RUS KIRIM’I*
Kerstin JOBST**
Çeviren: Bülent TANATAR
Kırım’ın Rusya tarafından ilhakı, Rus halkı tarafından geniş çapta onaylandı, hatta coşkuyla karşılandı. Anketlere göre, Rusların dörtte üçünden fazlası yarımadanın “geri alınmasını” destekledi ve bu oran günümüze kadar değişmeden kaldı. 2014 baharındaki coşkulu hava, “Krımnaş” [Kırım bizim] olarak bilinen ve tarihin çok eski dönemlerine uzanan, efsanelerle örtülü köklere sahip.
Rusya’daki birçok insan için Kırım özel bir yerdir. Çoğu Rus, eski Sovyetler Birliği’nin diğer bölgelerinin aksine, Karadeniz yarımadasıyla özel bir bağ hisseder. Bu bağ, bireysel olarak deneyimlenen ve duyulan karmaşık bir tarihsel anlatılar ve olaylar ağına ve sayısız tatil boyunca toplanan çok kişisel deneyimlere dayanmaktadır. “Havarivari” Büyük Prens Vladimir’in Kırım’da vaftiz edildiği rivayet edilir, Sivastopol’ün kahramanca savunması, Aleksandr Puşkin’in şiirleri, İvan Ayvazovski’nin resimleri, güzel manzaralar ve tasasız tatiller: bunların hepsi yarımadanın önemli kültürel önemini temsil etmektedir. Ayrıca, Başkan Putin’in ilhak yoluyla, birçok kişi tarafından ulusal bir utanç olarak görülen Kırım’ın bağımsız Ukrayna’ya kaybını “geri almayı” ve böylece birçok Rus’un imparatorluk sonrası acılarını hafifletmeyi başardığını da belirtmek gerekir. Bu, Rusya’nın uluslararası hukuku ihlal ederek yarımadayı ele geçirmesini haklı çıkarmasa da, nüfusun çoğunluğunun Kırım’ın ilhakını neden onayladığını açıklamaya yardımcı olabilir.

Mart 2014’teki ilhakından önce bile, yarımadada yaşayan birçok kişi için Rusya, sadece Rus vatandaşları için değil, orada yaşayan diğer birçok Slav -etnik Ruslar ve etnik Ukraynalılar Kırım nüfusunun sırasıyla yaklaşık %60 ve %24’ünü oluşturuyor- için de özel bir bağa sahip bir ülke olarak öne çıkıyordu. Kırım’ın 1954’te Sovyet himayesinde Ukrayna Sovyet Cumhuriyeti’ne devredilmesi, çağdaşları arasında zaten pek benimsenmemişti, ancak SSCB var olduğu sürece pratik bir önemi yoktu.
1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından kartlar yeniden karıldı. Rus hükümeti ve bazı önde gelen kamu figürleri -örneğin Nobel ödüllü yazar Aleksandr Soljenitsın veya uzun süredir Moskova belediye başkanı olan Yuri Lujkov- Kırım’ın Ukrayna’nın bir parçası olarak yasal statüsünden duydukları hoşnutsuzluğu defalarca dile getirmiş veya bunu sorgulamış olsalar da, Rusya Federasyonu yine de Kıyiv ile çeşitli yasal olarak bağlayıcı anlaşmalarla Kırım’ı tanıdı.
Rus nüfusunun büyük çoğunluğunun gözünde, 2013-2014 “Avromaydan” sırasında Kırım’ın kontrol altına alınması, tarihsel bir yanlışın düzeltilmesiydi. Bu görüş, beraberinde gelen karmaşık tarihsel-politik önlemlerle güçlendirildi: Birincisi, Ukrayna’nın toprak bütünlüğü ve Rusya’dan bağımsız olarak gelişme hakkı hakkında sorular ortaya atıldı; ikincisi ise, yarımada, “bizim Kırım’ımız” hakkındaki küçük ve büyük anlatıların sonsuz tekrarı yoluyla Rusya’nın ayrılmaz bir parçası olarak yüceltildi.
Kırım’ın ilhakı resmî olarak “Rusya ile yeniden birleşme” olarak adlandırılıyor ve bu durum Başkan Putin için yüksek onay oranları sağladı. Putin ve diğer figürler tarafından sunulan “bizim Kırım’ımız” anlatısı, yarımadanın tarihini doğrusal bir Rus-Doğu Slav-Ortodoks modeline yerleştiriyor; bu başarı, ancak büyük bir tarihsel yanlış temsil dozuyla mümkün kılındı. Ancak ne Başkan ne de danışmanları bu anlatının temel unsurlarını icat etmedi; bunlar çok daha eski.
Kırım’ın Kutsal Önemi
Putin, sayısız konuşmasında Kırım Yarımadası’nın Rusya ve ulus için özel bir öneme sahip olduğunu defalarca vurguladı. Bu konuşmalardan birinde, Kırım’da yaşayan Rusların yüksek oranını, yarımadanın stratejik önemini ve ulus ve devlet için manevî önemini vurguladı. Putin’in sözlerini özetleyecek olursak: Prens Vladimir’in 988’de vaftiz edildiği söylenen Kırım, Ortodoks Rusya için Kudüs’teki Tapınak Dağı’nın Yahudilik ve İslam için olduğu kadar önemlidir. Başkan burada, Kıyiv Rus’una dair araştırmalar için en önemli birincil kaynak olmaya devam eden İlk Vakayiname’ye (Nestor Vakayinamesi) atıfta bulunuyordu. Vakayinameye göre, putperest Vladimir, 988 yılında günümüz Sivastopol’üne yakın bir yerde Bizans Hristiyanlığına geçti. Söz konusu dönemde yarımadada bulunduğu tartışılmaz olsa da, Kıyiv Rus’unun Hristiyanlaşmasına yol açan vaftizinin gerçekten Kırım’da gerçekleşip gerçekleşmediğini kesin olarak belirlemenin bir yolu yoktur. Kökeni belirsiz olan ve Kırım’ın kutsal önemini vurgulayan başka hikâyeler de vardır; örneğin, Kutsal Topraklardan günümüz Kuzey Rusya topraklarına giderken Kırım’dan geçtiği söylenen havari Andreas’ın hikâyesi… Kolektif duygular ve inançlar, tarihsel araştırmaların bulgularından genellikle daha güçlüdür.
Eski Slav yerleşim alanı olarak Kırım
Kırım’ın kutsallığıyla yakından bağlantılı olan ve yarımadayı eski zamanlardan beri Slav toprakları olarak düşünme alışkanlığı için de benzer bir şey söylenebilir. Birçok Rus yazar, kardeşi Metodius ile birlikte Eski Slav alfabesinin temellerini atan ve 9. yüzyılda Kırım’da bulunduğu söylenen Aziz Kiril’in (asıl adı Konstantin) Vita‘sı gibi metinlerden ilham almıştır. Bu nedenle, başka bir neden olmasa bile, Orta Rusya bölgeleri ve yarımada, ortak bir kültür ve paylaşılan (kahramanlık dolu) bir tarihle birbirinden ayrılmaz bir şekilde bağlıdır; en azından bu bölgelerden birçok kişinin görüşüne göre. Ancak bu görüş, zamanın geçişini göz ardı edersek “işe yarar”, çünkü Ruslar yarımadada baskın grup haline ancak 20. yüzyılda gelmiştir; yarımada her zaman çok etnili olmuştur. Rus egemenliği, öncelikle Nazilerin Kırım’da da gerçekleştirdiği Holokost’un ve Stalinist rejimin 1944-1945 yıllarında Kırım Tatarlarını, Bulgarları ve Yunanları sürgün etmesinin bir sonucuydu. Yüzyıllar boyunca yarımadadaki yaşamı şekillendiren bu Rus olmayan ve Slav olmayan (Bulgarlar hariç) nüfus, bugün resmî anlatının dışında bırakılıyor ve unutulmaya yüz tutuyor.
Dahası, 19. yüzyılın bir dönemine kadar Kırım nüfusunun çoğunluğunu oluşturan Kırım Tatarları, tarihsel olarak genellikle tehlikeli ve sadakatsiz bir unsur olarak kabul edilmiştir. Kırım Tatar nüfusunun askerî düşmanın bir tür beşinci kolu olduğu düşüncesinin uzun bir geçmişi vardır ve bu durum, 18. yüzyılın sonlarından itibaren Kırım Müslümanlarının Osmanlı İmparatorluğu’na kitlesel göçüne yol açmıştır. 1944’te Kırım Tatar nüfusunun Orta Asya’ya zorla sürülmesi, bu damgalanma ve zulmün doruk noktası olmuş ve Kırım Tatar-Rus ilişkilerini günümüze kadar etkilemiştir.
Bu sürgünle, en azından birkaç on yıl için bir “hayal” gerçekleşmiştir: Kırım’ı Müslüman nüfusundan “kurtarma” ve böylece gerçek bir Rus yarımadası yaratma hayali, 18. yüzyıldan itibaren Rus kodamanlar tarafından defalarca dile getirilmiştir. Bunun erken bir örneği, II. Katerina’nın gözdesi ve Kırım’ın fatihi Prens Grigori Potyomkin’dir. Ancak Gorbaçov’un perestroykasından sonra ve özellikle Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra, birçok Kırım Tatarının eski vatanlarına dönmesi kolaylaşmıştır. Kırım nüfusunun ne kadarının Tatarlardan oluştuğu kesin olarak belirlenemez. 2014 öncesinde yaklaşık yüzde 12’sini oluşturuyorlardı, ancak özellikle Kırım Tatar aktivistlerinin çoğunluğunun Rus ilhakına karşı çıkması ve ardından Rus yetkililer tarafından hedef alınması nedeniyle bu oranın düştüğü varsayılabilir.
Askerî kahramanlık anlatılarıyla şekillenen bir hafıza kültüründe Kırım
Rusya’nın Mart 2014’te Kırım’ı ilhak etmesi aslında yarımadanın ikinci ilhakıydı. İlki çok daha önce, 1783’te, Kırım’ın II. Katerina (“Büyük”) yönetimindeki İmparatorluk Rusyası tarafından ilhak edilmesiyle gerçekleşti. O dönemde Kırım’ın fethi, güç politikalarıyla yönlendirilmişti, çünkü o zamanlar yarımada, Rusya’nın kalbiyle yakın kültürel ve tarihsel bağları olan bir yer olarak algılanmıyordu ve algılanamazdı da. Yarımada ile Rus devleti arasındaki geçmiş temaslar oldukça düzensiz ve çoğunlukla savaş niteliğindeydi.

15. yüzyıldan beri Osmanlı egemenliği altında olan bu bölge, uzun zamandır güneydeki Rus sınırını süvari ordularıyla tehdit ediyordu; bu orduların haraç talepleri devlet hazinesini zor durumda bırakıyor, köle baskınları ise büyük can kayıplarına yol açıyordu. Böylece, verimli bozkır topraklarına kalıcı olarak yerleşilemedi ve Kırım’ın fethi ile Hanlığın ortadan kaldırılması, Sankt Peterburg için (askerî açıdan da) büyük bir zafer oldu. Nihayetinde, bu eylem Çarlık İmparatorluğu’nun geniş kapsamlı sömürge planlarının, yani İstanbul/Konstantinopolis’i fethetme ve Sankt Peterburg ‘a hanedanlık bağıyla bağlı bir monarşi kurma hayalinin (sözde “Yunan Projesi”) bir parçasıydı.
Kırım Savaşı ve İkinci Dünya Savaşı, Rusların “kahraman Kırım” imajını derinden şekillendirmiştir: özellikle, saygı duyulan, ancak nihayetinde yalnızca orta derecede başarılı olan Karadeniz Filosu’nun üssü olan Sivastopol, Ruslar için son derece duygusal bir “kahraman şehir”dir. 1854-55’te İngiltere, Fransa, Osmanlı İmparatorluğu ve Sardinya-Piemonte’den gelen kuşatmacılara 300 günden fazla süreyle direndi ve 1941-42’de Alman Wehrmacht’ına karşı 200 günden fazla süreyle direndi. Efsaneye göre, şehir genelinde bu kahramanca savunmaları anmak için binlerce anıt ve plaket bulunmaktadır.
Rus ve Antik Kültürün Mekânı Olarak Kırım
Ilıman Akdeniz iklimi ve güneyde dağlar, kuzeyde bozkırlarla kaplı manzarası, Orta ve Kuzey Rusya’nın doğal ortamından oldukça farklıdır. Güzel ve iklimsel olarak elverişli yarımada hakkındaki haberler, 1783’te ilhak edilmesinden sonra Avrupa’ya hızla yayıldı; İmparatoriçe II. Katerina’nın İmparator II. Joseph ve diğer soylular ve diplomatlarla birlikte yaptığı ünlü Tavrida turu bunda özellikle önemli bir rol oynadı. O zamandan beri Kırım popüler bir destinasyon haline geldi: kaşifler, Rus çarları ve kısa süre sonra daha varlıklı tebaaları yazlarını orada geçirdiler.
Kırım’ı ziyaret eden birçok kişi burada sanatsal ilham buldu: en ünlülerinden biri, Yalta’nın yukarısındaki malikanesinde tüberkülozuna çare arayan (ve sonunda sevgili Kırım’ından çok uzakta, Alman kaplıca kenti Bad Badenweiler’de hastalığa yenik düşen) Anton Çehov’du. Güney kıyısındaki turizm merkezine, Küçük Köpekli Kadın (1898) adlı kısa romanıyla edebî bir anıt dikti. Bu, tek eser değildi elbette: Aleksandr Puşkin’in vahşi, medeniyetsiz bir Kırım Hanı ile Polonya’dan gelen nazik, Hıristiyan bir esir olan Maria Potocka arasındaki imkânsız aşkı anlatan Gözyaşı Çeşmesi (1821–1823) adlı şiiri, Rus entelektüelleri için muhtemelen daha da tanıdık bir eserdir. Hikâye, hâlâ varlığını sürdüren Bahçesaray’daki Han Sarayı’nda geçmektedir ve turist akınlarını kendine çekmeye devam etmektedir. 1820’lerdeki sürgünü sırasında Kırım’da sadece birkaç hafta geçiren Rus millî şairi Puşkin, tıpkı Lev Tolstoy, Aleksandr Grin, Maksimilyan Voloşin, ressam İvan Ayvazovski ve diğer birçok yazar ve ressam gibi, Kırım’ın Rus kolektif bilincinde Rus kültürünün ayrılmaz bir parçası olarak yerleşmesinden sorumludur.
Aynı zamanda, Kırım’ın kadim geçmişi 18. yüzyılda zaten gururla vurgulanıyordu. Sonuçta, yarımada, kısmen efsaneleri, İfigenya miti ve Gluck’un operası veya Goethe’nin İfigenya Tauris’te adlı eseri gibi uyarlamaları nedeniyle, eğitimli Avrupalı üst sınıflar için çok önemli olan klasik Tauris’in bulunduğu yer olarak kabul ediliyordu. Rus İmparatorluğu, bu prestijli klasik antik çağın “kendi” payını ancak 1783’teki ilhakla elde etti; ancak bunu, sonraki on yıllarda Gürcistan’ın ve Argonotların Altın Post’u çaldığı klasik Kolhis’in ilhakı izleyecekti.
“Çalışan Sovyet vatandaşları” için bir tatil beldesi olarak Kırım
Sovyet yetkilileri de Kırım’ın özel simgesel değerinin farkındaydı: 1920’lerden beri Sovyetler Birliği, en iyi öncülerini bugün hâlâ varlığını sürdüren Artek gençlik kampına gönderiyordu. 1960’ların başından beri, yenilenmeye ihtiyaç duyan milyonlarca “çalışan insan”, şirket veya sendika tarafından düzenlenen geziler kapsamında ya da “vahşi” -yani organize olmayan- turizmin takipçileri olarak tatillerini bu güzel yarımadada geçirdi. Kırım, Lenin tarafından “Tüm Birlik Sanatoryumu” onursal unvanıyla bile anıldı. Bu, birçok Rus’un hâlâ bu yere bu kadar güçlü bir bağ hissetmesinin nedenlerinden biridir; çünkü birçok Sovyet vatandaşı Kırım’a seyahat etti. 19. yüzyılın başlarından itibaren medeniyetten bıkmış Rusların, siyasî muhaliflerin, hastaların veya az çok ünlü olanların Kırım’da aradığı ve bulduğu şeyi sürdürdüler: Akdeniz ortamında rahatlama, ilham ve egzotizm.
Rusların yarımadaya olan bu yakın bağı, ilhakın üzerinden dört yıl geçmesine rağmen, 2018’de bile anketlerin birleşmeye yüksek düzeyde destek göstermesinin nedenlerinden biridir. 2014’teki coşkulu “Kırım bizim” duygusuna kıyasla, mevcut anketlerde bu oran sadece iki puan düştü (yüzde 78’den yüzde 76’ya).
Daha İleri Okumalar İçin:
Jobst, Kerstin S. (2007): Die Perle des Imperiums: Der russische Krimdiskurs im Zarenreich, Konstanz.
Kozelsky, Mara (2010): Christianizing Crimea: Shaping Sacred Space in the Russian Empire and Beyond, Illinois.
Plokhy, Serhii (2000): “The City of Glory: Sevastopol in Russian Historical Mythology”, Journal of Contemporary History, Vol. 35, No. 3, p. 369-383.
* “Die russische Krim” başlığıyla 15 Mart 2019’da dekoder’de yayınlanan bu makalenin çevirisi https://crimea.dekoder.org/russische-krim adresinden yapılmıştır (Erişim tarihi: 25.12.2025).
** Kerstin S. Jobst, 2012 yılından beri Viyana Üniversitesi Doğu Avrupa Tarihi Enstitüsü’nde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. Araştırmaları ağırlıklı olarak Karadeniz Bölgesi, Kafkaslar ve Habsburg Monarşisi üzerine yoğunlaşmaktadır. Kerstin Jobst, Österreichische Zeitschrift für Geschichtswissenschaft dergisinin yayın kurulu üyesidir.
Emel KIRIM VAKFI