvan da insandı. Ona öğretildiği şekilde kötüydü, çocukluğundan beri ötekileştirilen bir Rustu.

Kötü olması, insan olduğunu değiştirmiyordu Dağcı’ya göre:

 

“Tanrım!” diyorum. “Onlar da İnsan! Acı onlara! Kendileri gibi başkalarının da insan olduklarına inandır onları!”

Ötekiler, o hayvan gibi sürülüp götürülenler… Onlar da insandı!” (s. 463)

 

 

 

[1] Cengiz Dağcı, Onlar Da İnsandı, Ötüken Yay., İst., 2012, 16. Basım, s. 20.

[2] Gaston Bachelard, Mekânın Poetikası, (Çev. Aykut Derman), Kesit Yayınları, İstanbul, 1996, s. 33.

[3] Cengiz Dağcı, Onlar da İnsandı, Ötüken Yay., İst., 2012, 16. Basım, s. 56.

[4] Dağcı, Yansılar 3, Ötüken Yay., s.147

İçerik sitemize henüz aktarılmamıştır. EMEL

TAVSİYELER

Prof.Dr HENRYK JANKOWSKİ’YE TÜRK DİLİNE HİZMET ÖDÜLÜ

ÜNLÜ TÜRKOLOG Prof.Dr HENRYK JANKOWSKİ’YE TÜRK DİLİNE HİZMET ÖDÜLÜ Türk Dil Kurumu 2025 Yılı Türk …